Öykü

Yanlış Anlaşılan Aşk Destanları

Hava buz gibi bir soğuklukla iki kardeşi birer dal gibi sallıyordu. Kardeş demekle hata mı ediyorum bilmiyorum. Yok ama bu yaşadıklarından sonra kardeş değillerdi de neydi? O günden sonra tam 10 yıldır bir aradalardı. İnsanlık olarak geçmişe istemsiz bir şekilde döndükleri günden beri… Kimisi doğaya verilen zararın insanlığa misliyle geri döndüğüne inanırken kimisi de yaşananları insanlığın teknoloji hastalığına bağlıyordu. Tabi bütün bunlar birer varsayımdı. Dünyada kalan bir avuç bilim insanı daha neler olduğunu çözememişti. Belki de hiç çözülemeyecek bir bilmeceydi bu, kim bilir?

Size bu anlatacağım tablonun 2030 yılını gösterdiğini söylesem eminim ki inanmazdınız. İlginçtir ki geleceğin bize hep mutluluk ve yenilik getireceğini düşünürüz. Ancak çoğu zaman böyle olmaz. Karşılaştığımız yalnızca daha çok acıdır. Ve bununla orantılı gelişen mücadele yeteneğimiz…

Ne yazık ki doğa merhametli değildir. Birini güçle donatırken diğerini de bir o kadar güçsüz bırakabilir. Tıpkı bu iki kardeş gibi. Biri çelik bir zırhla kuşanmış gibi sağlam diğeri ise pamuklara sarılmış bir bebek misali.

İşte o günün sabahı daha gün yeni ağarmışken kayaların arkasında ellerinde mızraklarla saklanmışlardı. Tam 5 gündür kursaklarına doğru düzgün bir yiyecek girmemişti. Yerlerden topladıkları otlarla günlerini geçiriyorlardı. Bundan olacak ki ikisinde de kollarını kaldıracak mecal kalmamıştı. Ama yapmak zorundaydılar. Yaşayabilmek için, hayatta kalabilmek için kısacası yeni dünya düzenine istediğini vermemek için bu savaşı kazanmak zorundaydılar. Yoksa o kazanırdı ve beraberinde daha fazla yıkım getirirdi. Aslında her şey kökten o kadar çok değişmişti ki insan daha kötü ne olabilir diye düşünmeden edemiyordu.

Dünya yeni geleceğinin ilk gününe nüfusunun yarısıyla uyanmıştı. Kıyamet yaşlı, çocuk, kadın, erkek, siyah, beyaz demeden koparmıştı yaşamdan. Doğal kaynaklar da yarıya inmişti. Tüm iletişim araçları ortada tek bir sinyal bırakmadan kaybolmuştu. Peki ya nereye, nasıl? Kimse bilemedi, çözemedi. Galaksiler arası hırsızlık yapan bir çete vardı da tüm gezegeni uyutup işine gelenleri mi çaldı acaba? Belki de çaldıkları teknolojiyi gezegenlerindeki hurdacıya satıp para alacaklardı. İnsanlar peki? Onun da cevabı var bende. Çetelerine katıp zorla uzay yankesiciliği yaptırıyorlardı. 3 milyar insanı mı kullanıyorlar derseniz sonuçta galaksi büyük. Az bile bulmuş olacaklar ki 2 sene sonra geri dönüp kalan yarıyı da aldılar. En son da geçen yaz başında bir yarı daha gitti. Tabii ki bu benim fantastik hayal dünyamın bir uydurmacası. Hiçbir galaksi canlısının bu kadar zalim ve sabırlı olacağını düşünmüyorum. Yok edeceksen bir anda yok et öyle değil mi? Kıyameti sürece yaymanın ne anlamı var?

Bizim çocuklara gelirsek kıyametin ilk aşamasında annesiz ve babasız kalan çocuklara sahip çıkmak için belli yerleşim bölgelerinde yurtlar ayarlanmıştı. Ferhat ile Kerem de o zaman tanışmışlardı. İstanbul’un iki ayrı ucunda yaşamalarına rağmen bir şekilde aynı yerleşim bölgesindeki yurtlara düşmüşlerdi. Zor zamanlarda kurulan dostluklar kalıcı olur. Aynı zamanda tedavi edicidir de. Kaybettiklerinizin yasını tutarken sizi ayakta tutar. Sonra farkına varırsınız ki o ne bir arkadaş ne de dosttur. Daha fazlasıdır. Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar güçlü varlığını hissedersiniz. Dünya gitgide uçurumun kıyısına sürüklenirken belki de bizim çocukların yaşadığı tek güzel duygu buydu: Ölmeden önce tutulan son dalın sizi hayata geri döndürebileceği umudu… Ama size bu kıyametin aşamalı olduğunu söylemiştim. Tam toparlandıkları anda ikinci bir yıkım dalgası gelmişti. 2022 yılında milattan önceyi yaşıyorlardı sanki. Yok olan canlı türleri ortaya çıkmıştı. Vahşi, acımasız ve de haklı olarak insan düşmanı. Dünyanın en eski haberleşme biçimi olarak dedikodu bu dönemde de varlığını sürdürüyordu. Gelen bilgilere göre Avrupa’daki cinsi belirlenemeyen canlılar milyarlar yıl önce nesillerinin yok edilmesinin intikamını almak için insanlığı yerle bir ediyordu. Kıyametin götürdüğü insanlar -benim tabirimle uzay hırsızlarının kaçırdığı- dünyaya geri dönen nesli tükenmiş canlıların öldürdükleri ve hayatın zorlu mücadelesine dayanamayıp eceliyle ölenleri katarsak dünya nüfusu 2030 yılına geldiğimizde binli rakamlara düşmüştü. Dünya geneline yayılmış küçük kabileler şeklinde yaşanılıyordu artık. Tıpkı insanlığın ilk zamanlarında yaptığı gibi avcılık ve toplayıcılıkla yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Ama bu kıyametin çok garip bir o kadar da güzel bir yanı vardı. Bu yok olmalarının başladığı zamanlarda ortaya bir iki zengin şirket kırıntısı çıkmış kendi lüks kabilelerinde ufak bir ücret karşılığı yaşamayı vaat ediyorlardı. Kıyamet oteli gibi. Ancak ne hikmetse kıyamet sonraki gelişinde bu fırsatçılara da konaklayanları da beraberinde götürmüştü. Dünyanın ne zaman bir yerinde kargaşa çıkaran ve yaşadığı yere kötülük eden biri oluyorsa onu alıyordu. Anlayacağınız adalet uzun uykusunun ardından geri dönmüştü ve yeni dünyada artık kötü ve günahkâr insanlar istemiyordu. Eğer yaşamak istiyorsanız parola: Kötülükten kaçın, iyiliğe sığındı.

İnsanlar trajikomik bir şekilde melekleşmeye doğru evrilmişlerdi. Kendi tercihinizle yapmıyorsanız silah zorunu hak ediyordunuz. Ceza sistemi iyi, güzel çalışmaya başlamıştı ama ödül sistemi yürürlüğe konmamıştı daha. Parolaya uygun yaşayanları hayatta bırakmak dışında ek bir hizmet yoktu. Yiyecek bulmak büyük bir sıkıntı olmaya başlamıştı. Özellikle de geçen yazdan sonra. Deli gibi esen rüzgârda da bizim çocuklar daha bir isim bulamadıkları ama etinin lezzetli ve doyurucu olduğunu düşündükleri vahşi hayvana karşı pusudalardı.

“Şimdi,” dedi Ferhat parmakları en son ne zaman yıkadığını bilmediği saçlarında gezerken.

“Yaklaştığını görür görmez benim hareketimle boğazına doğru atacaksın bu mızrağı. Zayıf bölgesi olduğunu duydum geçen haftaki çocuklardan. Öyle avlamışlar bir tane Anadolu taraflarında. Her neyse dediğimi anladın, değil mi? Panik yapma sakın.” Son cümleyi Kerem’in buz mavisi gözlerine bakarak tane tane söylemişti.

Ama Kerem’e sakin kalma konusunda güvenemezdiniz. Saf ve iyi yürekliydi. İyi, hoş ama bu vahşi doğada Ferhat olmadan bir gün geçiremezdi. Merhameti acımasız dünyaya uyum sağlamasına izin vermiyordu. Mızrağı hayvana değil de kendine saplıyordu sanki. Yaşarken korkuyordu aslında. Deli gibi hem de. Gelecek tehlikelerden değil şimdiki gibi yapmak zorunda olacaklarından korkuyordu.

“Abi anlamasına anladım da bizim bu yaptığımız yanlış olmasın.” Mızraklarla uğraşan Ferhat’ın ifadesiz yüzü gerilmeye başlamıştı.

“Ne demek bu şimdi? Acımızdan ölelim mi istiyorsun oğlum? Hem ben sana daha kaç kere söyleyeceğim. Dünya senin 6 yaşında bıraktığın gibi değil. Gün geçtikçe daha beter oluyoruz. Baksana çöp gibi olduk ikimiz de.”

“Her geçen gün yeni bir kural çıkıyor diye dedim. Bizim kabileden gizli avlandığımız anlaşılırsa bir şey olmasın.” Sesini iyice alçaltmıştı Kerem.

“Hayır, hayır. Hiçbir şey olmaz. Korkutmak için söylüyorlar sen de hemen kanıyorsun.” Alaycı ve dostane bir gülümseme belirdi Ferhat’ta. “Ne zaman gözün açılacak acaba?”

Kerem’den ses çıkmadığını görünce devam etti:

“Tam 57 kişiyiz kabilede Kerem. Şu kadarcık hayvanı böl 57 kişiye. Ne kadar düşer payımıza söyleyeyim mi? Yemekleri koyduğumuz tabağı biliyorsun işte onun dörtte biri anca. O da eğer umduğumuz gibi yağı az ve eti bolsa. Peki, bu kadarcık et bizi kaç gün kurtarır? Zorlasan 3 gün. Ondan sonra ara ki bulasın karnını doyuracak bir lokma. Artık umurumda da değil. Öğrenirlerse öğrensinler. Aç yaşamaktansa tok ölmeyi tercih ederim.”

Zaten kararsız ve ürkmüş olan Kerem hemen ağabeyine hak verdi. Kimsecikler görmezse bir şey olmazdı herhalde. Bir an pusuda olduklarını tekrar hatırladılar ve Ferhat diğer bir kayanın ardına Kerem de diğerinin ardına geçip ellerinde mızraklarla hayvanın kendilerine doğru gelmesini beklediler. İlerlemek istemiyorlardı çünkü olur da işler ters giderse ötesi akarsuydu. Kaçma ihtimalleri ortadan kalkardı. Belki saatlerini alacaktı bu av işi ama en azından kursaklarına et girecekti.

Ancak bilirsiniz ki bir işe büyük bir istekle niyetlendiniz mi geçen her saniye bir asır gibi gelir. Bizim çocuklar da 2 saattir hayvanın bir oraya bir buraya dolaşmasını ilahi sabırla beklemiş, göz kırparken dahi dikkatli olmayı birbirlerine tembih edip duruyorlardı. Derken karşı uçtan bir ses işittiler. Demir parçasının yere düşüşü gibi bir sesti. Tok aynı zamanda kendine özgü bir çınlama. O anda 3 kafa- hedefimizin de ses dikkatini çekmişti- o yöne çevrildi. Bu kısa sürede Kerem Ferhat’a ‘bak sana demiştim, dinlemedin ne yapacağız şimdi?’ bakışı atmış sonrada gerisingeri kafalar hayati bir korkuyla çalılığa dönmüştü.

Bizimkiler ne yapacağına karar verene kadar ilkel yaratığımız korkusuzca çalılıkları kolaçan etmişti bile.

“Biri olsaydı şimdiye kadar ortaya çıkardı değil mi abi?” Kerem ürkmüş gözlerle Ferhat’a dönmüştü.

Hedeften gözlerini ayırmadan kontrollü bir sakinlikle yanıtladı Ferhat:

“Şu durumdayken kendi gözüme değil de hayvanın kontrol etmesine daha çok güvendim. Birileri olsa saldırırdı. Telaş yapmanın bir anlamı yok. Hem o ses ne biliyim belki de şeydendir…”

“Neyden?”

“Bazen orada burada mızrakları unutuyoruz ya rüzgâr alıp getirmiştir onları. Boş ver, saçma sapan şeylere takılma. Bunun da gelmeyeceği tuttu. Hava kararmadan yapmamız lazım. Hadi Allah’ın cezası, hadi!”

Yaklaşık 8 dakika sonra-Ferhat ve Kerem sabırsızlıkla ve daha çok açlıktan kaynaklanan karın ağrılarıyla kıvranırken–sesin geldiği yönün tam tersinden fırlayan mızraklar gördüler. Müstakbel yemekleri artık başkalarının mıydı? Bir saniye belki bir saniyeden bile daha az bir hızla birbirlerine döndüler ve bunun lanet bir kâbus olmasını dilediler. Tıpkı ilk yok oluştan sonra diledikleri gibi. Artık olayın şokundan mıdır yoksa açlığa daha fazla dayanamayacağından emin olduğundan mıdır bilinmez Kerem saklandığı yerden çıkmış kimin önlerindeki yemeği çekip aldığını görmek için kayaların önüne geçmişti. Arkada Ferhat büyük bir umutsuzlukla başını kayalara dayamıştı. Neden hep ölesiye istediğimiz ve uğruna mücadele ettiğimiz şey başkalarının eline geçerdi? Ne cüretle yaparlardı, anlayamıyordu.

Acı bir kahkaha geldi Kerem’den. Kayanın yaptığı baskıyı alnında hissederek Ferhat da doğruldu ve kardeşinin yanına geldi. Acı bir gülümseme de ondan geldi.

“Nasıl yani bizim saatlerdir yapamadığımızı iki kız mı yapmış? Saçmalık!”

Alınmış bir ses tonuyla Kerem karşılık verdi:

“Saçmalık değil, şans. Ama takdir etmek lazım. Güzel bir ziyafet çekecekler.”

Sonra uzun zaman bir arada vakit geçirmenin verdiği aynı anda aynı şeyi düşünebilme yeteneğiyle yüzlerine gülümseme yayıldı.

“Belki de ziyafetin keyfini yalnız çıkarmazlar.” Muzip bir gülümsemeyle Kerem’in koluna dokunmuştu Ferhat.

“Belki de.”

Bütün bunlar yaşanırken Şirin ve Aslı gizli görevlerinin verdiği ciddiyet ve aceleyle kayaların orada neler olup bittiğinin farkında değillerdi. Onların da tek istediği kendilerini dinç tutacak bir kap yemek belki de rahat ölmelerini sağlayacak karın tokluğuydu.

Onlar avladıkları hayvanla ilgilenmeye dalmışken yaklaşan iki kişinin adımları kızları kendilerine getirdi. Başlarına bela aldıklarını gözleriyle de doğruladılar. Bunlar cin bakışlı Ferhat’la yandaşı korkak Kerem’di. Yüzlerindeki pis sırıtışlar da pekiyi bir görüntü vermiyordu.

“Selam kızlar. Ne de güzel bir karşılaşma. Öyle değil mi? Sanıyorum ki kabileye sürpriz yapacaktınız. Ama biz bozduk. Çok özür dileriz.” İğneleyici bir tonla Ferhat karşılarında dikiliyordu.

Şirin sinirli bir ses tonuyla ve elindeki kanlı mızrağı sıkarak cevap verdi:

“Aslına bakarsan kabile için değildi. Sizin gibi biz de kendimiz için bir ziyafet çekmeyi planlıyorduk.” İnce uzun parmakları kayaların orada duran mızrakları işaret etmiş yüzüne de kolay pes etmeyeceğinin garantisi bir gülümseme yayılmıştı.

“Ne de güzel bir plan. Tabi kabilenin haberi olmazsa… Sahi biz sizi suçüstü yakaladığımızı söylesek bizim gerçekleşmemiş planımızın bir önemi kalır mı sence… Adını unuttum neydi ya?”

“Şirin.”

“Hah Şirin. Bir önemi kalır mı?”

Kısa bir sessizlik yaşandı.

“Peki, sence biz sizin kayalıklardan kazayla düştüğünüzü söylesek ve hakkımız olan güzel yemeğimizi midemize indirsek, nasıl olurdu? Sanki sizin fikrinizden daha mantıklı.” Açlıktan kemiklerinin rahatlıkla sayılabileceği Aslı’nın gözlerinde de bir meydan okuma vardı.

Ama bu durumdaki en mantıklı öneri Kerem’den geldi.

“Biz kayalıklardan düşmesek, sizin gizli avlandığınız duyulmasa ve dördümüz de şu hayvanı paylaşsak ne güzel olurdu ama!” Kerem artık aç kalmanın son safhasında, gözleri avda, yardım isteyen bir ses tonuyla konuştu. Ferhat her ne kadar sözü oraya getirecek olsa da Kerem’in kendisinden bağımsızca söylemesini hoş karşılamayan bakışlarla kardeşine dönmüştü.

“Evet, ben de Kerem’e katılıyorum. 55 kişiye avınızı armağan edip cezalandırılmaktansa 2 kişiyle paylaşmayı tercih edersiniz sanırım.”

Aslı ile Şirin istemeye istemeye bu öneriye evet demek zorunda kaldılar. Hayvanı temizleme ve parçalara ayırma işlemi daha kısa sürecekti. “Yemeğimize ortak çıkmasının tek iyi yanı bu.” diye düşündü Aslı.

Birazdan başlarına ne geleceğinden habersiz derin bir sessizlikle ateşi hazırladılar. Ferhat ile Şirin et parçalarını keserken Kerem ile Aslı da pişiriyorlardı. Kerem bir yandan da yiyordu tabi.

Bütün bir ekip afiyetle karınlarını doyurmuşlardı. Açlık ne kötü şeydi, az önce birbirlerini tehdit edişleri geldi de Ferhat’ın aklına. Yabaniliklerinden utandı.

Aslında bu utanca fazla da bir vakit bulamadı. Tok olmanın verdiği rehavetle uzun süre ateşin başında oturmuşlardı. Ayağa kalkıp kampın yolunu yeni tutmuşken en son geçen yaz başında hissettikleri sarsıntıyla kötü bir rüyadan uyanmışa döndüler.

“Onun gelmediğini söyleyin bana. Bizim için gelmemiş olsun. Biz… Biz yanlış bir şey yapmadık, öyle değil mi?”

Soruyu soran Aslı da diğerleri de yanlış yaptıklarını biliyorlardı. Kabileden gizli avlanmışlardı ve bunun da bedelini ödeyeceklerdi. Adaletten kaçamazlardı. En azından bu düzende…

“İyi yanı aç ölmeyeceğiz. Şu an tokum ya yok olmak bile canımı acıtamayacak.” dedi Ferhat acı bir gülümseyişle. Ama böyle olmadığını parlak siyah gözleri söylüyordu. Ölmek zordu. İnanın zor…

Ekibin son sözleri de bu oldu. Hikâyenin başında Kerem ve Ferhat’ın saatlerce arkasına saklandıkları kaya gizli bir elle Ferhat’ı metrelerce sürükledi. Yüzü paramparça olmuş, az önceki meydan okuması gözlerinde donuk bir iz bırakmıştı.

Bu sırada diğerleri kaskatı kesilmiş, olanları korku kelimesinin basit kalacağı bir duyguyla izlemişlerdi. Ferhat’ı öldüren gizli el bu sefer de sağ kalanların üzerine doğru geliyordu. Nasıl oldu biz de bilmiyoruz ancak şu bir gerçek ki Şirin’in refleksleri diğerlerine göre daha kötüydü. Kaya böcek ezer gibi Şirin’i ezmiş Ferhat’ın yanına atmıştı. Kerem ile Aslı yaşama içgüdüsü denen o mucizevi güçle bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Şirin öldükten sonra kaya, üzerindeki kanlarla hiçbir şey olmamışçasına yerine geçmişti. Bu kanlı tabloyu görünce sağ kalanlar, ancak şimdi çığlık atabilme gücünü kendilerinde bulabilmişlerdi. Kanlı kaya içinden ateşler yağdıran bir volkan misali patlamaya başlamıştı. Bağırışlar yükseldikçe daha hızlı parçalanıyor, ateş daha da güçleniyordu. O gizli el ateşten bir şelale misali tüm yakıcılığını karşı kıyıya anca varabilmiş Kerem’in üstüne boca etmişti. Az önceki bağırışından daha parçalayıcı bir sesle bağırıyordu şimdi. Yok olmanın sesiydi bu. Küle dönmüş bedeni metrelerce ötedeki Ferhat’a çevriliydi. Gözlerinde keşke yapmasaydık ifadesiyle abisine bakıyordu.

Zavallı Aslıcık aklını kaybetmek üzere hıçkırıklarla olanca gücüyle koşuyordu. Ne ilginç, öleceğini bile bile yine de koşuyor ve umudunu koruyordu. İnsan gerçekten şaşılası bir varlık…

Kısa bir duraksamanın ardından Kerem’i yakan küller rüzgârdan güç kazanarak ateşten hortum olmuş Aslı’yı içine çekmişti. Artık ne ağlıyor ne de kaçıyordu. Yok olmanın getirdiği acıyla yalnızca kıvranabilmişti. En ufak bir saç telini bile pas geçmeden Aslı’yı da yok eden ateş geldiği kadar hızlı bir şekilde, akarsuya gömülerek dünyayı terk etti.

Bir kenarda kayaların ezdiği Ferhat ile Şirin diğer tarafta yanmış bedenleriyle Kerem ile Aslı insanın kanını donduruyordu. İnsanlık bu tabloya bakıp işleri daha kötü hale getirecek bir hikâye uydurmaktansa birer aşk hikâyesi yazmayı uygun bulmuş olacak ki günler sonra oradan geçen bir grup insan acıyarak ölü bedenlere bakmış böyle bir mahvoluş ancak aşk sebebiyledir diye düşünmüşler.

Aralarında yaşlıca olanı, “Kavuşamamaktan,” demiş. “İnsanın başına ne gelirse kavuşamamaktan… Bakın görün.”

Bundan sonrasına hâkim değiliz. Zengin fakir olayını kim ortaya attı, detayları kim tasarladı bilmiyoruz. Açıkçası pek de umurumuzda değil. Cezayı anlamayıp romantik bir aşk hikâyesinin daha güzel gözükeceğini düşünen o grup gibi biz de güzel bir amaç uğruna öldüklerini farz edelim…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,

    Öykünüzün finali yüzümde bir tebessüm bıraktı. Güzel düşünüp, bağlamışsınız. Böyle efsanelerin hepsinin ardında absürt başka gerçekler yatıyor olabilir, değil mi? Ama bir kadın ve bir erkek gördük mü, en kolayıdır aşkı yakıştırmak. Bu arada beylerden önce, kızların avlanması feminist duygularımı kabarttı. :slight_smile:

    Fikrinize, kaleminize sağlık!

  2. jasmine says:

    Merhaba,
    Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Doğrusunu söylemek gerekirse öyküye başlarken aklımda böyle bir son yoktu. Öykü kendi kendini yazdı diyebilirim. Beğenmenize çok sevindim.Görüşmek üzere… :blush:

  3. ebuka says:

    Merhabalar;

    Öncelikle kaleminize sağlık. Distopya ile halk edebiyatı figürlerinin bir harmanı olmuş öykü sizin yorumunuzla. Güzel bir öykü. Ancak anlatıcınin öykü içerisinde çok fazla gezinmesi ve öyküye kahramanlardan daha fazla hakim olması beni biraz rahatsiz etti.

    Görüşmek üzere bol selamlar…

  4. jasmine says:

    Merhaba,
    Öykülerimde kullandığım anlatıcıların aynı tarz olduğunu fark etmiştim ve bu öykümde biraz farklılaştırarak bunu kırmak istedim. Olayı kahramanların ağzından anlatmaktansa kendi yorumunu katan bir anlatıcı olmasını tercih ettim. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Bu ayrıntıya daha fazla dikkat edeceğim. Görüşmek üzere… :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar