Öykü

Öğretmen Öldüm Ben

Aybüke için gece geçmek bilmiyordu, bir ara uyandığında bir yandan sevinçle herhalde saatlerce uyudum diye düşünürken bir yandan da bir gözü kapalı telefonunu yastığının altında arıyordu. Ekrana baktığında yaşadığı hayal kırıklığı tarif edilemezdi, daha yatağa gireli anca bir buçuk saat olmuştu. İşte böyle olur hep. Bir haber, bir müjde ya da yeni bir başlangıcın arifesindeyseniz o geceyi atlatıp sabaha ulaşmak pek zahmetli olur. Halbuki her zamanki saatte uyanıp güne başlayıp en sonunda da her zamanki saatte yatağa girmişsinizdir. Normalde başınız daha yastığa değer değmez uykunun tatlı kollarına kendinizi bırakırken, böyle gecelerde bir türlü uyuyamazsınız. Uyuduğunuzu sandığınız anlarda bile bilincinizin neredeyse açık olduğunu bilir, bir yandan bu duruma kızarken bir yandan da o yarım yamalak uyku da elden gitmesin diye üzerinde fazla durmazsınız. Bana kalırsa sizi asıl uyutmayan şey sabahında kavuşacağınız her neyse midenizin tam ortasına çöreklenen sıcak bir heyecan ve beklenti hissidir. Hem sizi rahatsız etmez ama hem de görmezden gelebileceğiniz kadar kendisini unutturmaz. Tıpkı doğum arifesindeki bir annenin bebeğini kucağına almak üzere olduğunu bildiği gibi siz de o uzun ve işkence gibi geçen gece bittiğinde beklediğiniz şey her neyse ona kavuşacağınızı bilirsiniz.

En sonunda sabah olduğunda heyecanla yataktan çıkıp bilgisayarı açtı ve sonuçları beklemeye başladı. Eğer kullanıyor olsaydı tam da sigara üstüne sigara yakmalık bir durumdu. Bir yandan zaman geçsin diye başka sitelere girip oyalanıyor ama sürekli olarak asıl haber beklediği sayfaya göz atmayı ihmal etmiyordu. Bir ara kalkıp çay suyu koydu ve hemen geri gelip siteyi kontrol etti ama henüz bir haber yoktu. Annesi ve babası da uyanmış kızlarının heyecanına eşlik ediyorlardı. Babası çaktırmıyordu ama kızının yaptığı o kadar tercihten neresinin çıkacağı ile ilgili endişe etmeden duramıyordu. Tamam, tercih sırasında her yeri yazmışlardı ama illa bu sene gidecek diye bir şey yoktu ki. Olmazsa seneye tekrar tercih yapardı. Kız çocuğuydu bu, öyle her yere gönderilir miydi? Annesi ise kendisini ev işlerine vermiş kızının içeriden haber vermesini bekliyordu. Ana yüreği, kimsenin yüreğine benzemez. Değil yirmi yıl, elli yıl da geçse evladı ah dese onun yüreği dağlanır.

Zaman geçtikçe sonuçların açıklanıp açıklanmayacağı ile ilgili endişeleri artan Aybüke yatağına uzanıp kitap okumaya karar verdi. Okumak, onun için bir tutkuydu ve kitaplarla çok yakın bir ilişkisi vardı. Ancak o gün bir okuduğunu bir daha okuyor sonra dönüp tekrar okuyordu. Çünkü bir türlü aklını yazılanlara veremiyordu. O yüzden en iyi zaman öldürme aracı olan cep telefonunu eline aldı ve kendisini sosyal medyanın sonsuz dünyasına bıraktı. Bu arada kardeşini de nöbetçi olarak bilgisayarın başına oturtmuş sürekli olarak siteyi kontrol ettiriyordu.

“Abla, abla” diye yerinden fırladı kardeşi.

Daha o cümlesini bitiremeden Aybüke uzandığı yerden uçarak ekranın başına gelmişti bile. “Eee hani…” derken kardeşinin sırıtan yüzünü fark etti.

“Oğlum şaka yapılacak zaman mı? Çok mu komik sanıyorsun sen kendini!”

“ Ya ama abla” derken çocuk hâlâ suçlu suçlu gülüyordu.

“Defol çık ben otururum bilgisayarın başına” dedikten sonra kardeşini tatlı sert odadan kovdu ve tam sandalyesine oturmuşken ekrandaki sayfanın bir anda kendi kendine hareketlendiğini görüp nefesini tuttu.

Tıpkı hipnotize olmuş gibi nefessiz bir şekilde ekranın ortasında dönen çembere otuz saniye boyunca kilitlendi. Ne bir şey düşünebiliyor ne de ses çıkartıyordu. Sanki en ufak bir hareket yapsa sayfa açılmayacak ve sonuçlar ilan edilmeyecekti.

Ve tüm bu bekleyişin sonunda açılan sayfa Aybüke’nin göz bebeklerinde yansırken kalbi de adeta çırpınan bir serçe gibi atmaya başladı. Bir süre okuduğunu tam anlayamadı. Zaten hep öyle olur. O kadar beklemenize rağmen en sonunda beklediğiniz şey karşınıza çıktığında bir süre idrak edemezsiniz. Ancak o ilk heyecan geçip gittikten sonra beyin tekrar alışmış olduğu şekliyle çalışıp rehberlik etmeye başlar.

Haberi önce kendisinin idrak etmesi ve sindirmesi gerekiyordu. O yüzden ya anlayamazsa diye ne içinden okuyor ne de evdekiler duyar diye yüksek sesle. Sadece bir fısıltı…

“Atandığınız Kurum: 18. Tercihiniz Olan BATMAN/KOZLUK/Kozluk Çok Programlı Anadolu Lisesi.”

Aman Allah’ım sonunda olmuştu işte… Öğretmen olarak atanmıştı ve hayatında kocaman bembeyaz bir sayfaya geçmenin vakti gelmişti. O anın heyecanıyla önce eline telefonu aldı ve bu mutlu haberi herkese vermeye karar verdi. Ancak hemen sonra aklına evdekiler geldi.

“Baba” diye fırladı odadan ve televizyon başında oturan annesiyle babasını yerlerinden sıçrattı.

“Baba öğretmen oldum sonunda” dedi gözleri dolarak. Babası heyecan ve merak karışımı bir ifadeyle önce karısına baktı sonra da yerinden kalkıp kızına sarıldı.

“Neresi kızım.. neresi çıktı?” diye sordu annesi heyecanla.

“Batman’a gidiyorum” dedi babasının kollarından sıyrılıp “Kozluk diye bir yere atandım.”

“Batman mı?” diye geldi sesi kardeşinin odaya girerken daha annesi bir şey diyemeden.

“Kızım…” diye başladı annesi endişeli bir sesle ama babası bir el işaretiyle onu susturdu koltuğa otururken.

“Hele bir dur hanım, konuşalım çözeriz”

Aybüke yere babasının dizinin dibine oturdu. Çok uzun süredir atanmayı bekliyordu. Hem tutkusu olan müzikle iç içe olacak hem de bunu aşılayacak öğrencileri. Daha şimdiden aklından bin bir türlü şey geçiyordu. Atanma haberi gelene kadar kendisine hayal kurma izni vermemişti. O yüzden görmezden geldiği, çok istese de hayalini kurmadığı ne kadar şey varsa şimdi hepsi sıraya dizilmiş geçen günlerin acısını çıkartırcasına Aybüke’yi adeta esir almışlardı.

“Kızım biliyoruz öğretmenliği çok istiyorsun” diye söze başladı babası tereddütle. Koltuğun ucuna oturmuş, ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuş, kafasının içinde yaşanan kararsızlığı adeta tüm vücuduyla dışa vuruyordu. “Ama daha yaşın genç önünde uzun yıllar var. İstersen bir sene daha bekle ve seneye tekrar tercih yap.”

“Evet kızım yaa, ne olur” diye araya girdi annesi. Endişeden kırışmış yüzü yüreğinde ne kadar duygu varsa dışarı vuruyordu. Bir de başındaki tülbenti… Galiba ona bakarak annesinin duygularını anlayabilirdiniz. Sade beyaz tülbent saçlarından yarı yarıya geriye kaymış düzeltilmeden o şekilde duruyordu. Eğer bir tülbent bir kadının başında o şekilde duruyorsa o kadın ya korkmuştur ya da endişeli. “Oraları tanımayız bilmeyiz, hem tehlikeli de” diye sözlerini tamamladı.

“Hem tehlikeli de…” Aslında daha sonuç açıklanır açıklanmaz ve ailesi bu haberi duyar duymaz akıllara gelen ilk şeydi. Bazen hiç hoşa gitmeyen rahatsız edici şeyler, bilerek ve isteyerek dile getirilmez. Etrafından dolaşılır ima edilir ama yine de dile getirilmez. Dile getirilmez çünkü söylenirse sanki gerçekleşecekmiş gibi hissedilir. İşte o yüzden en başından Aybüke’nin haberine verilen tepki, söylenen sözler aslında bu “hem tehlikeli de” imasını içeriyordu. Ancak ana yüreği işte, bir cesaret söyleyiverdi.

Daha ekrandan nereye atandığını okur okumaz aslında ailesinin ne tepki vereceğini biliyordu Aybüke. O yüzden, derin bir nefes aldı ve zeytin karası gözlerine kadar yayılan hüzünlü bir gülümseme yayıldı yüzüne. Zaten gülmeyi, gülümsemeyi ve her daim pozitif olmayı çok severdi. İçinde öyle bir enerji vardı ki bu hemen etrafındakilere de sirayet eder, kendilerini Aybüke’ye kaptırırlardı.

“Babacım, bayrağın dalgalandığı her yer bizim vatanımızdır” dedikten sonra annesinin korku dolu yüzüne bakıp cesaret verircesine göz kırptı, “Oradaki çocukların da eğitime ihtiyacı var, bugün biz onların elinden tutmazsak bizlerin yerine kötü niyetli kişiler geçebilir.”

“Tamam da kızım…” diye araya giren babasına sarılıp, “Bizim orada olmamız lazım babacım ki başkaları o çocukları devlete millete karşı doldurmasınlar” dedikten sonra geri çekilip yanına gelmiş ve o ana kadar sesini çıkartmamış olan kardeşinin omzuna kolunu atıp, “Ben gideceğim ve kendimi orada müzikle kabul ettireceğim ve ülkemizi sevdireceğim.”

Ah müzik… Aybüke için her şey demekti. Daha çok küçük yaşlardan itibaren müziğe ilgisi vardı. Üstelik yetenekliydi de… Her fırsatta şarkı söylüyor ve çevresindekiler tarafından sesi takdir ediliyordu. Bu sevgi onu o kadar sarmıştı ki daha ilkokuldayken kendi çabalarıyla bir koro kurup öğrencilere ve ailelerine konser vermişlerdi. Daha o yaşlardan ne kadar hareketli ve sosyal olduğu belli oluyordu. Aslına bakılırsa yerinde oturmayı, boş kalmayı hiç sevmezdi. Yapacak hiçbir şey bulamadığı zamanlarda da kitap okur ve bundan da çok büyük bir keyif alırdı. Bütün hayatı boyunca öğretmen olmayı düşlemişti. Üniversitede müzik eğitimi alacak ve sonra da müzik öğretmeni olarak nerede görev verilirse oraya gidip öğrencilere müzik sevgisini aşılayacak, kıyıda köşede müziğe yeteneği olduğundan haberi bile olmayan çocukların ellerinden tutacaktı. Belki başka bir tercihte bulunup bir yerlerde müzisyen olabilirdi. Belki de çok ünlü bile olabilirdi. Ancak o bunları bir kenara bırakmış ve öğretmen olmak istemişti ki ailesini görev yeri konusundan ikna ettikten sonra hemen telefona sarılmış ve bir twit atmıştı… “Öğretmen oldum ben 😊”

Hiç vakit kaybetmeden hazırlanıp yola çıkmışlardı. Bu ilk seferde hem kızlarının yerleşmesine yardımcı olmak hem de çevreyi görmek için ailesi de kızlarına eşlik ediyordu. Yolda Aybüke’nin içinde tıpkı atanma haberini beklediği günün gecesinde olduğu gibi sıcacık bir heyecan vardı. Nasıl bir türlü o gece bitmeyip sabah olmadıysa şimdi de yol bitmek bilmiyordu. Babası direksiyonda, annesi ön tarafta kendisi de kardeşiyle arkada oturuyorlardı. Aybüke başını cama dayamış bir yandan dışarıyı izlerken bir yandan da kafasındaki sorulara cevaplar arıyordu. Nasıl bir yere gidiyordu? Acaba okulda onu nasıl karşılayacaklardı? Kalacağı yer nasıldı? Peki acaba… Acaba orada başına bir şey gelir miydi ki? Babasına sürekli ne kadar kaldığını soruyor ve bir an önce zamanın geçmesi için kendisini uyumaya zorluyordu. Kozluk’a ulaşmaya kendisini o kadar kaptırmıştı ki annesinin yol için hazırladığı yiyeceklerin yenmesi için bile mola verilmesine razı olmamıştı.

İkindi güneşinin Kozluk’u hoş bir turuncuya boyayıp adeta yağlı boya tablosu gibi görünmesini sağladığı bir vakitte Aybüke ve ailesi ilçeye varmışlardı. Bu güzel manzara karşısında Aybüke o kadar mutlu olmuştu ki bir güneş de adeta onun gülümseyen gözlerinde açmıştı. İşte diye düşünmüştü, buna iyiye işaret denir. Evet, daha şimdiden buraya geldiğime çok mutlu oldum… Önce gidip okulu dışarıdan şöyle bir görmüşlerdi. Sarıya yakına rengi olan geniş okul binası, biraz eski gibi görünüyorsa da sapasağlam olduğu her halinden belliydi. Memleketin her yerinde karşılaşabilecek klasik bir mimariye sahip lise binasıydı. Tamam dedi Aybüke içinden, bu koca binada illaki müzik sınıfı vardır. Boşu boşuna buraya bir müzik öğretmeni atamamışlardır ya…

Kozluk ilçe merkezini de şöyle bir turladıktan sonra -ki çok da uzun sürmemişti- Aybüke’nin kalacağı aparta geldiler. Burası üç katlı, mavi badanalı ve ilginçtir ki şirin görünen bir yerdi. Hem Aybüke için hem de bir süre ailesi için birer oda tuttuktan sonra, apartı işleten ailenin en küçük çocuğu kara kuru Mustafa onları önce Aybüke’nin kalacağı odaya götürdü. Kapıdan içeri girer girmez onları bir badana kokusu karşıladı. Beyaz duvarlar odaya temiz bir görünüm verirken, zemindeki mozaik taşlar “Burası aslında biraz yaşlı” mesajı vermekten kendisini alamıyordu. Ufak bir yatak odası ve ondan biraz daha büyük bir salon, iki kişilik bir masanın olduğu mutfak ve bir de banyosu vardı.

“Ahhaa, yeni birileri gelmiş” diye dairenin giriş kapısının önünden bir ses geldi ve içeriye ağzında sigara, üzerinde kolsuz askılı bir bluz, altında sıkı bir eşofman ve ayaklarında pembe terlikler olan Aybüke’den belki de birkaç yaş büyük bir kız içeri girdi.

“Buralarda yeni olduğunuzu bu kadar da belli etmeyin canım” dedi gülerek. “Hepinizin yüzünde aynı ürkeklik, çekingenlik var. Şaşkın bakışlar ve kafalarda aynı soru “Ya, burası içimize sinsin mi sinmesin mi?”

“Ya abla bi’ kendini tanıtsaydın” dedi Mustafa.

“Sus lan ne ablası, hocam diyeceksin” dedi diğer kız şakayla karışık. Belli ki Mustafa’yla araları iyiydi.

“Efendim bendeniz” dedikten sonra bir ayağını geriye atıp öndeki dizini hafifçe kırıp eğilerek selam verdi, “Canan, Kozluk Anadolu Lisesi’nin beden eğitimi öğretmeni”

“Ve aynı zamanda köyün delisi” diye araya girdi Mustafa sırıtarak.

“Bak pezevenge”

“Tövbe Bismillah” dedi Aybüke’nin annesi kınayan bir ses tonuyla ama Aybüke de kardeşi de kahkahalara boğulmaktan kendilerini alamadılar. Hatta Aybüke’nin babası bile hafif bir tebessüm etti.

İşte ikinci iyi işaret diye içinden geçirdi Aybüke. Canan’ı sevdiğine karar vermişti. Belli ki o da tıpkı kendisi gibi deli dolu ve enerjisi yüksek birisiydi.

Ertesi gün sabah erkenden annesi dualar ve gözyaşları içinde uğurlarken Canan’la beraber okula gittiler. Canan ayaküstü onu tüm hocalarla ve müdür beyle tanıştırmıştı bile. Tüm öğrenciler sınıflara girdikten sonra Aybüke de müdür beyin odasına gitti.

“Hocam tekrar hoş geldiniz ve meslek hayatınızda başarılar dilerim” dedi müdür bey sıcak bir şekilde. Ellisine merdiven dayamış içlerinde bolca beyaz olan gür saçlı ve göbekli bir adamdı. “Benim branşım edebiyat, ama üç yıldır bu okulun idari amiriyim. Nasıl buldun bakalım buraları?” diye sorarken esprili bir şekilde gözünü kırptı.

“Hoş bulduk hocam teşekkür ederim. Burası sanırım şirin ve kendi halinde bir yer” diye cevap verdi Aybüke. “Gerçekten ilk izlenimim böyle” diye eklemeden edemedi yapmacık olmadığını belli etmek ister gibi. Aklında bir soru vardı ama sorup sormamak konusunda tereddütlüydü ve bu yüzüne de yansıyordu.

Ancak müdür bey daha Aybüke odaya girer girmez yüz ifadesinden en çok neyi merak ettiğini biliyordu ve bunu yadırgamıyordu. Memleketin bu bölgesi için onlarca güzel şey, misafirperverlikten başlayarak hiç düşünmeden arka arkaya sıralanabilirdi. Ancak diğer yandan bir konuda çok fena bir şöhreti de yok değildi.

“Hocam burası gerçekten de güzel bir yerdir. İnsanları candan, havası temiz ve özellikle de belirtmeliyim ki hayat pahalılığı büyük şehirlere göre o kadar da hissedilmez” dedikten sonra uzun kıllı parmakları arasında tuttuğu kalemi masanın üzerine birkaç defa vurduktan sonra “Bak hocam sana için rahat olsun hiçbir sıkıntı yaşanmaz demem mümkün değil. Biliyorsunuz işte…” dedikten sonra omuzlarını silkti. Bu çaresizliğin omuz silkişiydi. Nasıl bir insan kendi vatanında kendisini güvenli hissedemezdi ki? Ya da nasıl bir idari amir kendi altında çalışan personelin içini rahatlatamazdı ki?

“Müdür Bey ben sizi anlıyorum” diye cevap verdi Aybüke gülümseyerek, “Ben tüm tercihlerimi bilerek ve isteyerek yaptım” dedikten sonra nedense içinde bir rahatlama hissedip eğreti oturduğu koltuğa iyice yerleşip arkasına yaslandı, “Bana okulla ilgili bilgi verir misiniz? Müzik sınıfını görebilir miyim?”

Müdür Bey kalemi masanın üzerine bırakıp ellerini birleştirdi, “Şey hocam, aslında bu okulda bir müzik sınıfı yok”

“Ah öyle mi?” diye cevapladı Aybüke hayal kırıklığı her halinden belli oluyordu. “Ben de sanmıştım ki okul bu kadar büyük olunca, şey yani bir müzik sınıfı illaki vardır.”

Müdür Bey başını eğip düşünceli bir halde saçlarını kaşıdı. “Aslında müzik sınıfı yapılabilecek bir yer var. Hadi gel sana göstereyim.”

Aybüke içine dolan yeni bir umutla müdür beyin peşi sıra odadan çıktı. “Rahmet” diye seslendi merdivenlerden inerken elinde paspas üzerinde mavi önlük olan ince bıyıklı gençten hizmetliye. “Şu eski eşya deposunun anahtarı sende vardı değil mi?”

“Evet müdürüm var” dedi Rahmet telaşla elini cebine atıp koca bir anahtarlık destesini çıkartırken. Her bir anahtarın üzerine etiketle nereye ait olduğu yazıyordu.

“Hadi o zaman gel gidip ne durumda bakalım. Ayrıca yeni müzik öğretmenimiz Aybüke hocayla tanıştırayım.”

“Hayırlı olsun hoca hanım hoş geldin” diye selamladı Rahmet şiveli ama düzgün bir Türkçeyle.

Zemin kata indiklerinde Rahmet deponun kapısını açtı, burasının kare ve büyük bir oda olduğu ortaya çıktı. Üstelik çok da güzel güneş ışığı alıyordu. Müdür Bey elleri belinde odaya şöyle bir göz gezdirdikten sonra “Biliyorum çok iç açıcı görünmüyor ama iyi bir temizlik ve boya badanadan sonra bence çiçek gibi olur. Umarım seni hayal kırıklığına uğratmadık” dedi Aybüke’ye dönüp gülümseyerek.

“Hayal kırıklığı da ne demek” diye cevap verdi çiçeği burnunda müzik öğretmeni büyük bir mutlulukla “Atandığı yere gidip okul bile bulamayan öğretmenlerin hikâyelerini çok duyduk hocam. Tek derdimiz boya ve badana olsun.”

Aybüke annesinin yardımıyla odasına yerleştikten birkaç gün sonra ailesi hiç istemese de kızlarıyla vedalaşıp evlerine döndü. Aybüke de meslek hayatına hızlı bir giriş yapmıştı. İlk gün derse girdiğinde belli etmemeye çalışsa da eli ayağı birbirine girmiş, heyecandan ve yanlış yapmaktan korktuğu için ara sıra gözleri bile dolmuştu. Derse başlar başlamaz hızlıca kendisini tanıtmış az da olsa heyecanını dindirmek, ortama ve öğretmenliğe alışmak için bir okul ilk günü klasiği olan yönteme başvurmuştu. “Haydi bakalım çocuklar, lütfen herkes teker teker ayağa kalksın ve kendisini tanıtsın…”

Müzik sınıfının oluşturulması için eski eşyaların başka tarafa taşınması ve boya badana yapılmasına Müdür Bey ve Rahmet de katılmışlardı. “Benim babam boyacıydı ben de yazları yanında çalıştım o yüzden elimden gelir demişti” müdür bey. Ancak onun planına göre bu işe birkaç hafta sonra başlamak gerekirdi. Çünkü okullar daha yeni açılmıştı ve yapılacak çok şey vardı. Ancak Aybüke öğretmen bir an önce başlamaları konusunda Müdür Bey’e öyle bir heyecan ve şevkle ısrar ediyordu ki en sonunda müdür bey de aynı heyecana kapıldığını hissetti ve hemen işe koyuldular. Diğer yandan Aybüke’nin halletmesi gereken başka sorunlar da vardı. Bir müzik sınıfı olacaksa içinde her türlü enstrüman olmalıydı. Hele ki bir piyano olmazsa olmazdı. Bu konuyu müdür beye açtığında, ellerinde piyano alacak bir bütçe olmadığını üzülerek belirtti.

“Peki kimden yardım isteyebiliriz? Enstrüman olmadan müzik sınıfı olmaz ki”

“Yani hoca hanım, sazdır, gitardır bir şekilde ayarlarız ama piyano biraz aşırı kaçıyor” dedikten sonra Aybüke’nin rahatsız olduğunu görünce “ Aşırı tabiri yanlış oldu, lüks kaçar demek sanırım daha doğru olur” diye kendisini düzeltti. Normalde müdür beyin işi başından aşkındı ancak nedenini kendi de tam anlayamasa da belki Aybüke’nin idealizmi, belki de içinde taşıdığı tüm okula yetecek kadar pozitif enerjiden dolayı yardım etmek istiyordu. Bir süre sessizce düşündükten sonra parmaklarını masanın üzerinde tıklatıp aklına gelen fikri karşısında umutla oturan öğretmene doğru bir parmağıyla işaret ederek, “Belki de Kaymakam Bey’e gitmelisin. İyi bir adam ve elinden gelirse yardımcı olacağına şüphem yok. Normalde ben de görüşürdüm ama bence sen ziyaret edip projelerinden bahsedersen daha etkili olur.”

Akşam geç vakitte okuldan çıktığında kendisini o kadar yorgun hissediyordu ki kıyafetlerini bile değiştirmeden kendisini yatağa atıp uyumak istiyordu. Her ne kadar kaldığı yer ile okul arasındaki mesafe çok uzak olmasa da müdür bey Rahmet’in ona eşlik etmesini istemişti.

“Hocam bize uğrasaydık keşke, hanım yemek yapmış beraber yerdik” dedi hizmetli yolda yürürlerken. Aylardan ekim olmasına rağmen kış buraya çabuk gelmişti ve dışarıda keskin bir soğuk vardı. O yüzden her ikisinin de adımları hızlıydı. “Hatta bu gece bizde istirahat edersin.”

“Sağ olasın Rahmet, başka sefere söz şimdi geç oldu” dedi Aybüke burnunun ucu soğuktan kızarmıştı bile. “Bu arada kusura bakma seni de zahmete sokuyorum. Yine benim için eve geç gidiyorsun.”

“Olur mu ya hoca hanım, asıl işi zaten senle Müdür Bey yapıyor. Çorba da bizim de tuzumuz olsun” derken o da üşümüş olacak ki üstündeki ceketin yakasını havaya kaldırdı. “Yav hoca hanım yanlış anlamazsan bir şey sorayım.”

“Tabii ki ne istersen sorabilirsin”

“Ailen senin adını koyarken manasını biliyorlar mıymış?”

Aybüke cevap vermeden önce gülümsedi. Çünkü ne zaman ismi konu olsa bundan büyük bir gurur duyardı. “Ben doğmadan kısa süre önce Azerbaycan’da Ermeniler tarafından öldürülen bir ailenin haberini görmüş babamlar televizyonda. Orada şehit olanlardan bir tanesi de Aybüke isimli bir bebekmiş. Babamla annem de onun anısını ve adını yaşatmak için bana Aybüke ismini vermişler.”

“Vay, çok anlamlıymış gerçekten” dedi Rahmet ve bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti “Biliyor musun bizim buralarda da Aybüke adı bilinir.”

“Aaa gerçekten mi?” diye içten bir şaşkınlıkla sordu genç öğretmen “Anlamı nedir peki?”

“Anlamı gelinciktir hocam. Size de çok yakışıyor hani.”

Ertesi gün Aybüke özel günler için yanında getirmiş olduğu kıyafetlerini giydi. Diz hizasında siyah bir etek, beyaz bir gömlek ve üzerine tam oturan siyah ceketiyle oldukça sade ama şık görünüyordu. Her zamanki gibi hafif bir makyaj yapmış ve Kaymakamlığın yolunu tutmuştu. Girişte güvenliğe durumu anlattığında beklemesi için yer gösterilmişti. Midesinin ortasında o tanıdık heyecan varken, bir yandan sakin kalmaya çalışırken bir yandan da belki bininci kez Kaymakam Beyle karşılaşmalarını ve ona anlatacaklarını kafasında kurguluyordu. Tabii tüm bunların yaşanması için önce makama kabul edilmesi gerekiyordu ki aksi bir durumun olacağını düşünmek bile istemiyordu. Kararlıydı, gerekirse akşama kadar bekleyecek ama yine de görüşmeden ayrılmayacaktı.

“Hoca Hanım” diye seslendi orta yaşını geçmiş bir kadın. “Kaymakam Bey sizi bekliyor.”

Sekreter hanımın eşliğinde makam odasına geldiler ve Aybüke içinden Besmele çekip kapıyı hafifçe tıklatarak içeri girdi.

“Aybüke Hanım hoş geldiniz” dedi Kaymakam Bey ayağa kalkıp samimi bir şekilde kendinden emin adımlarla yaklaşan öğretmene.

“Efendim beni kabul ettiğiniz için teşekkür ederim” dedi tokalaşırken ve eski olduğu her halinden belli olan yapay deriden koltuğa oturdu.

“Rica ederim hocam size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Ben Anadolu Lisesi’ne yeni atanan müzik öğretmeniyim” derken hissettiği gurur sesine de yansıyordu. Tabii bir de hiç tanımadığı bir yerde bu gencecik yaşına rağmen Kaymakamla görüşüyor olmak da ona ayrı bir mutluluk ve gurur veriyordu. Aferin kızım iyi yoldasın demeden edemedi içinden.

“Okulumuzda Müdür Beyle beraber bir müzik sınıfı kuruyoruz. Eski eşya deposunu temizledik ve sadece boya badana işleri kaldı.”

“Çok güzel hocam, peki ben size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu Kaymakam Bey duvara asılmış hemen başının üzerinde yer alan Atatürk resminden güç alırcasına.

“Kaymakam Bey, müzik sınıfını amacına ulaştıran esas öğe enstrümanlardır. Biz bir şekilde, gitar, saz, bağlama gibi müzik aletlerini ayarlayabiliriz” dedikten sonra utanarak ama yine de cesaretle devam etti “Bize piyano da lazım ve okul bütçesi bunu karşılamaya yetmiyor. Bize siz yardımcı olabilir misiniz?”

Kaymakam Bey düşünceli bir şekilde gülümseyip arkasına yaslandı ve ellerini önünde birleştirdi. Çok kısa düşündükten sonra bir karara varmış gibi Aybüke’ye bakıp “Madem bu kadar idealistsiniz, siz müzik sınıfının işlerini bitirdikten sonra beni arayın gelip ziyaret edeyim. Sonra da piyanoyu ayarlarız.”

Akşam kapısı çaldığında Aybüke yatağa girmek üzereydi. Kaymakam Beyle görüştükten sonra okula gitmiş, derslere girmiş ve akşam da Müdür Beyle beraber boya badana işlerine başlamışlardı. Rahmet de tabii ki onlara eşlik etmiş ve çıkışta Aybüke’yi kaldığı yere bırakmıştı. İşte tam günün yorgunluğunu sıcak bir duş alarak gidermiş ama karnını doyurmayı bile düşünmeden kendisini yatağa atmaya karar vermişti ki kapısı çaldı.

“Sevgili Aybüke, müsaitsen iki lafın belini kıralım, özledim” dedi Canan gülümseyerek ve elindeki kahve termosunu gösterdi. “Sana Batman’ın dağlarından toplanmış taze kahve getirdim.”

“Tabii ki geç bakalım” dedi Aybüke gülerek “Ayrıca kahveyi de dün marketten almıştın numara yapma şimdi.”

“Ay ne var canım iki hayal kursak” dedi mutfağa yönelmiş olan deli dolu beden eğitimi öğretmeni “Fena mı olurdu direkt dalından koparıp içsek?”

Mutfak masasına kurulduklarında Canan bir sigara yakıp üfledi. “Eee anlat bakalım nasıl geçti görüşme Kaymakam Beyle?”

“Harika geçti” dedi Aybüke bir anda yüzü aydınlanarak. Bugün gerçekten çok büyük bir iş başarmıştı ve kendisini sanki biraz daha büyümüş, olgunlaşmış hissediyordu. Her tecrübe her yaşanılan şey insanı alıp bir yerden başka bir yere taşırdı. Ama az ama çok, mutlaka taşırdı.

“Ooo demek adam yakışıklıydı, bir anda yüzünde güneş açtı sanki” dedi Canan arkadaşına takılarak.

“Hayır ya ne alakası var, deli!” diye cevap verdi Aybüke. “Bu kadar mutlu olmamın sebebi piyano sözünü almış olmam.”

Aybüke bir anda yorgunluğunu unutuverdi. Bir insanın hayatta başına gelebilecek en iyi şeylerden bir tanesi gurbetteyken kafa dengi güvenilir bir arkadaş bulmaktır. İşte Canan gerçekten öyle birisiydi. Pek çok ortak noktaları vardı. Pek çok açıdan Aybüke Canan’da kendisini görüyordu. Zaten bir insanı çok sevmenizin nedeni onda aslında kendinizden bir şeyler görmeniz değil midir?

Ve böylece uzun uzun sohbet ettiler. Hem birbirlerini daha iyi tanıdılar hem de birbirlerini daha çok sevdiler. Dışarıdan biraz utangaç görünen Aybüke’nin aslında ne kadar da sosyal bir hayatı olduğunu ve enerjisinin hiç bitmediğini görünce Canan’ın da kanı iyiden iyiye ısınmıştı. Hele ki Aybüke’nin üniversite yıllarında izciliğe merak saldığını öğrendiğinde ve Çanakkale’de her sene düzenlenen, 57. Alay yürüyüşüne katıldığını duyduğunda adeta yakasına yapışıp bir dahaki sefere onu da götürmesini söylemişti.

“Tamam, tamam söz bir dahaki sefere seni de götürürüm. Hem seni de izci yaparız” dedi gülerek. “Senin gibi bir deliyi hemen aralarına kabul edeceklerine eminim.”

“Aaa dinime küfreden Müslüman olsa, asıl deli sensin ihtiyacın olmadığı halde kalkıp burada öğretmenlik yapıyorsun.” diye cevap verdi Canan yarı şaka yarı ciddi.

Aybüke yorgun gözlerini ovuşturup hemen cevap vermedi ve elini yanağına koyup bir süre uzaklara daldı.

“Çanakkale’de 57. Alay yürüyüşüne katıldığımızda neyi düşünmüştüm biliyor musun? O yürüyüşü yapan ve hepsi şehit olan askerler daha yoldayken öleceklerini biliyorlardı. Muhtemelen o anda geride bıraktıkları ailelerini, sevdiklerini ya da belki keşke küsmeseydim dedikleri arkadaşlarını düşünüyorlardı’,’ diye söze başladıktan sonra başını çevirip Canan’a baktı, “Üstelik vatanın her köşesinden gelmişlerdi. Ne memleket ne de dil, din ya da saçma sapan ırk ayrımı yapmamışlardı. Onlar cephede kendi savaşlarını verdiler. Ben de benimki için buraya geldim sevgili arkadaşım.”

Canan sigarasını dudakları arasına alıp dolu gözlerle arkadaşını alkışladı. Kendisine sorsanız sigara dumanı derdi ama her ikisi de gerçeğin ne olduğunu biliyordu.

Ertesi hafta müzik sınıfı hazırlandığında Kaymakam Bey söz verdiği ziyarete geldi ve yapılan çalışmayı takdir ederek piyano sözünü tutacağını söyledi. İki hafta sonra gerçekten de piyano okula ulaştırıldı ve diğer velilerin yardımıyla alınan enstrümanlarla beraber müzik sınıfı tam olarak kullanıma hazır hale geldi. Aybüke bir yandan derslere giriyor bir yandan da akşamları kalıp ödev yapan ya da ders çalışan öğrencilere yardım ediyordu. Üstelik üç tane de gerçekten müziğe çok yetenekli öğrenci keşfetmiş, onları özel olarak yetiştiriyordu. Bu yoğun tempoda zamanın nasıl geçtiğini anlamasa da hem Kozluk’a alışmış hem de çok sevmişti. Üstelik öğrenciler de kendisini çok seviyorlardı. İşte, diye düşündü bir gün, o kadar da korkacak bir şey yokmuş. Burada kimsenin kimseye bir zararı dokunmuyor.

Yıl sonu yaklaşırken, öğrencileri ve öğretmenleri bir heyecandır sardı. Bir yandan son sınavların yoğunluğu bir yandan güzelleşen havalar ve yaz tatili planları herkesi daha enerjik bir hale getirmişti. Aybüke ve Canan yazın Antalya’da beraber tatil planları yapmaya başlamışlardı bile. Ayrıca yazın düzenlenecek izcilik kampına Canan da katılacaktı. Haziran ayı geldiğinde dersler daha çok boş geçiyor ya da bahçede hep beraber etkinlik düzenliyorlardı. Herkesin keyfi yerindeydi ancak Aybüke’nin içinde nedenini bilmediği bir sıkıntı vardı. Belki birkaç gün önce elektrik tellerine takılarak meydana gelen helikopter kazasında on üç askerin şehit oluşu ve tam da bunun üzerine Londra’da bir terör saldırısı yaşanması sinirlerini iyice germişti.

Okul çıkışı eve erken döndükten sonra hızlıca bir şeyler atıştırıp kitap okumaya başladı. Bazen kendi içine kapanmak istediği zaman kitaplara sarılır ve adeta başka bir dünyaya adım atıp gerçekleri dışarıda bırakarak zihnini dinlendirirdi. Telefonu çaldığında neredeyse iki saat kesintisiz kitap okumuştu. Ailesi görüntülü arama yapıyordu. Telefonu açtığındaysa onu büyük bir sürpriz bekliyordu. Yakın bazı akrabaları ailesini ziyarete gelmişti ve Aybüke’yi aramaya karar vermişlerdi. O kadar mutlu oldu ki içinde ne sıkıntı kaldı ne de endişe. Herkes telefonu birbirinin elinden kapmaya çalışıyor kimse kimseye doğru düzgün konuşma fırsatı vermiyordu. “Az kaldı” dedi onu özlediklerini söyleyenlere, “Üç gün sonra karne dağıtılıyor akşamına otobüse atlayıp geliyorum. Hepinizi öyle bir özledim ki kelimeler kifayetsiz kalır…”

Telefonu kapattıktan sonra kitabı tekrar eline aldı ama onu saran mutluluk dalgası telefonu kapatmasıyla beraber çoktan uçup gitti bile. Onu en çok korkutan şey nerede ne zaman ne olacağının belli olmamasıydı. Gerçekten içinde o kadar rütbeli asker taşıyan helikopter elektrik tellerine mi takılmıştı? Ya koskoca Londra’nın göbeğinde terör saldırısı nasıl olabilirdi ki? İnsanın kendisini güvende hissetmemesi ne kadar da kötü bir şeydi. Böyle bir durumda ne yediğinden ne içtiğinden ne de güldüğünden tat alabiliyordun. Ya aileme bir şey olursa, peki ya bana bir şey olursa onlar ne yapar diye düşündüğünde artık göz yaşlarına hakim olamadı. Bir süre daha o şekilde oturup düşüncelere daldıktan sonra nedense içine bir ferahlık geldi ve kalkıp yüzünü yıkadı. Bunlar düşünülerek hallolacak şeyler değil ya dedi içinden. Biz elimizden geldiğince temkinli oluruz. Ölüm bu, geleceği varsa yapacak bir şey yok.

Karne sabahı Canan’la beraber okula gittiler ve öğrencilere karnelerini dağıtıp hepsiyle teker teker vedalaştılar. Aybüke ona sarılan öğrencilerini uzun uzun kucaklıyor ve yaz tatili boyunca dersleri boşlamamalarını tembih ediyordu.

“Aybüke, hadi anacım ya. Amma sarıldın veletlere, gören de sanki üç ay sonra geri dönmeyecek zanneder,” dedi Canan arkadaşının koluna girip kalabalıktan uzaklaştırırken.

“Ne biliyim ya, çok alıştım onlara ondandır herhalde’.’

“Gel hadi gel, boş ver şimdi. Bak bizimkiler bekliyor arabada, gidip marketten yiyecek içecek alıp oturmaya gideceğiz,” dedikten sonra bir an durup arkadaşının yüzüne baktı, “Hey dostum hadi ama biraz neşelen cenazeye mi gidiyoruz sanki?”

Aybüke ve dört öğretmen arkadaşı arabaya binip önce markete uğradılar. Oradan aldıklarını arabanın bagajına atıp yola koyuldular. Hep beraber yiyip içecek ve biten yılın dedikodusunu yapacaklardı. Üstelik Aybüke de yavaş yavaş üzerindeki durgunluğu atmış radyoda çalan hareketli bir müzikle neşelenmeye başlamıştı bile. Silah seslerini duyduklarında gidecekleri yere az bir mesafeleri kalmıştı. Tam ileriden birisi onlara doğru daha doğrusu tam yanlarından geçen arabaya doğru ateş ediyordu. Herkes büyük bir panikle olabildiğince siper almış dualar ve çığlıklar eşliğinde tehlikenin geçmesini bekliyordu. Ancak daha o anda Canan bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Üzerinde bir ıslaklık vardı ve canı ciğeri Aybüke’den hiç ses çıkmıyordu. Bir insan bu kadar soğukkanlı olabilir mi diye düşünüp korkarak başını kaldırdığında bir daha asla unutamayacağı o manzarayla karşılaştı…

Daha akşam olmadan bütün haber sitelerine son dakika gelişmesi olarak, alışılageldiği üzere kısa süreli tüm ülkeyi üzecek ama sonra en yakınları hariç herkes tarafından unutulacak olan o haber düştü.

“Aybüke öğretmen eşkıyalar tarafından Batman Kozluk’ta şehit edildi.”


Not: Bu öykü şehit Aybüke öğretmenin anısına ve ailesine adanmıştır. Yazılanların büyük kısmı yazarın hayal dünyasının ürünüdür.

Kürşat Hürmüzlü

Öne Çıkan Yorumlar

  1. En iyisi buydu, ben de dâhil. Ancak uzunluk olarak web’e uygun değil gibi, biraz daha kısa olabilirdi. Mâlum dikkat sorunu oluyor netten bir yazı okurken.

  2. Merhaba övgünüz için teşekkür ederim. Ancak bana kalırsa benim öykümün sizinkinden daha iyi olduğunu yazarak tevazu göstermişsiniz.

  3. Merhaba yorumunuz için teşekkür ederim. Amacım nefreti körüklemek değil, sanırım siz konuyu yanlış anlamışsınız. Aybüke’nin ölümü beni derinden etkilemişti. Onun adının ve hatırasının ölümsüzleştirilmesinde benim de bir payım olsun istediğim için bu öyküyü yazdım.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar