Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Toprak, Vatan

Melik, alkolün getirdiği baş ağrısıyla uyandı. Sallanarak küçük teknenin güvertesine çıktı. “Annem nerede?” diye sordu yine bir şeyler tamir eden babasına. “Kahvaltılık var mı?”

“Beyimiz uyanabilmiş,” dedi Mete Kaptan. “Akşam oldu neredeyse, biraz daha beklesen yarın kalkardın.”

Delikanlı onu duymazdan geldi. “Annem nerede?” diye sordu yeniden.

“Oğlum sen avel misin? Bin defa dedik ya teyzenleri ziyarete gidecek bir süreliğine diye… Bebekle ilgilenecek.”

Melik, normalde müşteriler için olan rahat koltuklardan birine çöküp yayıldı. “Kahvaltılık ne var?”

“Zıkkımın kökü var. Ulan yirmi yaşına geldin, hâlâ bir baltaya sap olamadın. Anca belinde tabancayla gez.”

“Yine mi aynı mevzu? Referandum olduğunda ben beş yaşındaydım. B.S.Y.’ye evet vermediniz mi hepiniz?”

“Ulan mülteciler, teröristler, radikaller derken ne yapacaktık?”

“Vahşi batıya çevirdiniz be ülkeyi. Sonra alfa kuşağı niye makine taşıyor?”

“Sanki seni bilmiyoruz ha! Amacın nefsi müdafaa mı şimdi? Evladım ne olur kendine bir meslek edinsen; itliği, uğursuzluğu bıraksan…”

“Senden çok kazanıyorum.”

“Onu bunu dövüp, korkutup para topluyorsunuz. Kazanmak denmez ona. Hem en azından benim başımın üstünde kendime ait bir çatım var.”

Melik gözlerini devirdi. “Çatı dediğin bu yüzen hurda mı? Zamanında bireysel silahlanma yerine konut ücretlerini düşürmekle ilgili bir yasa oylasanız bu marinadaki herkesin en azından birer apartman dairesi olurdu.”

“O dediğin boş hayal. Türkiye’nin nüfus yoğunluğu, herkesin evinin olamayacağı noktayı geçti.”

Melik ayağa kalktı, kusmuk kokan tişörtünü çıkarıp birkaç adım attı. “Sen kendini üç beş kuruş karşılığında fabrikatörlere tekne turu yapmaya layık görebilirsin ama benim hayallerim var.” Genç adam, masalardan birinin altında top halinde duran gömleği bulup üstüne geçirdi. “Yeterince para biriktirdiğimde Sığacık denen bu çöplüğü bırakıp İstanbul’a, büyük şehre gideceğim. Orada öyle işler yapacağım ki Kartel’den bile zengin olacağım.”

“İyi… Defol git.”

Delikanlı atlayarak tekneden indi. “Gidiyorum zaten. Belli ki burada bana yiyecek bir şey yok.”

O yürürken, “Kim ne yapsın ulan seni!” diye bağırıyordu babası arkasından. “Serseriliğini bırak Seferihisar’ı, koca İzmir’de duymayan kalmadı.” Parktaki tahta barakada yatıp kalkan, fırınında yaşayan fırıncıdan satın aldığı simitleri satarak geçinen, çoğunlukla da sadece simit yiyen simitçiyi gördü. “Oradan bir gevrek versene Fiko.”

Genelde neşeli olan adamın suratı o gün asıktı. Simidi verip parasını aldıktan sonra “Beyaz peynir ister misin?” diye sordu.

“Eyvallah. Peynir sevmiyorum. Ne oldu sana?”

“Şu kara şapkalılar burada çok gezmeye başladılar.”

“Kartel’in adamları mı?”

Simitçi başıyla onayladı. “Önceden torbacılar kendini açık etmeye korkar, işlerinden utanırdı. Şimdi bak bunlara, göğüslerini gere gere dolaşıyorlar. Bu ülke dağılıyor Melik. Çoktan çürüdük, ölüyoruz. Onur, namus, şeref diye bir şey kalmadı. Şu ötedeki otelleri görüyor musun? Oralar hep koydu, doğaydı.”

“Boş ver be Fiko. Bize, bizim millete müstahak. Kafanı böyle şeylere yorma, delirirsin.”

Melik, denizi izleyip simidini martılarla paylaşırken, günün birinde bütün marinayı satın alacağım, diye düşündü. O zaman babam bile benimle gurur duyacak. “Hey Sipsi, benim bilader nerede?” diye sordu. Yapay zekanın sesi beyninde yankılandı. “Atatürk parkında, seni bekliyor. Acele etsen iyi olur. Takvim uygulamasına göre on dakika geç kaldın.”

“Siktiret, beklesin pezevenk.” Delikanlı, gerçekten de hiç acele etmeden gitti arkadaşının yanına. Ondan önce parkın ortasındaki büstü gördü, birkaç saniyeliğine gözleri buğulandı. Sonra dostuna yaklaştı, sarılıp kafa tokuşturarak selamlaştılar. “N’aber lan Piçmen?”

“N’olsun be reis? Çok fena akşamdan kalmışım, akşamdan kalmaymışım, akşamdan kalmış olmuşum.”

“Akşamdan kalma olmuşsun,” diye düzeltti Melik. “Belli, belli zaten. Ben de farklı değilim. Gerçi sabah pederle gene felsefe tartıştık amınakoyim. Taşak gibiydim ama çok pis kafa açtı. Tavsiye ederim. Yav o değil de yok mu bizlik bir iş?”

“Bir tane var da pek bizlik değil, bence kabul etmezsin.”

“Lan sen ne zaman para gelecek yeri reddettiğimi gördün. Çalış çalış çalış, felsefemiz bu. Neymiş iş?”

“Marinada biri korunacakmış.”

“Koruruz koruruz. Kimmiş?”

“Bilmiyorum ki. Hatunun biri.”

“Üf hatun hem de. Baya güzel koruruz. Tamam sen kabul ettiğimizi söyle, parayı konuşalım. Önemli biriyse çok mangır isteyelim.”

Günün kalanında çok ilginç bir şey olmadı. İki kafadar, kendilerine ulaşanlarla buluşup anlaştılar. Adamların şapkalarından anlaşıldığı kadarıyla Kartel’le ilişkileri vardı. Sonra akşam yemeği yediler, hava kararıyordu. Birkaç saat demlenip evlerine (teknelerine) dağıldılar.

Melik, sabah on sularında, teknenin dibine yanaşan bir arabanın sesiyle uyandı. Yalnızca birkaç saat uyumuştu. Dengesini sağlayamadan yataktan kalktı. Neredeyse gözlerini açmadan yürüyordu. “Biri seni soruyor,” dedi babası. “Gene nasıl bir bela getirdin kim bilir…”

Delikanlı kendini tokatlayarak açılmaya çalıştı. Arabadan inen şoför o tarafa sesleniyordu. “Melik Bey siz misiniz acaba?”

Genç adam karaya zıpladı. “Evet, evet. Ben de sizi bekliyordum.”

“Çok güzel. Mira Hanım, yaklaşık bir hafta marinaya bağlı yatlarında konaklayacak. Bu süre zarfında güvenliğinden siz mesulsünüz. Burası emniyetli değil mi?”

“Tabii. Marinada bizden habersiz kuş uçmaz, her yerde adamlarımız var.”

“Fevkalade. Arabaya buyurun, yatın yerini görmüş olursunuz.”

Melik ön koltuğa, şoförün yanına oturdu. Çaktırmadan dikiz aynasına bakıp Mira’nın neye benzediğini görmeye çalıştı. Kendisinden bir veya iki yaş küçük, düzgün giyimli, sevimli bir surata ve derin bakışlara sahip bir kızdı karşısındaki.

Birkaç dakika sonra hedeflerine ulaştılar. Şoför, Mira’nın inmesini bekleyip bir tomar para çıkardı. “Bu, ücretinizin bir kısmı. Kalanı da iş bitiminde alacaksınız.”

“Eyvallah,” dedi genç adam. Kendisine uzatılanı aldı, sayıp cebine attı. İstanbul’a yerleşecek paranın denkleşmesine çok az kalmıştı. “Yav emmi, şimdi biz bu kızı koruyacağız da kimse bize söylemedi, bu kız kimdir, necidir, neden korunmaya ihtiyacı var?”

“Mira Hanım’ın babası İzmir baronudur, bence bu kafanızdaki soruları yanıtlar.”

Melik, oha diye bağırmamak için kendini zor tuttu. Bu kadarını beklemiyordu. “İyi de koca Kartel bir kızı koruyamıyor mu da beni buldunuz?”

“Size kısaca açıklayayım. Ancak bu duyduklarınızı herhangi birine anlatırsanız başınız belaya girer. Kartel’de şu an bir iç mücadele yaşanıyor. Baron, kızını dikkat çekmeyecek ama yakın bir yerde saklamak istediği için burayı seçti. Mira Hanım da tatil yapmak için ısrar ediyordu. Ayrıca marina ile ilgili bazı planlar var, o yüzden bir gözümüz zaten Athos’ta.”

“Pekala. Yüksek yerlerde alçak adamlarımız var, marina güvenliğine rüşvet yediriyoruz. Herhangi bir şüpheli durumda derhal haberim olur. Zaten ben de çevrede olacağım. Bu yüzden rahat olabilirsiniz.”

Delikanlı arabadan inip birkaç adım yürüdükten sonra “Hey Sipsi, Piçmen’i ara,” dedi. Arkadaşı daha yataktan kalkmamıştı. Melik, uykusuzluktan ölüyor olmasına rağmen o saatte denese de dalamayacağını biliyordu. Bu yüzden biraz marinada yürüdü. Mete Kaptan, müşterileri tura çıkardığı için eve de gidemezdi. Güvenlik binasına uğrayıp çalışanları tembihledi, simit alıp Fiko’yla ve martılarla muhabbet etti, sonra da Baron’un yatını kontrol etmeye gitti.

Şoför, ortalıkta görünmüyordu. “Selam,” diye seslendi güneşlenmekte olan Mira’ya.

Kız, derin bakışlarını gizleyen güneş gözlüklerini ona çevirdi. “Selam.”

“Araba nerede?”

“İstop lambaları mı ne yanmıyormuş, Ali Ağabey ona baktırmaya gitti.”

“Stop lambaları mı?”

“Bilmem galiba,” dedi Mira. Limonatasından bir yudum aldı, güverteden bağırmak yorucuydu. “Gelsene buraya.”

Genç adamın suratında pis bir gülümseme belirdi. Her zamanki kendinden emin yürüyüşüyle yata çıktı. “Boşuna gitmiş ya, biz hallederdik burada.”

“Boş ver, iyi oldu. Durmadan kafamın dibinde dolaşmasından sıkılmıştım. Sen Melik’sin değil mi?”

“Evet. Sen de Mira’sın.” Delikanlı birkaç saniye durdu. “Ben, senin korumanım.” diye ekledi gururla.

“Limonata içer misin?”

“Tabii.”

Genç kız şezlongda doğruldu, masadaki plastik bardaklardan birine içecek doldurup delikanlıya uzattı. “Afiyet olsun.”

“Eyvallah.”

“Seninle konuşmamamı söylediler.”

“Neden?”

“Tehlikeli biriymişsin.”

“Senin baban Ege’nin en karanlık adamı.”

“Biliyorum. O yüzden umursamadım ben de.”

“Ben de seninle konuşmasam iyi olur diye düşünmüştüm.”

“O zaman niye konuşuyorsun?”

Melik sırıttı, “Güzelsin.”

“Sen de fazla açık sözlüsün.”

Genç adam, bardağını tek dikişte bitirdi. “Ben artık gideyim.”

“Kal biraz daha. Burada sıkıntıdan patladım. Tatile gideceğimi söylediklerinde daha kalabalık bir yer bekliyordum.”

“Burası da fena değildir aslında.”

“Ama ben bu yata hapisim. Denize de girilmiyormuş zaten… Babam yatı kullanacak birini gönderirse anca o zaman birkaç saatliğine açılıp denize girebileceğim.”

“Ben kullanabilirim.”

“Gerçekten mi?”

“Babam kaptan benim, yedi yaşımdan beri tekne kullanıyorum.”

“Güzelmiş ama Ali Ağabey hayatta izin vermez.”

“Şoförden niye izin alıyorsun ki?”

“Güvenliğimden o sorumluymuş.”

“Güvenliğinden ben sorumluyum. Seni kaçırmamı ister misin?”

“Bu biraz pervasız olur.”

“Cesurca anlamında mı?”

“Aptalca anlamında.”

“Sen bilirsin. Teklif var, ısrar yok. Ben de seni yalnızlığınla baş başa bırakıp arkadaşlarımla eğlenmeye giderim.”

“Tamam, tamam. Gidelim.”

Melik, şoför için bir not bıraktıktan sonra direksiyonun başına geçti. Daha önce böyle bir yat kullanmadığı, hatta üzerine adım bile atmadığı için düğmeleri çözmesi zaman aldı. Sonuçta temel mantık Mete Kaptan’ın teknesiyle aynıydı. “Yapabileceğine emin misin?” diye sordu Mira. Biraz sonra oteller tarafından işgal edilmiş koyların arasında suya girebilecekleri bir açıklık arıyorlardı. Delikanlı demir attı, çapayı nasıl geri çekeceğinden emin olmasa da daha sonra çözmeyi planlıyordu.

Melik, yanında deniz şortu olmadığı için sadece gömleğini çıkardı ve altındakiyle denize atladı. “Su çok güzel,” diye bağırdı Mira’ya. “Gelsene!”

“Yosun var mı?”

“Varsa bile diptedir. Gel sen, derin burası.”

“Dibi görünüyor mu?”

“Ya Mira gel işte.”

Genç kız kenara tutunup aşağı baktı. “Merdivenden insem daha iyi olacak.”

Melik, “Senin için merdiveni açayım,” deyip yata çıktı ve kızı aşağı itti.

Mira çığlık atarak suya gömüldü. “Çok kötüsün,” diye bağırdı yüzeye çıktığında.

Saatlerce yüzdüler, yorulduklarında oturup muhabbet ettiler, dinlendiklerinde tekrar yüzdüler. Hava kararmaya başlayıp da marinaya döndüklerinde küplere binmiş şoför karşıladı onları. Mina, adamın ağzından girip burnundan çıktı ve onu hem babasına bir şey anlatmamaya hem de Melik’le arkadaş olmasına izin vermeye ikna etti.

Sonraki günlerde iki genç bir anlığına bile yalnız kalmadılar. Şoför, yılmaksızın onları gözlüyordu. Yine de mutluydular. Genç kızın hayatına damdan düşer gibi giren Melik yalnızlığına merhem olmuş, Mira’ya yabancı üslubu ve hem havalı hem de içten hareketleriyle onun hayranlığını kazanmıştı. Mira’nın hem kendi babasının hem de Melik’in dünyasına uzak masumiyetiyse genç adama farklı bir yaşamın mümkün olduğunu gösterdi.

Mira’nın gitmesinden önceki gece, Melik kızın yanından ayrıldıktan sonra arkadaşıyla içmeye gitmişti. “Gayrimeşruyu bırakacağız Piçmen,” dedi bir anda.

“Ne zaman reis?”

“Büyük şehirde yeterince para kazanınca. Marinayı satın alıp burayı işletiriz, ne dersin?”

“Hani en güçlü olacaktık?”

“Artık görüyorum ki mesele en güçlü olmak değil, mutlu olmak. Yap ya da denerken öl taktiğinden vaz geçiyoruz. Otuzumuza kadar hayatta kalırsak, ki artık hayatta kalmayı güçlenmenin önüne koyuyoruz, gayrimeşruyu bırakacağız. Bir ailem olacak. Eşim, çocuklarım olacak. Senin de öyle… Artık yalnızca onların başlarını sokabilecekleri bir çatı olsun diye mücadele ediyorum. Onları alıp tekneyle açılacağız, denize gireceğiz. En son ne zaman seninle denize girdik bilader?”

“Epey oluyor.”

“İşte bundan bahsediyorum. Doğduğumuzdan beri arkadaşız, marinada yaşıyoruz ama beraber denize girmiyoruz. En büyük olmaya çalışıyorduk, olduk da… Ama bu sırada yaşamayı unuttuk amınakoyim.”

“Sen nasıl dersen reis.”

“Yarın Mira gidiyor, yani ödemenin kalanını alacağız. Bizim çocuklara dağıtılacağı çıkarsak bile İstanbul’a yerleşmemize yetecek kadar para biriktirdik.”

“Gidiyor muyuz reis sonunda?”

“Gidiyoruz ulan gidiyoruz.” Arkadaşı neşeyle kadehini Melik’inkiyle tokuşturdu ve iki oğlan sarıldılar.

Melik, o gece çok gece kalmadı. Uyandığında güçlü ve dinç hissediyordu, kahvaltı yapan babasının yanına oturdu. “Bugün erkencisin,” dedi Mete Kaptan.

“Ben gidiyorum.”

“Nereye?”

Delikanlı “İstanbul’a,” dedi. Babasının suratı asılınca “Parayı serserilikle toplamadım,” diye ekledi. “Korumalık yaptık.”

“Biliyorum.”

“Nereden biliyorsun?”

“Marina küçük yer, komşular konuşuyor. Kimi koruduğunu da biliyorum.”

“Yemin ederim işi kabul etmeden önce haberim yoktu.”

“Sanki olsa kabul etmeyecektin.”

“Gayrimeşruyu bırakacağım.”

Adam, oğlunun mimiklerini okumaya çalışıyor gibi onun suratına baktı. “Hadi oradan. Hangi dağda kurt öldü?”

“Ciddiyim.”

“Ne zaman?”

“Büyük şehirde para kazanıp marinaya dönünce. Aile kurup sakin bir hayat yaşayacağım.”

“Döndüğünde burayı bulamayacaksın muhtemelen.”

“Neden?”

“Son günlerde kara şapkalılardaki artışı fark etmedin mi?”

“Yoo.”

“Hani buranın agası sendin? Aşık mısın oğlum sen? Baronun kızı mı söyletiyor sana yok aile kuracağım yok gayrimeşruyu bırakacağım diye?”

“Boş hayaller peşinde koşacak biri değilim. Mira yalnızca hayattan farklı beklentilerim olabileceğini gösterdi. Zaten bugün gidiyor. Kara şapkalıların olayı ne?”

“Bilmem. Muhtemelen marinaya çökecekler. Yönetimi ele geçirebilmek için bağlama yerlerinin yarısından fazlasını almaları gerekiyor. Tehdit mehdit hallederler. Sonra kartel gemilerle uyuşturucu taşımak için burayı kullanmaya başlar, etraf keşlerle dolar, biz de birer birer kaçıp gideriz.”

“Athos Marina ölüyor ha… Üzülme baba, daha güzel bir yer buluruz. Belki İstanbula, yanıma gelirsin ben düzenimi kurduğumda.”

“Ben bu saatten sonra anca mezara giderim.”

“O nasıl laf ya? Hem sen niye değişime bu kadar karşısın ki? Bok gibi yerde yaşıyoruz. Buradan kurtulmamak için resmen inat ediyorsun.”

“Hadi lan oradan. Terbiyesiz herif. Sen ne anlarsın be!”

“N’aparsan yap,” dedi Melik. Sinirle ayağa kalktı. “Mira’yı geçirince vedalaşmaya gelirim,” diye seslendi tekneden inerken. Yata kadar yürüyüp şoförden parasını aldı. Mira, uykulu gözlerle eşyalarını arabaya yerleştiriyordu. Genç adam, “Biraz yürüyelim mi?” diye sordu. Atatürk parkına geçip oturdular. Şoför ilk kez onları yalnız bırakmıştı.

“Beni özleyecek misin?” diye sordu kız.

Delikanlı, parmaklarını onun yüzünde gezdirdi. “Senin gibi tatlı bir kız özlenmez mi?”

“Çok değişik adamsın Melik.”

“İyi anlamda mı, kötü anlamda mı?”

“Okulda senin gibi biriyle karşılaşamayacağım anlamında. Gelecek yaz da burada olacak mısın?”

“Olmamı ister misin?”

“Evet.”

“UV’den takipleşiyoruz zaten, gelmeden önce bana yaz.”

Kafasının içinde çınlayan bildirim seslerinden sıkılan genç kız, “Ali Ağabey mesaj atıp duruyor,” dedi. “Gitme saatimiz gelmiş.”

“Sana bir şey sorabilir miyim Mira? Babanın marinayla ilgili planı ne?”

“Biliyorsun, onun işlerinden uzak duruyorum. Yine de babam telefonla konuşurken duyduğum kadarıyla burayı ticaretinin merkezi haline getirecekmiş.”

Yurtdışından gelen uyuşturucu marinada dağıtılacak, diye düşündü Melik. Kendi ürettiklerini de yabancı ülkelere Athos’tan gönderecek. Marina gerçekten ölüyor. Mira’ya sarılıp onu arabasına kadar geçirdi. “Hey Sipsi, biladerimi ara.”

Arkadaşı, eşyalarını hazırlamış, Melik’i bekliyordu. Zaten sahip olduğu her şey ufak bir çantaya sığmıştı. Buluşup Mete Kaptan’ın teknesine yürüdüler. Genç adam, marinanın kaderinden bahsetti yolda.

“Biz ne yapacağız reis?”

“Hiçbir şey.”

“Ama burayı satın almak istiyordun.”

“Sikerler. Başka marina buluruz.”

“Kesin gidiyoruz o zaman…”

“Aynen öyle. Hey Sipsi, bize ucuz yollu bir taksi çağır.”

Mete Kaptan elinde toz beziyle güverteyi temizliyordu. Oğlanları görünce arkasını dönüp başka şeyle uğraşıyormuş gibi yaptı. “Böyle mi vedalaşacağız?” diye seslendi Melik. Babasının yanına çıkıp omzuna dokundu. Adam, bir şey söylemeden ona dönü.

Melik, babasının elini öptü. Mete Kaptan, diğer gence de güverteye gelmesini işaret etti. İki arkadaş, adamın karşısına oturdular. Adam bir süre denizi seyretti, “Aman orada birbirinize sahip çıkın,” dedi sonunda.

“Tabi ki babacığım.”

“Bakın İstanbul burası gibi değil, yetmiş iki milletten insan var orada. Olabildiğince uzak durun beladan. Uyuşturucuya bulaşmayın, hiçbir hayalinizi gerçekleştiremezsiniz. Kalacak yeriniz var mı?”

“Bir şeyler ayarlayana kadar idare edecek paramız var.”

“Bak oğlum, varır varmaz ara beni. Anneni de ara. Endişeleniriz biz. Düzgün bir yer bulun kalacak. Dikkatli olun. Dolandırılmayın.”

“Herhalde baba, boş adam değiliz biz.”

“Oğlum siz büyük şehir görmediniz hayatınızda. Oranın havası farklı olur suyu farklı olur…” Mete Kaptan anlatmaya devam ederdi ama taksinin geldiğini gördüler. Melik kalkıp babasına sarıldı, sonra da iki genç tekneden inip arabaya bindiler.

“Otogara sür dayı,” dedi Melik. “İstanbul yolcusuyuz.”

“Hay hay,” diye karşılık verdi taksici.

Araba harekete geçerken Melik arkasına dönüp babasına ve tekneye baktı. Çocukluğu canlandı gözünde. Bu teknede büyümüştü. Denize açıldıklarını hatırladı. Babasının kucağında yüzmeyi öğrenirken uzaktaki marinayı görüyordu.

Taksi, Atatürk parkının önünden geçti. Genç adam, orada oynadığı günleri hatırladı. Babası onu salıncakta sallıyor, kaydıraktan kaydırıyor, tahterevalliye bindiriyordu. Büstün karşısına geçip ülkenin nasıl kurulduğunu anlatmıştı. Delikanlı, “Dur,” dedi birden. Arabadan inip parka yürüdü. “Buralarda bir yazı vardı,” diye seslendi. Eski parlak renkleri çoktan solmuş dizeleri zar zor okudu. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

Zırvalık, diye düşündü. Nereden aklıma geldiyse şimdi?.. Taksiye döndü. “Devam edelim dayı.”

“Otobüs yeni yoldan giderse bir buçuk saate İstanbul’dasınız,” dedi Taksici. “Athos’tan çıkıyoruz. Marinayla vedalaşın.”

Melik arkasına bakmamak için çaba gösterdi fakat boynu kendiliğinden döndü. Gözleri denizin, denizcilerin ve karanın buluştuğu güzelliği seyretti. “Geri dön.”

“Bir şey mi unuttuk?” diye sordu arkadaşı.

“Evet, çok önemli bir şey unuttuk Piçmen. Marina bizim yuvamız. Onu öylece ölüme terk edemeyiz.”

“Ne yapacağız reis?”

“Kartel buradan kolay vaz geçmeyecektir. Herkese haber ver. Patlar-patlamaz ne kadar silahımız varsa gömdüğümüz yerlerden çıkarın.” Taksi parkın önünden geçti, Mete Kaptan’ın teknesi ileride göründü. Melik birkaç saniye duraksadı. “Savaşacağız,” dedi denize bakarak.