Öykü

Telephos’un Yarası*

Şafak sökerken, pamuk şekerine dönmüş sis bulutları sivri kayalıklarla çevrili sıra dağların tepesinden vadinin üzerine doğru ağır ağır yayılıyordu.

Rüzgâr kemanıyla kıştan kalan serin bir ezgi çalarak geldi. Geçerken bir an durup yemyeşil çayırlarla çevrili vadiye baktı, yayının ucunu erkenci çiçeklerin başlarını uzattığı tarlaların üzerine serilmiş sisin altına sokup güzelce karıştırdı. Bir süre oralarda eğleştikten sonra şarkısını söyleye söyleye gözden kaybolurken, yayına takılmış sis bulutu arkasından süzüldü.

Güneş ufku kızıl bir ışıkla ağarttı. Tarlaların arasındaki taşlı yolda, incecik bir yılanın hareketleriyle ağır ağır, kıvrıla kıvrıla ilerleyen, ağır çuvallar taşıyan yirmi beş köle, iki yanlarından sarkan heybelerinde ahşap su fıçıları taşıyan kızıl kahve derileri terden ıslanmış sırım gibi on güzel at ve mızrakları havada tırıs giden on beş atlı muhafızdan oluşan bir kafile göründü.

Sırtlarındaki yüklerle günlerdir yaya yürüyen yarı çıplak kölelerin çoğunun-üzerilerinde bellerine dolayıp bacaklarının arasından geçirdikleri, sadece apış aralarını örten bir bezden başka bir şey yoktu- ayakları da çıplaktı. Birkaçı kirli çaputları katlayarak kalın urganlarla ayaklarına bağlamıştı. Tozdan ağarmış uzun tırnakları yer yer kırılmış, uzak zamanlardan kalan kabuk bağlamış yaraları yeniden kanamaya durmuş;kesik derilerinden akan kurumuş irinler yeşil yeşil akmaya başlamıştı.

Muhafızlara yemek pişirmek, çamaşırlarını yıkamak ve gece kızışan iştahlarını dindirmek için kafileye dahil edilen köle kadınlar, başlarından geçirilip bellerinden bir urganla bağlanmış çuvaldan bozma, tek parça elbiseler giymişti. Ayaklarındaki örgü sandaletlerin ipleri bileklerinden dolanarak dizlerine kadar çıkıyordu.

Olimpos’taki tanrı ve tanrıçalar o sırada eğilmiş vadiyi seyrediyordu. Kafile yol alırken, birbirlerine zincirlerle bağlı iri kemik parçalarına benzeyen kölelerin terli göğüslerini şişirerek of ne duman ne duman diyerek sitemle iç çekişlerini, şu bayırı çıktık mı tamam, şu bayırı çıktık mı tamam diye fısıldaşmalarını duydular. Sabahın soğuğunun bacaklarını morartıp, tüylerini diken diken ettiğini de gördüler.

Köleler omuzlarını çökerten ağır çuvallar altında ezim ezim eziliyor, adım atmaya çalıştıkça nefesleri kesiliyor; muhafızlar ellerindeki mızrakların sivri uçlarıyla dört bir yandan ha bire dürtüp onları yürümeye zorluyordu.

Tanrıçaların yürekleri parçalandı ama köleler Samoslu İadmon’un malıydı ve yazgıları çoktan sahiplerinin iki dudağı arasından çıkacak bir söze bağlanmıştı.

Yurttaş İadmon, oğluna Pergamon’dan akrabası olan genç bir eş seçmişti. (Düğün güzel gelinin babasının sarayında yapılacaktı.) Soylu dünürünün gözünü kamaştırmak için memleketinin zeytin yağını ve şaraplarını, ipek kumaşlarını ve mis kokulu sabunlarını hediye olarak gönderiyordu. Kendisi de düğünün yapılacağı o mutlu günde Pergamon’da olacak şekilde-hediyeler sahibine ulaştıktan sonra-yola çıkacaktı.

Kafile dört ay önce Samos’tan gemilere binip, karşılarındaki karaya, Anadolu’nun Ege kıyılarında Neopolis’e ayak basmıştı. Kıyıdan karanın içlerine doğru ilerlemiş, yemyeşil çayırları, rengârenk çiçeklerle bezeli geniş otlakları geçerek, kadife bir kumaş misali kıvrılıp yükselen sarp dağlara varmışlardı. Kuzeye, Pergamon’a doğru yürüyorlardı. Seyahat neredeyse tamamlanmak üzereydi; sadece bir buçuk günlük yolları kalmıştı.

Sıranın en sonundaki köle-Aisosop-diğerlerinin gözünde içlerindeki en bedbaht olanı, en zavallılarıydı. Gemiler limana yanaşır yanaşmaz, çuvalların en küçüğünü kapmak için hepsi birbirleriyle yarışmıştı ama Aisosop, en büyük, en ağır çuvalın başına geçerek beklemiş, kimseye vermemek için ona adeta siper olmuştu. Kafile yola koyulduğunda çuvalın ağırlığını, doğumundan beri taşıdığı kendi yüküne, kamburuna vermiş, kafiledekilerin kendisine şaşkın şaşkın bakmalarına, önünde, arkasında, sağında, solunda fısıldaşıp hayretle kafa sallamalarına aldırmaz görünerek, kimseye bulaşmadan, iki büklüm olmuş bir halde sessizce önündekileri takip etmişti.

Köleler, sırtlarındaki çuvallar omuzlarını ezdikçe, en arkalarından gelenin yükünün ona ne kadar ağır geldiğini görmüş hem kendi hallerine şükretmiş hem de onun saflığına hayret etmekten kendilerini alamamışlardı. Çoktan bir meczup olduğuna karar vermişlerdi onun-yoksa çuvalların en ağırını hem de kamburuna hiç aldırmadan taşımaya razı olur muydu- ama söz konusu Aisosop olduğu için hepsinin aklı karışıktı aynı zamanda. Bir cümlesini dahi kıpkırmızı olmadan tamamlayamayan, yüzüne bakanın öte yana döndüğü Aisosop-belleğinin heybesinde evrendeki her yaratıkla ve her ölümlüyle ve dahi Olympos’taki tanrılarla ilgili onlarca hikâye taşıyordu- muhafızlar onları bir kap yemek ya da birkaç saat uyumak için rahat bıraktıkları anlarda, hikâyelerini anlatmaya başlar başlamaz yüzü bir tanrı kadar güzelleşiyor, kelimeler ağzından gürül gürül akıyor; dilinden bal damlıyordu.

Ah Aisosop böyle bülbül olup şakımasa, dişlerinin arasından inci parlaklığında sözler dökülmese, anlattıkları kulaklarına seher yeli kadar ferahlatıcı gelmese, onun yerine pelteye dönmüş bedenlerinin sızlanmalarını dinleyecek, kendilerinden geçip rahatça uykuya dalamayacaklardı.

Aisosop’un baldan tatlı hikâyeleri sadece diğer köleleri değil, başlarındaki muhafızların ve dahi mülkiyetlerinin sahibi İadmon’un da malumuydu. İadmon-kimseye belli etmese de Aisosop onun en gözde kölesiydi- zaman zaman Homeros’un destanlarını ezbere bilen şair ruhlu bu köleyi huzuruna çağırır, onunla uzun uzun sohbet eder, anlattıklarını ağzı açık dinlerdi.

Kafile karaya bastıktan sonra verdikleri ilk molada, Aisosop, yine bir hikâyesini naklederken sadece köleler değil, muhafızlar bile anlattıklarına kulak kabartmıştı. Aisosop sihirli sözcüklerini kibrit çöplerine, metaforlarının her birini meşaleye çevirip kendisini dinleyenlerin kalplerine bırakmış, içlerinde köz tutmuş ateşleri harlamıştı.

Hikâyeyle birlikte havalanan muhafızlar, çok eski savaş meydanlarına doğru uçmuş, diğer cengaverlere katılmış, onlarla aynı naraları atmış, tıpkı onlar gibi kükremişlerdi.

Şimdi bu taşlı yolda-köleler sırtlarında yükler, omuzları çökmüş, başları yerde, gözleriyle yerdeki taşları sayarak-ağır ağır ilerlerken, başlık süsleri yana kaymış, mızrak tutan elleri gevşemiş muhafızlar tırıs tırıs giden atlarının sırtında gözleri ufku tarayarak düşünüyor, bedenlerinde eski savaşlardan kalma mızrak yaraları sızım sızım sızlıyor, gözlerine yeniden kan oturuyor, bakışları donuklaşıp soğuyordu.

“Şehirleri kim kurdu, krallar mı, komutanlar mı? Bütün hikâyeler neden hep onları anar?” diye soruyorlardı kendilerine.

İri kemikli, Herkül’e benzeyen güçlü kuvvetli, esmer yüzü terle parlayan yakışıklıca bir köle, kafilenin arkalarında, dalgın dalgın yürüyordu, sol bacağındaki bir yer deli deli birden yanıverdi. Adam elini bacağına attı, tırnaklarını derisine geçirip hızlı hızlı kaşıdı, derinin üstündeki, ince bir çizgi şeklinde kurumuş kabuk kalktı, siyahlaşmış tırnakları kıpkırmızı, taze kanla doldu.

Birkaç ay önce, Samos’ta bir defne ağacının altında uyurken-başını bir yılanın yuvasının üstüne koyduğunu fark etmemişti-yuvasına girmeye çalışan yılan, bacağından sokmuştu. O anı tamı tamına hatırladı, bir kesik hissi kalbinden ciğerine doğru hızla indi. Kanlı elini bacağına sürdü.

“Ah yüce tanrılar!” diye düşündü. “Lanet olsun kaderime! Ne bahtsızmışım meğer. Bana reva mı bu yılan ısırığı! Bu kadar yanmazdı canım yeminler olsun, savaş meydanında bir askerin kargısıyla yaralansaydım eğer. Nasıl da gülüyor halime şapşalların en pısırığı! Sinsi canavarı öldüremedim; yanarım yanarım ona yanarım. Ah bir geçirseydim onu elime.”

Kısa bir an durdu, sırtındaki çuvalı tartıp dengeledi, omuzlarındaki yerini sağlamlaştırıp, yürümeye devam ederken, kafilenin içindeki genç bir köle kadınla göz göze geldiler.İkisinin de gözlerindeki sönmüş fenerler tutuşuverdi.

Köle kadın- örtüsünden fırlamış kumral lüleleri yanaklarından çenesine dökülüyordu-adamın gözleri gözlerine değince, hafızasında silinmeye yüz tutmuş ilk tatlı kaçamağın hatırasıyla titredi. O anı bütün bedeniyle özledi.

Adam, yüzüne yayılan şaşkın gülümsemeyi durdurup, gözlerini çevirdi, başını çuvalın arkasına saklayıp, karışan adımlarını düzene sokup, önündeki köleninkilere uydurdu, arkasından seğirtti.

“Ah Zeus!” dedi köle kadın içinden. Kalbinde sadece kendisinin duyduğu bir inlemeyi serbest bıraktı.

“Çok görme; bu kadarcık sitemi hiç olmazsa bir kerecik, bana. Değil mi ki gümüş ayaklı tanrıça Thetis’in yeryüzündeki temsilcisiyim; ölümlüler arasında yazgısı benden daha kara olanı var mı? İstemeye istemeye, her gece iğrene iğrene giriyorum başka bir adamın yatağına…Bu yükü daha ne kadar taşıyacağım?”

Kalbi bir bulantı hissiyle çalkalandı. Başını kaldırıp, mavisi koyulaşan göğün yüzünde bir şeyler aradı, omuzları çöktü; titreye titreye, yürümeye devam etti.

Kafile yoluna devam ederken, güneş ağaçların dalları arasından yıldızlar çakarak göz kırpa kırpa yükseliyordu. Sis iyice dağıldı. Kölelerin sırtlarındaki yükler giderek daha da ağırlaşıyordu. Hepsinin davul olmuştu. Aisosopise bir taştan diğerine atlarken yaramaz bir keçiye benziyordu.

“Yürümek ne kadar kolay ne kadar zahmetsiz” diye düşünüyordu. “Ayaklarımın biri diğerinin önüne geçerken ne kadar saygılı, arkada kalan ayağım bir saniye sonra öne geçeceğini bilerek ne kadar sabırlı. Ayaklarım ne kadar özgür.”

Ancak kafiledeki diğer kölelerin nefes sesleri sıklaşmıştı. Göğüsleri körük gibi inip inip kalkıyor, hayvan sesleri çıkara çıkara homurdanıyorlardı. Muhafızların onları kargılarıyla dürtmelerine de aldırmıyorlar, adımlarını giderek daha yavaş atıyorlardı. Atlar da garip bir şekilde huysuzlaşmıştı. Sık sık başlarını kaldırıp, sinirli sinirli kişniyorlar, köpüklü ağızlarını açıp dişlerini gösteriyorlardı.

Baş muhafız uzun zamandır ne kölelerin homurdanmalarını ne de atların kişnemelerini duyuyordu. Kafası sabah geçtikleri ala dağların tepeleri kadar serindi. İadmon’un ona söylediği günde, hediyeleri sahibine teslim etmesi gerektiğini biliyordu sadece, o kadar. Köleler yorgunluktan çatlarsa, teslim işi hepten tehlikeye girebilirdi gerçi ama yine de güneşin tepelerine dikileceği,gölgelerin iyice çekileceği saate kadar bekleyecekti.

Güneş gökyüzünde yarım daire çizip eğilene kadar kafileye eşlik etti. Kafiledekilerin susuzluktan kuruyan dudakları kabuk bağladı, bir adım daha atacak güçleri kalmadı.Baş muhafızınyüzü kızardıkça kızardı. Canı şarap çekti. Gözlerini kısıp, yolun ilerisine baktı.

Pergamon, tepesindeki görkemli sunağıyla, önlerinde uzanan ovanın ilerisinde belirmişti.Şimdi bulundukları yerde konaklarlarsa, yarın öğleye doğru oraya varabilirlerdi.

Baş muhafız nihayet elini kaldırarak kafiledekilere mola vaktinin geldiğini bildirdi. Kalabalık zınk diye durdu. Köleler sırtlarındaki çuvalları indirdiler. Bulundukları yere çöküp sırtlarını çuvallara dayadılar.Muhafızlar on kadar kadın ve erkek kölenin zincirlerini çözdü. Atların ipleri en yakın ağaçlara bağlandı. Birkaç su fıçısı ve beş şişe şarap heybelerden indirildi. Kadınlar etraftaki kuru kozalakları ve dalları toplayarak üç büyük ateş yaktılar. Çalılar çıtır çıtır tutuştu, kızıl alevler dans ederek havaya yükselirken, mis çam kokusu tütmeye başlayan dumanla birlikte etrafı sardı. Köleler iki ateşin etrafına çöktüler. Muhafızlar üçüncü ateşin başına geçip oturdular. Birkaç kadın köle, onlara yiyeceklerini sunarken Aisosop yiyecek çuvalını açarak kölelere kuru meyve ve peksimet ve su dağıttı.

Hafif engebelerle bel vermiş vadi derin bir sessizliğe gömüldü.

Kafiledekilerin hepsi iştahla yemeklerine yumulmuş, adeta kendilerinden geçmişlerdi.

Zaman zaman ateşin içindeki bir dalın çıtırdamasından başka hiçbir ses duyulmuyordu. Kurutulmuş et, buğday ekmeğini yiyen ve kıpkırmızı şaraplarını içen muhafızlar yavaş yavaş gevşemeye başlarken, güneş Pergamonsun ağının beyazlığını kızıla boyayarak çekiliyordu.

Yemeklerini bitiren köleler, başlarını etrafında toplandıkları, artık köze dönmüş ateşe çevirmiş, yanakları al al olmuştu. Ateşin ışıkları gözlerine gizlenmiş düşüncelerle pırıl pırıl parlıyordu. Hepsi bedenlerinden bir nehir olup akan yorgunluklarını dinliyorlardı.

“Hey Aisosop!” diye seslendi biri. “Hiç sesin çıkmıyor, nereye daldın öyle?”

“Ak mermer sütunları günün son ışıklarıyla tutuşan şu sunağa bakıyorum” dedi Aisosop.

Yanakları tutuşup al al oldu ama diğerleri bunu ateşin sıcaklığına verdiler.

“Dilim tutuldu görkemi karşısında. Güzelliğini tarif etmeye söz aradım ama bulamadım.”

“Pöh!” dedi adam. “Pek inandırıcı gelmedi bana ya, neyse.”

“O halde dilinin döndüğü bir şey anlat!” diye seslendi ateşin öteki yanından başka biri. “Yok mu şöyle bize kendimizi unutturup, mışıl mışıl uyutacak bir hikâyen daha?”

“Madem şarabımız yok, kelimelerin sarhoş etsin bizi”diye bağırdı yanındaki.

“Telephos’un hikâyesini anlatayım size” dedi Aisosop.

Ateşin çevresine toplanmış bütün köleler aynı anda nefeslerini tuttular. Öteki ateşin önünde oturanlar kalkıp, birer ikişer sokuldular yanında.

“Akhalar, komutanları Akhilleus’la birlikte Troya’ya varmak üzere yola çıkmışlardı” diye başladı Aisosop. Yüzü birden ışıldayıverdi, Adonis bakıyordu şimdi sanki.

“Poseidon o gün çok öfkeliydi. Denizi karıştırmış, fırtına çıkarmış, dalgalar köpürdükçe köpürmüştü. Gökyüzü Hades yolu kadar kararmıştı. Dümenciler nereye çevireceğini bilemedi yönlerini. Yollarını şaşırdılar. Öte çevirdiler olmadı, beriye döndürdüler, dönmedi. Dalgalarla boğuşa boğuşa ilerlediler. İlerlediler ilerlemesine ama gele gele başka bir yere geldiler; çıka çıka, yanlışlıkla epeyce güneye, Troya’nın altındaki Mysia bölgesine çıktılar. Ancak onlar Troya’ya vardıklarını sanıyorlardı. Dionysos günü içmiş kadar sarhoş oldular sevinçten. Çılgına dönüp etrafında gördükleri ne varsa yağmalamaya başladılar.

Herkül’ün oğlu Telephos Mysia’ya yerleşmişti, o sırada orada yaşıyordu. Akhalar’ın ortalığı talan etmeye başladığını, çekirgeler misali önlerinde ne var ne yoksa silip süpürüp Troya’ya doğru ilerlediklerini haber aldı. Kan bağı da olduğu için Troya’dakilere yardım etmek istedi. Derhal bir ordu kurup, Akhalar’ın önüne geçti. İki ordu kapıştı, yaman bir savaş oldu. Ova boydan boya Egeli kanına boyandı, Dağlar ete saplanan kargıların vızıltılarıyla, çarpışan kalkanların sesleri ve kırılan göğüs kemiklerinin çatırtılarıyla inledi. Sonunda Telephos ordusuyla birlikte Akhalar’ı bozguna uğrattı. Akhalar gördüler ki, pabuç pahalı, Telephos geçit vermeyecek; geri çekilmeye karar verdiler. Tam o sırada, alanda Akhilles’la Telephos karşı karşıya geldi.

Bir elmanın iki yarısıydılar sanki. Biri bir tanrıçayla ölümlünün oğluydu. Çok güçlü, çok cesur bir savaşçı; ama aynı zamanda, yaraları sağaltan, bitkilerin dilinden anlayan ince ruhlu biri.Diğerinin ondan kalır yanı yoktu soy bakımından. O da bir tanrıyla-kral kızı olsa dahi- bir ölümlünün oğlu. O da Akhilleus kadar cesurdu. Kehanetleri yenecek kadar hem de. Ancak bir farkvardı aralarında. Telephos’un anası, Thetis gibi bir tanrıça değildi ki bacağından sallandırıp onu Styx ırmağına daldırıp yaralanmaz kılmış olsun. Bedenindehiçbir yer yoktu ki, Akhilleus gibi hiçbir hançer değemesin, hiçbir kargı işleyemesin.

Akhilleus, atını şaha kaldırıp giderken, kargısının ucuyla Telephos’un sol omzunu hafifçe dürttü.(Giderayak, Telephos’a takılmış, ardında savaşın hatırası minik bir nişan bırakmıştı.)

Telephos’un omzunda bir çizik belirdi o an. Öylesine belirsizdi ki dikkatlice bakıldığında bile zor görünüyordu. O kadar önemsizdi ki yara bile denemezdi doğrusu.

Geriye dönüp giderlerken Akhalar’da şafak attı. Yanlış bir yerde karaya çıktıklarını anladılar. Gemilerine binip, tekrar Troya’ya doğru yelken açtılar. Ancak Poseidon inadından vazgeçmemişti, onları Troya’ya salmayacaktı. Bir başka fırtınayla allak bullak etti denizi. Fırlatıp gerisin geri attı bütün gemileri. Akhalar bir baktılar, ne görsünler; memlekete geri dönmüşler.

Onlar boşa kürek çektiklerine hayıflana dursun, biz dönüp Telephos’a bakalım hali nicedir.

Telephos sarayına geri döndü ama zafer sarhoşu değildi zerre kadar. Aklı omzundaki Akhilleus’un imza atarcasına bıraktığı çizikteydi. Yardımcıları hemen etrafını sardı. Memleket dağlarından topladıkları şifalı otları karıştırıp merhem yaptılar. Çiziği temizleyip merhemi sürdüler. Omzunu ipek mendillerle bağladılar.

“Ah!” diye iç geçiriyordu Telephos. “Boş bulundum boş, hem nasıl! Azıcık geriye çekilsem iyiydi. Akhilleus’un gözlerindeki o ışık; ah ona yanıyorum asıl. İçten içe dalga geçti benimle; belliydi.”

Ay güneşe elini uzattı, güneş sarı saçlarını yeryüzüne saça saça gelip gitti. Günler günlere baktı, geceler kol kola girdi, böylece sekiz yıl geçti. Telephos’un omzundaki çizik azdı da azdı, sağalmadı bir türlü.Herkesin eli ayağı tutuştu, hekimler bir cevap bulamadılar. En nihayetinde kâhinlere danışıldı.

Kâhinler gökyüzünü, yıldızları, gezegenleri karış karış taradılar, ölçtüler biçtiler ve dediler ki;

“Ey Telephos, yaranın merhemi ne bizde ne gökyüzündedir. Bu yarayı ancak yarayı açan iyileştirebilir. Senin çaren Akhilleus’tadır, var git ona danış.”

Tanınmamak için dilenci kılığına girdi Telephos. Yollara düşüp ova, tepe, dağları aşmış, denizi geçip Yunanistan’a varıp Akhilleus’un kapısına dayandı.

O sırada Akhilleus, sarayda etrafı hizmetkârı kadınlarla çevrilmiş bir halde oturuyordu ama hiç rahat değildi. Hop oturup hop kalkıyor, içi içine sığmıyordu. Bir an önce Troya’ya varıp yarım bıraktığı işini bitirmek istiyordu Troya’da. (Komutanları olduğu Akha ordusuyla yeni bir sefer hazırlığına girişmişti. Bu kez ilk çıktıkları yerden değil, Argos’tan başlayacaklardı yollarına.) Hizmetkarları sabırla onu rahatlatmaya çalışıyorlardı. Saçlarını tarayıp kokular sürüyor, ellerini kremliyor, ayaklarına masaj yapıyor, gümüş bir tastan üzüm suyu içiriyorlardı.

Salona birden bir dilenci dalıverdi. (Kapıdaki nöbetçileri atlatıp gizlice içeri süzülüvermişti.) Hizmetkarlar çığlığı bastı, dört bir yana kaçıp saklandılar. Dilenci arkasından muhafızlar yetişmeden kendini tanıttı. Üzerindeki giysisi lime lime dökülüp paçavraya dönmüş adamın Telephos olduğunu öğrenince Akhilleus’un nutku tutuldu.

Telephos her şeyi bir bir sayıp döktü. Tanrılar yarasını ancak Akhilleus’un iyi edebileceği bildirmişti. Böyleyken böyleydi.

Telephos ne kadar çalkalanıyorsa Akhilleus o kadar durgunlaşıyordu.

“Yanlış kişiye geldin” dedi. “Seni ben yaralamadım.”

“Nasıl olur?” dedi Telephos. “Hatırlamıyor musun olanları?”

“Ne olduysa geçmişte oldu,” dedi Akhilleus. “Şimdi bugündeyiz. Seni yaralayan ben değilim.”

“İnkâr mı ediyorsun yani?” dedi Telephos. Kimsenin yere göğe sığdıramadığı Akhilleus yaptıklarının sorumluluğunu alamıyor muydu yani?

“İnkâr ettiğim yok,” dedi Akhilleus. Aynı ırmakta iki kere yıkanılmayacağını ben değilim söyleyen. Ben şimdideyim. Geçmişteki bene sormalıydın.”

“Şimdideki sana sorsam,” dedi Telephos sesi çırpınarak. “Bir cevabın olamaz mı?”

Sargısını açtı. “Omzumdaki bu yara ne, söylesene.”

“Bakayım,” dedi Akhilleus sakince. Sargının bir ucundan tuttu. İyiden iyiye cerahatlenmiş yarayı süzdü.

“Seni ben iyileştiremem,” dedi.

“Ne diyorsun!” diye bağırdı Telephos.

Akhilleus gülümseyerek sargıyı Telephos’un omzuna bıraktı.

“Seni ben değil, kargımın pası iyileştirebilir,” dedi.“Kargımın pasını yarana sürerim. Ancak bir şartım var. Karşılığında bize Truva yolunu göstereceksin.”

Ne böyle şart mı olur diyebildi Telephos ne de böyle şarta can kurban.

Can derdine düşmüştü ki ne düşmek;bir de kurban mı verecekti?

Akhilleus, Telephos’u yaralayan kargısını istedi yardımcılarından. Hemen getirdiler. Kargının demirli sipsivri ucu kızıla çalan bir pasla kaplanmıştı.

Akhilleus kargısının pasını Telephos’un yarasına sürdü. Telephos’un onca zaman çektiği sıkıntılar anında dindi. Yarası kısa zamanda iyileşti. Akhalar’a Troya yolunu gösterdi ama kendi ordusunun başına geçmedi. Savaşa oğlunu gönderdi. Kaikos vadisinde saltanat sürdü. Pergamon’u kurdu, bütün dünyaya nam saldı.”

Aisosop sustu. Gözlerinde epeydir harlanan alev, diğer kölelerle birlikte etrafında halkalandıkları ateşle birlikte közlenmişti.

“Ben bu hikâyeden hiçbir şey anlamadım,” dedi uykusu gözünden akan biri. “Kargının pası nasıl iyi gelebilir bir yaraya?

“Pas bir metafor,” dedi Aisosop.

“Metafor mu?” diyerek güldü adam, sonra uzun uzun esnedi. “Dolanmış bir yün yumağına çevirdin aklımı şimdi. İlahi Aisop! Ben basit bir köleyim. Ne anlarım o dediğinden?”

“Geçen gün anlattığın kargaya şarkı söyleten tilki hikâyesi daha iyiydi be Aisosop!” diye bağırdı öteden biri. “Epeyi güldürmüştü hepimizi.”

Kalabalık bir şeyler mırıldanarak adamı onayladı ama kimsede daha fazla bir şey söyleyecek mecal kalmamıştı. Herkes usul usul uykuya çekildi. Yıldızlar gökyüzünde ışıldarken ortalığı horultular sardı. Şafak sökene kadar deliksiz uyudular.

Seher yeli, dağlardan vadiye doğru alnı ak akıtmalı bir dağ keçisi gibi meleye meleye indi. Atlarının yanında uyuyan muhafızlar ayaklandı. Göz kapakları son düşlerini yakalamaya çalışan köleleri bağıra çağıra, dürte dürte uyandırdılar.

Pergamon yolun sonunda pırıl pırıl parlıyordu. Yarım gün sonra kavuşacaklardı. Bedenleri kuşlar kadar hafiflemiş köleler çuvallarını sırtladı. Sırtlar sırtlamaz dört aylık yolculuğun bütün yorgunluğu çuvalların ağırlığıyla birlikte sırtlarına bindi. Bir yılan misali kıvrıla kıvrıla taşlı yolu izleyerek yürümeye başladılar.

Aisisop- seyahatin başında-gemiler limana yanaştıktan sonra indirilen yükler arasındaki en ağır, en büyük-içinde yiyecek olan-çuvalı sahiplenmişti.Taşıdığı çuvalyol boyunca, yiyecekler yendikçe küçüle küçüle hafiflemişti.

Şimdi boş çuvalı omuzlarına sarmış, bir keklik gibi seke seke yürüyordu.

“Kahramanlarımı artık hayvanlardan mı seçsem acaba,” diye düşünüyordu. “İki inatçı keçinin hikâyesi hiç fena olmaz mesela. İlkin İadmon’a anlatıp tepkisini ölçeyim de bir.”

İadmon, o sırada Samos’taki evinde, şöminenin önüne uzanmış, bir yandan kahvaltısını ediyor, bir yandan da seyahat belgelerini düzenliyordu. Kâğıtların arasından yere bir şey düştü. Kölelerden biri derhal koşup, kâğıdı yerden alıp İadmon’a verdi.

İadmon eskilikten lime lime olmuş kâğıdı açıp baktı. Yazılar neredeyse okunmaz olmuştu ama hatırladı.

“Yüce Zeus!” dedi. “Aisosop’u satın aldığım zaman düzenlenen belge bu. Ne kadar eskimiş.” Yağdan kat kat olmuş boynunu kaldırdı. “Hayır, hayır!” dedi aklından geçen düşünceye. “Onu satmak istemiyorum. En iyisi Pergamon’a varınca serbest bırakayım.”

Kâğıdı iki parmağı arasına sıkıştırıp, şömineye doğru fırlattı. Sararmış kâğıt çıtır çıtır çıtırdayarak yandı. Dumanı yukarı doğru yükselip, bacadan dışarı fırladı. Fırlar fırlamaz rüzgârla karşılaştı havada.

Rüzgâr, geç kalmış bir yolcuydu, dumanı yayına taktı, denizi geçti, kemanıyla telaşlı bir ezgi çalarak dağdan aşağı indi, kafilenin arkasından seğirtti.


*: Bir Bergama Söylencesi. Kaynak: Bergama Söylenceleri. Eyüp Eriş. Bergama Kültür ve Sanat Vakfı yayını.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.

Telephos’un Yarası*” için 6 Yorum Var

  1. Selam @Lightsky

    Antik Yunan’da bir tiyatro izler gibi, Ezop’tan bir masal dinledik, kıssadan hisseyi çıkardık. :sweat_smile: Kalemine sağlık. Mitoloji ile ilgilenen biri olarak metnin içeriği ilgimi çekti; başlarda biraz zorlansam da sonradan açıldı, daha hızlı okuttu kendini. Sonu da anlamlıydı, gülümsetti. :+1: Sonraki sayılarda görüşürüz. :pray:

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Ellerine sağlık, öykün akıcı ve keyifli. Cümlelerinin biraz uzun olduğunu hiç düşündün mü? Bazı cümleler ikiye bölünebilir bile.

    Mitolojik hikâyelere bayılırım. Böyle öykülerine mitoloji fantastik edebiyat ve uzay fanzinim CosmicZion Zine’da yer vermek isterim, düşünürsen.

    Sevgiler.

  3. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Elif,
    Yorumun ve katkın için çok teşekkür ederim.
    Cümlelerimin bazılarının uzun olduğunun farkındayım. Evet, ikiye bölünebilirler. Sonraki taslaklarda bazılarını genellikle değiştiriyorum.
    Öykülerimin fanzininde yer almasından mutluluk duyarım. Ne zaman istersen.

    Sevgiler.

  4. Merhaba @Lightsky,

    Felsefenin doğuş zamanlarındaki, antik Yunan mitlerini iliklerimde hissederek okudum öykünüzü. Beni evimde öylece otururken, o dönemlere götürdüğünüz için teşekkürler. :slight_smile: Başlangıcı bana da ağır geldi ama okumaya devam edince aktı, gitti.

    Kaleminize sağlık!