Öykü

Altın Toz

Mızrakların toplandığı inceleme salonunda tam bir saattir tartışıyorduk.

“Bak burada, tam orta bölümde yanık izleri var, buradaysa mızrağın ucuna daha yakın. Bu demektir ki, mızraklar sahipleri tarafından bir yere toplanıp yakılmamış. Savaş esnasında yakılmışlar, çünkü savaştıkları nesne ateşe çok yakın duruyormuş.”

“Peki, denizin ortasında o kadar büyük bir ateşi yakacak şey ne olabilir? O ateş neden yakıldı bunun cevabını bulabiliyor muyuz?” diye sordum Engin’e.

“İşte, mızrakların sahiplerinin zihnine girip olayları bizzat yaşayarak cevapları öğrenebileceğimiz teknoloji henüz geliştirilmedi Adnan. Arkeoloğun görevi, bulgulardan tahmin yürütmek ve gerçeklerle alakalı alakasız kim bilir ne tahminlerde bulunmak.”

Denizin dibinde elimize geçen mızraklar, şimdiye kadar alışık olmadığımız türdendi. Hepsinde sağlı sollu yanık izleri vardı, bazıları kibrit çöpü gibi yanmıştı. Herhalde birçoğu da artık kül olduğu için günümüze kalamamıştı. Bazılarındaki DNA örneklerinden, hedefin insanlardan çok hayvanlara yakın olduğu, hatta bu hayvanın primat cinsinden de olmadığı saptanmıştı.

“Olaya dair kalıntılar tek bir gemiye ait. Savaşılacak ikinci bir gemi, tekne de yok, bu nasıl iş?” diye mırıldandığımda Engin, “Mürettebatı alt ettikten sonra kaçıp gitmişlerdir,” dedi.

“Tarihi kayıtlarda o dönemde bu denizde yapılan bir savaştan da bahsedilmiyor. Bulabildiğimiz sadece birkaç mızrak ve bir sandık. Sandık olayla bağlantılı mı, onu da bilmiyoruz. Şu Sedat da nerede kaldı?”

Ekibimizden Sedat’ı, mızrakların yaklaşık 100 metre ötesinde yine deniz dibinde bulduğumuz bir sandığın içindeki eski yazıyla yazılmış mektubu çevirmesi için görevlendirmiştik. Tam bir saattir onu bekliyorduk. Sandıkta mektubun yanı sıra cam ve içini göstermeyen bir kavanoz da bulmuştuk.

“İşte buradayım,” diye yankılanan Sedat’ın sesiyle irkildik. “İyi insan lafının üstüne gelir, hiç şaşmaz!”

“Dalgayı bırak Sedat, kaç saattir mektubu bekliyoruz.”

“Hemen sıcağı sıcağına açıp okuyalım.”

Sedat’ın kimi sözcükleri çevirip kimilerini olduğu gibi bırakmayı uygun gördüğü mektubu heyecanla okumaya başladık.

“Bendeniz, pek sevdiğimiz ve kıymetini pek az kimsenin bildiğini düşündüğümüz için aramızda Dürr-i Deryâ (Denizin İncisi) ismini verdiğimiz bu naçizane gemimizin bahriye silahendaz zabitanındanım, (piyade subayı) adım Hüseyin’dir, beş yıldır bu görevde bulunuyorum ve ömrümde böyle bir şey görmedim. Esasen bunu bekliyordum, bu denizin böyle müthiş bir sırrı ihtiva ettiği malumatım dâhilindeydi amma ve lâkin böyle bir şeyin hakiki olabileceğine ihtimal dahi vermiyordum. Yine de her efsanede bir parça hakikatin daima mevcut bulunabileceğini her zaman tahmin etmiş olduğum için, rahmetli babaannemin bana verdiği altın sarısı bir tozu daimi olarak yanımda bulunduruyordum ki, bu toz benim için esrarını hâlâ muhafaza etmektedir. Babaannem de buna dair hiçbir şey bilmiyor, sadece bunun o denizde karşıma çıkacak görülmemiş korkunçlukta bir canavara tesir eden yegâne silah olduğunu söyledi. Mevzu bahis canavar yüzyıllardır o denizde seyahat eden binlerce kişiye saldırmış ve onu mağlup etmek sadece bu tozla mümkünmüş. Bu denizde belki otuz kez gittik geldik, böyle bir canavarın izine dahi rastlamadık. Yine de ateş olmayan yerden duman çıkmaz demişler, ben de neme lazım, tedbirsizliğimin neticesinde başımıza iş almış olmayayım diyerek bu tozu her seyahatimde yanıma almayı kat’i surette elzem gördüm. Nihayet bu sabah güneş henüz yeni doğmuşken canavara tesadüf ettik. Yarabbim o ne müthiş bir şey, ne büyük bir ejderha. Kocaman kanatları sanki bütün göğü kaplıyor, ağzından püsküren alevler sanki buradan Fizan’a kadar uzanıyor, bir haykırışıyla sanki yer gök sarsılıyor! Nereden geldiğini, nasıl zuhur ettiğini anlayamadık, bir anda koca bir dalgayla sarsıldık, herc ü merc olduk, can havliyle mürettebatın bir kısmı ellerindeki mızrakları ona fırlattı, bir kısmının da elinden sadece dua okumak geldi. O hengâmede o altın sarısı meçhul tozu akıl edebilmiş olmama hâlâ son derece büyük bir hayret duyuyorum. Tozu koymuş olduğum çekmeden nasıl güçlükle alıp getirdim! Buna hâlâ şaşarım. Kavanozun kapağını açıp bunu canavara fırlattığım sırada o da kocaman ağzını açmış, ateşten bir hortuma benzeyen alevlerini bana püskürtmek üzereydi. Bir an daha geç kalsaydım şu anda naçizane cismim bir kül yığınından ibaret olabilirdi. Ama şükürler olsun hâlâ hayattayım, canavar da bu kavanozun içinde. Evet, toz ona isabet eder etmez ejderha küçüldü, küçüldü, küçüldü, ancak bir elim kadar büyük altın bir ışık topu halini aldı. Ben de o an aklıma ilk gelen şeyi yapmayı ihmal etmeyerek ışığı bu kavanoza hapsettim. Şimdi o veya ondan geriye kalan her ne ise bu kavanozda, belki hâlâ orada, belki çoktan yok oldu gitti, ama bana sorarsanız aklı olan bu kavanozu açmaz. Mürettebattan geriye sadece ben kaldım, gemimiz yandı ve ben denize düşüp ebediyete irtihal etmeden kendimi güç bela bu kayığa atabildim, meçhul bir istikamette ilerliyorum. Şimdi kavanozu bu sandığa koyup denize atacağım ve bundan sonra kimsenin onu bulmaması için dua edeceğim. Canavar kim bilir belki de o kadar dehşet uyandırmış olduğu bu denizde Allah’ın izniyle hapsolmuş olacak. Amma ve lâkin ileride birisinin bu sandığı ve kavanozu bulması ihtimaline karşı bu mektubu bir uyarı mahiyetinde yazmayı elzem gördüm. Şayet şu anda mektubu okumaktaysanız biliniz ki bu kavanoz böyle bir yaratıktan kalan bir şeyi ihtiva etmektedir ve tekrar ediyorum, aklı olan bu kavanozu açmaz.”

Mektubu yavaşça masaya bıraktım, bir süre okuduklarımın etkisinden sıyrılmaya çalıştım sonra Engin ile Sedat’a “Evet ne düşünüyorsunuz?” diye sordum.

Sedat, “Bunu basit bir şaka gibi düşünebiliriz, hani eğlenmek isteyen biri, ama çevirdikçe gerçekliğine inanmaya başladım. Her ne kadar spiritüel olaylarla bir alakam olmasa da, yani ejderhalar var olabilir, yani bilimselliği yok bunun tabii de…. Yani bilemiyorum.”

“Açmadan bilemeyiz,” dedi Engin.

“Aklı olan açmaz diye yazıyor ya,” dedim.

“Nereden malum bu hikâyenin gerçek olduğu? Belki gerçekten birisi eğlenmiş olamaz mı?”

“Uyarı var Engin, lütfen.”

“Kimin hangi amaçla yazdığı belli olmayan bir mektuba bakarak, ciddi bir araştırmayı sekteye uğratmak arkeoloji biliminin neresine sığıyor Adnan? Bu kavanozu açmak bizim görevimiz!”

“Hayır, açma, bak altıncı hissim kuvvetlidir. Açmamamız gerektiği konusunda…”

“Ne hissi? Bilimden iyice sapıyorsun.”

Engin kavanozu aldı, açmak için davrandı. Açmaması için atıldım, hızla geri çekildi, açıyorum açma açıyorum açma derken birbirimizi kovalamaya başladık. Artık binanın dışına çıkmışi, önündeki geniş çimlik alanda koşuyorduk. Sedat da peşimizden geliyordu. Engin’in sanki gözleri hırstan kıpkırmızı olmuştu, çıldırmış gibiydi, “Açacağım işte buna engel olamazsınız,” diyordu. Nihayet onu sakinleştirmek için,

“Tamam, açalım,” dedim.”Ama bunu hemen pat diye yapmayalım, ekipten herkes gelsin, herkesin önünde dikkatle yapalım.”

“Hayır, yalan söylüyorsun, kavanozu elimden almak için numara yapıyorsun. Yaklaşma.”

“Tamam, dur lütfen. Bak böyle ayrı bir yerde kimseye sormadan yapamayız bunu.”

Bir süre onu ikna etmeye çabaladım. Engin sakinleşir gibi oldu. Nihayet kavanozu gözetim altında herkesle birlikte açmaya onu ikna edebilecektim, tabii o bunu yapamadan kavanozu onun elinden alacaktım. Sonra ne yapacaktım? Bilemiyorum, belki de denize fırlatacaktım. Saatli bomba gibi çok tehlikeli bir şey olarak görüyordum bu kavanozu ve hislerimin beni yanıltmadığına emindim. Ama kavanozun içinde nasıl bir şey varsa, havası, enerjisi bunu elinde tutan Engin’e geçmiş, onu gözleri kıpkırmızı, saçları kirpi gibi dikilmiş, adeta her yerinden alevler saçan bir hırs abidesine çevirmişti.

Engin önce bana doğru gelmek için bir iki adım attı, sonra göz açıp kapayıncaya dek geçen bir sürede aniden karar değiştirip kavanozu açtı. Parlak altın renkli bir ışık kavanozdan dışarı saçıldı. Sonra ışık büyüdü, büyüdü, büyüdü, yavaşça bir ejderha formunu aldı. Çığlıklar atarak kaçışmaya başladık. Binanın gerisinde güvenli bulduğumuz bir yere saklanana dek, ejderha müthiş bir haykırışla böğürmeye alevler savurmaya başlamıştı bile. Etraftan gelen çığlıklardan bu olaya tanıklık eden başka kimselerin de bulunduğu anlaşılıyordu.

Ejderha bir süre böyle alevli böğürdü, sonra kocaman kanatlarını çırparak havalandı, havalandı ve gözden kayboldu.

Sedat ürkek adımlarla ejderhanın ilk çıktığı yere kadar ilerledi, bir süre havaya baktı kaldı, sonra yerden kavanozu aldı. Bunu evirdi çevirdi, sonra bir şey bulmuş gibi kapağıyla bir iki oynadı. Koşarak yanımıza geldi.

“Burada bir not daha var. Hemen çevireyim.”

Çeviriden sonra okuduklarımız Engin’in benzini sarartmıştı.

“Şayet bu yazıyı okuyorsanız kavanozu açtınız demektir. Size aklı olan bu kavanozu açmaz diye yazmıştım, sizde aklın zerresinin dahi mevcut bulunmadığı kanaatindeyim. Merak hissinizin akli melekelerinize galip gelmesi neticesinde böyle bir harekette bulunduğunuz bence malumdur. Nasıl uçurumlara acaba dibinde ne var diye meraktan atlanmazsa her önüne gelen eşya da acaba içinde ne var açılmaz. Ama siz açtınız, çünkü zor durumlarda insan aklını devreye sokan ve onun kendini koruma hissiyle geri çekilmesine neden olan temel seviyedeki hislerden bile mahrum kalmışsınız. Bu kavanozu elinizle tutmayı bile nasıl becerebildiğinize şaşıyorum. Allah yardımcınız olsun.”

Onu bir daha görmedik. Yaşadığımız olayın etkisinden uzun süre sıyrılamadık. Olay basında biraz haber oldu ama kanıt yokluğundan gündemde çok kalmadı. Yaklaşık bir ay sonra dünyanın dört bir yanından garip haberler almaya başladık. Çin’de bir pamuk tarlasında işçiler kocaman bir ejderhanın ekinlerini yaktığını görmüş ve korkudan hastaneye kaldırılanlar olmuş. Sibirya’da bir evin damına gürültüyle konan ve sonra kanatlarını çırparak başka yere uçan bir ejderha rapor edilmiş ve çok uzaktan çekilmiş bir cep telefonu görüntüsünden bunun bizim ejderha olduğunu hemen anladık. İnternetteki yorumların birçoğu görüntünün inandırıcı olmayıp kesinlikle montaj olduğu yönündeydi. Brezilya’dan, Amerika’dan ve daha nice bölgeden garip kanatlı hayvan temalı haberler geldi. En şok edici olansa internette komplo teorileri üzerine sayfalarda ve Youtube’da yer alan ve bir uzay istasyonunun saklı görüntüleri olduğu söylenen bir videoydu. Videoda bir ejderhanın kanatlarını çırparak atmosferden dışarı yükseldiği sonra yine dünyaya daldığı görülüyordu.

Şu anda bir ejderha dünyanın muhtelif yerlerinde dolaşıyor ve biz gelişmeleri heyecanla bekliyoruz. Mektup ve kavanozla ilgili dünyanın dört bir yanından yetkililerle sürekli görüşmeler yapıyor ve sorgulanıyoruz. Ejderhayı aramaya ordular çıktı. Gece gündüz uyumadan büyük bir heyecan içinde sürekli bekliyoruz.

Altın Toz” için 1 Yorum Var

  1. jasmine dedi ki: dedi ki:

    Merhaba.
    Öykünüzün akıcılığını, dilini ve kurgusunu çok başarılı buldum. Özellikle mektup bölümüyle öykünün içine tam anlamıyla girebildim. Bu sebeple mektup kısmının iyi bir fikir olduğunu söyleyebilirim. Fakat öykü ayrıntılarla daha zengin hale getirilebilirdi düşüncesindeyim çünkü kurgunuz buna izin veriyordu. Yine de okurken çok keyif aldığım bir öykü oldu. Emeğinize, kaleminize sağlık… :blush:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!