Öykü

Sırtımdaki Mızrak

O gün bebeklerimize gelinlik dikiyorduk, annelerimizin diktiği perdelerden artan tüllerle. Üzerine de pembe çiçekler konduruyorduk. Bahçenin kuytu bir köşesinde, lacivert bir Sındırgı kiliminin üzerindeydik. Oyuncak fincanlarımızdan kahve içiyor, yanında bisküvi yiyorduk. Fincanlar oyuncak, kahve kokusu gerçekti sanki. Tüm bahçeye yayılmıştı kahve granülleri…

O günden hatırladığım yanımıza yaklaşan babamın sivri uçlu, yumurta topuklu siyah rugan ayakkabılarıydı. Bir de kulağıma uzanan kocaman elleri. Kulağımdan tuttuğu gibi havalandırdı yerden beni, onunla aynı boydaydım şimdi. Bir tokat patlattı diğer eliyle de. Beyaz gelinlikler kırmızıydı şimdi, patlayan dudağımdan. İndirmeden yere beni, havada götürdü eve, anneme öfkeyle bağırıp önüne fırlattı, düştüm yere. Görmüyor musun bu oğlanın halini kadın, bu çocuk bir daha bebeklerle oynamayacak demedim mi ben sana? Anneme de bir tokat atıp çıktı evden.

Bebeklerle oynamamın ne zararı olabilirdi ki? Ben babamın bana aldığı mantar tabancalarla oynamak istemiyordum. Ben dayımın aldığı futbol topunu sevmiyordum. Hem mahalledeki erkek çocuklarda benimle dalga geçiyor, şişşt hanım evladı, sen niye kızlarla oynuyorsun diyorlardı, anlayamıyordum.

O günden sonra içime kapandım, bebeklerle de oynamadım, oynayamadım. İçimde ukde kaldı hepsi. İçime kapandıkça hayal dünyamın pencereleri açıldı bu kez. Hayal kurmak, yalnız kalmak… Farklıydım, farklı olduğumu ilk yediğim tokat ile anlamıştım, daha sonra okul yılları kâbus yıllar hiç unutturmadı. Kızlarla aram iyiydi, kızların kıyafetlerine özeniyor, bedenimdeki farklılıkları yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. Ruhum başka, bedenim başkaydı, bir sarmalın içinde debelenip duruyordum tek başıma. Kiminle paylaşılır ki, küçük bir kasabada kim seni anlar ve hak verir ki? Tam tersi namus bekçisi insanlar, fırsat kollar bedeninden faydalanmak için. Bu yüzden yalnızdım, uzaktım herkesten. Ben bir ötekiydim.

Bir gece annem sertçe dürtüyordu beni uyandığımda, oğlum uyan, uykunda dolaşıp duruyorsun. Son günlerde iyice uyurgezer olmuşum söylediğine göre. Derin rüyalar, anlamlı düşler çok meşgul ediyordu hem de beni. Hayal âleminde gezinirken bir de düşler âlemine dalmıştım. Bir gün annem hastalanıp hastaneye yatırıldığında kendimi o kadar yalnız hissetmiştim ki, ah anneciğim, ruhumdaki fırtınaları sezen ama dile getirmeyen annem. O gece çok ama çok ilginç şeyler yaşadım. Nasıl anlatsam, annemi düşünerek yatmıştım yatağıma, onun sıcaklığını özlemiştim. Kokusu sanki burnumdaydı. Uyumuşum, ama yatağın sallanmasıyla uyandım bir an, tüm vücudum titriyor, ayaklarımda karıncalanma hissediyordum. Birden bir enerji kapladı vücudumu, sanki sanki bir füze ateşlenecekti bedenimden evrene. Kalbimin sesini duyuyordum sanki uzaktan. Lop lop lop… derinden. Yükseldim yerden yükseldim tavana doğru. Yatakta bir ben daha vardı, uzanmış uyuyor, bir beden. Engeli yoktu bu yaratığın. İlerliyordum duvarları yara yara. Hastaneye ulaşana kadar birçok değişik yaratık, birçok bedenini kaybetmiş ruhla karşılaştım. Çoğu da benim gibiydi. Bedeni ile ruhu uyumsuz insanlar, gezinip duruyorlardı boşlukta. Geri dönseler hep öteki olacakları bir dünya ile burada ne olduklarını bile bilmedikleri bir dünya. Çok korktum onları görünce, ben ne olursa olsun bedenime geri dönmek istiyordum. Bulamazsam bedenimi diye de çok endişeliydim. Gerçi bedenimden de nefret ediyordum, zaten ruhum ile bedenim hiç bağdaşamamıştı ki. O sırada annemin yanına gelmiştim, sokuldum usulca, yattım yanına. Şöyle bir eliyle sinek kovalar gibi bir şeyler yaptı ama hissetmedi beni. Biraz sonra ayrıldım yanından, evrende dolaşan yaratıklara, ruhlara çarpa çarpa evime ulaşıp, yatağımda yatan, bir sandalyeden, bir masadan, duvardaki saatten farksız olan bedene girmeye çalıştım. İnişim yumuşakça olmadı tabi ki, bir savaş pilotu gibi indirdim bedenimi yere. Sabah uyandığımda yorgundum, çok yorgun, bütün enerjim emilmiş bitirilmişti sanki. İki gün uyumuşum, annem dönmüş eve, ne oluyor bu çocuğa, diyormuş.

Babam hiç hoşlanmadı benden, doğduğum günden beri, anlamaz mı hiç çocuklar sevilip sevilmediğini, nasıl sevsin ki beni, iki kızdan sonra üçüncü çocuğu erkek olsun diye adaklar adamış. Ben doğunca lokmalar döktürmüş ve bana dedemin adını vermiş, soyu devam etsin diye. . Evimizin duvarında dedemin dedesinden kalma sapı kırılmış bir mızrak, şimdi babamda, sonra bana, sonra da benim çocuklarıma yadigâr. Özellikle kırılmış bir mızrak savaş meydanında gösterilen cesareti, erkekliği simgelermiş. Duvardaki mızrak bana mı yadigâr, tek kelime ile hayatın ironisi bu bize.Kızlarından daha çok kız ruhuna sahip bir erkek çocuk, ince, naif. Ne yapsın adamcağız, onun da hayal kırıklığını anlayabiliyordum.

Onunla son zamanlarda kurduğum tek iletişim yine rüyalarımdaydı. Bir gece o bana gelmişti, yatağıma. Elinde duvardaki kırık mızrak, başucumdaydı, hiç hareket etmedim. Sadece, sapla mızrağı göğsüme, sapla, seni hayal kırıklığına uğrattım baba, dedim. Dinledi beni, sapladı mızrağı göğsüme. Ter içinde uyandım.

Uyku seyahatlerim ara ara devam ediyordu. İstediğim zaman bedenimden uzaklaşabiliyordum. Bazen boşlukta dolaşıyor, benim gibi bedeninden, cinsiyetinden kurtulmak isteyenlerle buluşuyor, boş boş evrende dolaşıyordum. Ama kaybolup gitmek de istemiyordum bu koca boşlukta, yine bedenime, yatağıma geri dönüyordum.

Yıllar geçip gidiyordu, kolay değildi bu kasabada yaşamak benim için.Babamın suçlayıcı, annemin mütemadiyen ne olacak bu çocuğun sonu gibi soran hüzünlü, komşuların meraklı bakışları, kendini bilmezlerin tacizleri. Lise biter bitmez terk edecektim kasabayı, başka çıkış yolum yoktu.Küçük kasabalarda ne kadar saklanırsan saklan, ne kadar gizlersen gizle herkes her şeyi bilir, duyar. Gizli bir iletişim sistemi vardır bu kasabalarda. O küçücük evlerin, bahçelerinin duvarları kocaman kocaman olsa da, sanki o duvarlar şeffaf olur, o küçücük evlerde yaşananlar gözler önüne serilirdi, herkes her şeyi bilirdi. Gitmeliydim. Anneme sarıldım giderken, merak etme anacığım, seni ararım, dedim. Kocaman şehre doğru yola çıktım ki, ağzını açmış beni bekliyordu o devasa şehir, bir lokmada yutabilsin diye. Buluyor benzerler birbirini, biz ötekiler gece yaşayanlar, baykuşlar… Müzik öğretmenim ne kadar uğraşmıştı, bir konservatuvara gideyim diye, ama olmadı işte. Ben de şimdi bir gece kulübündeydim artık, konservatuvar olmasa bile, yine müzikle iç içeydim, mutlu muydum, bilmem?

Karanlık köşeler, izbe mekânlar, alkole sığınmış zayıflar… Ben de onların yanında var olmaya çalışıyordum, para kazanmaya, aç kalmamaya. Kolay mı sanırsınız aç uyumak, kolay mı soğuk bir odada yırtık bir battaniyeye sarınmak. Kolay mı kendini korumak kötülerin dünyasından. Ahh, uykudaki seyahatlerim, bu ortamda, gerçek dünyayla savaştığın, hayal dünyasına dalmaya vaktinin bile olmadığı zamanlarda onlar bile sona ermişti, tam ihtiyacım olduğunda. Hangi biriyle baş edebilirdim ki, hangi birisi ile? Güya büyük şehirde rahat edebilirdim, artık kendimi saklamadan özgürce dolaşabilirdim, ben buyum, cinsel kimliğim bu diye haykırabilirdim rahatça. Ama kimse anlamaz ki seni, polis copu tepende, insanların iğrenir gibi bakışları daha çok acıtır polisin copundan. Yine de yaşanıyor işte, yine de yaşanıyor.

Bir gece programım henüz bitmişti ki, ziyaretçiniz var, dediler. Ahşap merdivenlerden, rutubetli duvarların arasından çıktım temiz havaya. Kim olabilirdi ki, kim? Arkası dönüktü, heybetli omuzları, eli paltosunun cebinde, ayaklarında yine yumurta topuklu, sivri burunlu rugan ayakkabıları. Oradaydı, karşımda. Saklansam mı ki, diye düşündüm, kaçsam, beni bulamasa… Ama gittim yanına, babamdı sonunda, baba, dedim. Döndü, bakışları aynı evdeki gibi öfkeli. Baba, tut kulağımdan, yine götür beni eve, dedim içimden. Götür beni at anamın önüne yine, çocukken yaptığın gibi, kurtar beni buralardan. Elini cebinden çıkarıp, paltosunun içine soktu, kırık saplı mızrağını çıkardı. Ben bu sahneyi görmüştüm sanki daha önce, diye düşündüm. İşini kolaylaştırmak için arkamı döndüm, sapladı baba yadigârı mızrağını, birkaç kere sırtıma. Ruhum o an daha ayrıldı bedenimden yine, ama bu sefer dönmemek üzere…

Sırtımdaki Mızrak” için 1 Yorum Var

  1. jasmine dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Kullandığınız dili ve mızrak temasına kimlik üzerinden yaklaşımınızı çok beğendim. Ne yazık ki bu dönemde dahi böyle düşüncelerin ve kimlik arayışına karşı toplumun sert tutumunun olması üzücü. Siz de en iyi şekilde anlatmışsınız bu durumu. Mızrağı sembol olarak kullanmanız da anlatılmak isteneni güçlendiren bir detay olmuş. Çarpıcı finali de beğendiğim diğer bir nokta oldu. Kaleminize sağlık…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!