Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ağustos Vedası

1. BÖLÜM: SONBAHAR

Adını bile bilmiyorum

Hangi şiirdensin?

Seni bu gece karlı köprüde gördüm

Gerçekten çok güzelsin

Haydi gel, koşalım çayırda çimende

Yürüyelim bu uçsuz bucaksız resimde

Günbatımı bir başka oluyor limon ağacının altında

Tatlı rüyalara dalalım bu güzel yaz akşamüstünde

Gece cümleleri doluyor etrafa

Kırık bir kalp geziniyor ara sokaklarda

Kelimeler birbirine giriyor gölgelik masalarda

Evime gitmek için bir yol arıyorum bu karanlık gece yarısında

Ve sen canım sevdiğim, seni gerçekten çok seviyorum bütün her yerde

 – Eski bir günbatımı öyküsü

* * *

Zannediyorum ki insanları olduğu gibi kabul etmek konusunda çok büyük bir zorluk çekiyoruz. Tanıştığımız kişiler onlar hakkında kafamızda oluşturduğumuz harika kişiliğe uymayınca kendimizi onlardan uzaklaştırıyoruz. Ve aynı zamanda zannediyorum ki, olayları tek pencereden yorumluyoruz sürekli. Bu aslında biraz da kusurlarımızı, ya da daha doğrusu, kusur zannettiğimiz ancak yaratılışımızda hali hazırda bulunan ve bir diğerimize garip gelen özelliklerimizi kendimizin seçemeyişimize karşı gösterdiğimiz saygısızlıktan da kaynaklanıyor olabilir. Aslında insanları kalıplara sokmayı hiç sevmem. F. Scott Fitzgerald, Muhteşem Gatsby (İngilizcede: The Great Gatsby) kitabına şu şekilde başlar: “Henüz genç ve kırılgan olduğum zamanlarda babamın verdiği bir öğüt o zamanlardan beri aklımdan hiç çıkmaz: “Birisini eleştirmeye kalkıştığında,” dedi bana, “şu dünyada herkesin senin sahip bulunduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını hiç aklından çıkarma.”

”Aslına bakarsanız insanları kalıplaştırmayı sevmesem de birbirimizi olduğumuz gibi kabul edersek her şeyin çok daha güzel olacağı kanısındayım. Bu aslında buğulu bir cam gibi. Dışarıda Güneş ışıltısının en güzel haliyle göründüğü bir akşamüstünde eğer odanızın penceresi buğuluysa Güneş ışıltısı pencerenize kadar girer. Ama eğer pencerenizdeki buğuyu silerseniz Güneşin bütün güzelliği içinizi sıcacık yapacaktır. Tabii bu Dünya’nın bir sirk ve bizim de sahnedeki palyaçolar olduğumuzu düşününce her şeyin ne kadar basit olduğunu farkına varabiliyorum. Ancak bildiğim ve hayat görüşüm yapabileceğim bir şey varsa o da hayatın devamlı ve sonu gelmeyecek şekilde olarak üzgün, her şeyi kafaya takıp depresif yaşanacak bir şekilde geçmeyeceği. Bildiğim ve hayat görüşüm, hatta hayat gayem yapabileceğim bir diğer şey ise hepimiz birbirimizi her zaman en güzel duygularımızla sevmeli ve birbirimize sevgimizi her zaman göstermeliyiz.

Ben İstanbul Kadıköy’deki bir antika plak dükkânında çalışıyorum. Fazla müşteri gelmiyor ama kazandığımla geçinebiliyorum. Geçtiğimiz yılın Eylül ayının başındaki ses ile karşılaşmam kesinlikle kaderin bir cilvesiydi. Sıcak bir Ağustos ayından sonra rüzgârlı bir Eylül havası ile karşılaşmak içimi üşütmeye başlamıştı. Öyle ki, ısı yalıtımım bile yoktu. Bir tek bu bahsettiğim ses kendime güvenmemi sağlamıştı diyebilirim bence.

O gün dükkânı yeni açtığımda gözüme ilk çarpan şey Bob Dylan’ın Rolling Thunder Revue turnesinin bootleg’lerinin bulunduğu plağıydı. Tozlanmıştı ve kirini almak için bir bez alıp raftan plağı aldığımda kapı tarafından gelen bir sese bakmam bir oldu.

“Merhaba.” dedi ince ses.

“Merhaba.”

“Elinizde Beatles’ın A Hard Day’s Night albümü var mı acaba?”

“Hemen bakıyorum, bir dakika.” Dedim ve tozunu aldığım Bootleg plağını kasanın üzerine koyduktan sonra Beatles plaklarını koyduğum köşeye baktım.

O sırada duyduğum ses beni heyecanlandırmıştı.

“Aa, Bob Dylan’ın 1975’deki turnesinin plağı değil mi bu?”

“Evet ama Bootleg plağı” dedim gülerek.

“Bootleg tam olarak ne demek?”

“Şarkıcıdan izinsiz kaydı alınıp ticari olarak kullanılan parçalar yani.”

“Ama bu Bob Dylan’ın orijinal bir plağı.”

“Evet.” Dedim yine gülerek.

Kısa bir sessizlik sonrası ses bana, “Kendisinin şarkısını izinsiz yayınlayan kişilerin aldığı kendi konser kayıtlarını nasıl kullanmış ki?”

“Telif haklarını almıştır. Ne de olsa ses onun sesi. Herkes tanır Bob Dylan’ı.”

Gülümsedik birbirimize. Daha sonra A Hard Day’s Night albümünü uzattım ona.

“Buyurun.”

“Çok teşekkür ederim. Ne kadardı ücreti?”

Söyledim. Daha sonra kendisine müziğe ilgisi varmış gibi göründüğünü söyledim.

“60-70’li yılların rock müziğini çok seviyorsun galiba.”

“Bayılırım. En sevdiğim müzik grubu da Beatles’dır zaten.”

Gözlerimi fal taşı gibi açarak ve yüzümdeki şaşırmış gülümsemeyle, “Benim de! En sevdiğim Beatles üyesi Paul McCartney’dir hatta. Küçüklüğümden beri hayranım kendisine. Hatta bu albümdeki And I Love Her şarkısını da o söylüyor ve en sevdiğim şarkılardan bir tanesi.”

“Benim de en sevdiğim üyesi Paul McCartney. Senin de müziğe çok ilgin var sanırım” Dedi ses gülümseyerek.

“Müzik benim hayatımdır.”

Tekrar gülümsedik birbirimize.

“Benim de. ” dedi ses gülümseyerek. Kısa bir sessizlikten sonra ekledi: Bu arada bence Paul McCartney olmasaydı Beatles’ın diğer 1960 ve 70’li yıllardaki rock gruplarından bir farkı kalmazdı. Bu kadar güzel eserler veremezlerdi.”

“Kesinlikle! Diğer üç üyesini de gerçekten çok severim ama Paul McCartney bana hep çok içten gelmiştir.”

“Ben John Lennon’ı sevmem. Çok itici gelir bana.”

“Aslında Lennon’u ben de sevmem. Ringo da itici gelir bana. George Harrison iyidir ama mesela. Ballad of Sir Frankie Crisp şarkısı muazzamdır. Ama yine de Beatles’ın dört üyesinin de yeri ayrıdır bende. Birisi eksik olsa hemen eksikliği hissediliyor çünkü.”

“Kesinlikle.”

“Bu arada Ballad of Sir Frankie Crisp şarksını duymuş muydun?”

“Evet, çok severim.”

Gözlerimize birkaç saniyeliğine hiç konuşmadan baktık, daha sonra birbirimize gülümsedik.

“Bu arada, neden dijital ortamlardan, örneğin Spotify’dan falan müzik dinlemek varken gelip plak alıyorsun? Çok fazla kişi yapmıyor bunu, onun için soruyorum.”

“Plağın ayrı bir tarzı oluyor bence. Peki sen neden plakçı dükkânında çalışıyorsun?”

“Aslında asıl işim bir yayınevinde editörlük. Bu işi ise hobi olarak yapıyorum çünkü müziği gerçekten çok seviyorum.”

“Ne güzel” dedi ses. “Hangi yayınevinde çalışıyorsun?”

Söyledim. Ve onun ne iş yaptığını sordum.

“Ben tiyatrocuyum. Eğitimini almadım ama bazı geceler sahne almak hoşuma gidiyor ve geçimimi de bundan sağlıyorum. Her ne kadar karın tokluğuna çalışsam da çok seviyorum işimi.”

“Ben de aslında karın tokluğuna çalışıyorum.” Dedim gülerek. “Senin tiyatro sahnen nerede? Müsait olduğumda izlemeye gelirim.”

Söyledi.

Kısa bir sessizlik sonrası birbirimize yine gülümsedik ve ses bana, “Tamamdır öyleyse. Görüşürüz bestekâr.” dedi.

“Görüşmek üzere.”

Aradan birkaç hafta geçti ve ne ben onun tiyatrosuna gitmiştim, ne de o benim yayınevime gelmişti. Ben onu unutmuştum bile. Hakkında beni her düşündüğümde gülümseten detay ise İstanbul gibi büyük bir yerde küçüklüğümden beri ilgi alanlarımın benzediği hiçbir kimseyi bulamadıktan sonra alelade bir Eylül sabahı müzik zevkimin uyumlu olduğu birisiyle karşılaşmış olmamdı. Ancak bu benim için anlık bir sevinçti, her diğer sevinç gibi.

O geçen süreden sonra Kasım ayının sonlarına doğru kendisini Kadıköy Rıhtım’ın soğuk akşamüstü vaktinde oldukça rüzgârlı olan otobüs durağında gördüm. Gidip selam vermeyi düşündüm ancak birkaç tane arkadaşıyla beraber oldukça eğleniyor görünüyordu. Öyle ki, kahkahaları ben otobüse girip arka koltuklarından birine oturduktan sonra oldukça uzakta olmalarına rağmen duyulabiliyordu. Keyifli görünüyordu. Gidip de rahatlarını bozmak istemedim. Ne zaman böyle topluluk halinde takılıp eğlenen insanlar görsem yanlarına gitmeye çekinirim, benden tiksinebilirler ve nefret edebilirler çünkü. Beni sevmelerini falan istemiyorum ama sevseler güzel olabilirdi.

O sırada otobüs yola çıkmıştı. Ben Üsküdar’daki evime gidiyordum. Bir ara başımı cama dayadım ve gözlerimi kapadım. Üsküdar durağına gelene kadar tatlı rüyalara daldım.

2. BÖLÜM: KIŞ

* * *

Eğer kuzeye, rüzgârın sertçe estiği memlekete doğru giderseniz

 lütfen beni orada yaşayan birisi olarak hatırlayın.

O kuzey kızı kendisini sıcak tutacak bir ceket giymiş mi, lütfen bakın

Çünkü o bir zamanlar benim gerçek aşkımdı

 

– Bob Dylan, Girl from the North Country

* * *

“Ah, ne kadar harika olurdu bütün bu kışı seninle geçirebilseydim” dedim Leyla’yı kış tatili için memleketine uğurlarken.

Gülümsedi. “Sen beni merak etme.” dedi. “Kabanımı üzerimden hiç çıkarmam. Bana aldığın kazağı da giyerim. Şapkam ve atkım da takılı olur. Kendimi hep sıcak tutacağım ve sana şöminemin yanındaki sallanan sandalyemde otururken, kurabiyelerimi yerken mektuplar yazacağım aşkım. Seni çok seviyorum.”

“Ben de bütün benliğimle seni çok seviyorum bir tanem. Hoşça kal.”

“Sen de hoşça kal.” dedi gülümseyerek. Daha sonrasında rüzgârın sertçe estiği o kuzey memleketine gitti.

Arkamı döndüğümde kışın soğukluğu vücuduma çarptı. Bütün bir sonbahar ve bu Aralık ayının yarısına kadar içimi ısıtmış olan bu galaksiler güzelinin gülümsemesi arkamda kalınca onun sıcaklığı benden uzaklaşmaya çoktan başlamıştı. Birdenbire birlikte yaşadığımız güzel hatıralar gözümde canlandı. Önceki sene kış mevsiminde birlikte Çamlıca Tepesine çıktığımız gece ne kadar da güzeldi öyle… Kar yağması hoşuma gidiyor. Zaten yılın en sevdiğim dönemi bu Sonbahar ve Kış mevsimleridir. Bu ikisini bir bütün olarak ele alıyorum ben. Sanki birbirlerini tamamlıyorlarmış gibi geliyor bana. İki ciltlik bir kitap gibi. İlk cilt olan Sonbahar kararlı duyguların mevsimi. Kendinizi tanıdığınız ve Yaz’ın o şaşalı duygularıyla tatlı günbatımlarının yerini yağmurlu gecelere bıraktığı bir hatıra. İkinci cilt ise duygularınıza yenik düştüğünüz Kış mevsimi. Tıpkı yürüdüğünüz ama nereye gittiğini bilmediğiniz bir yol gibi.

Evime gitmek için otobüse binmeden önce karşılaştığım kafe dükkânı çok sıcak görünmüştü gözüme. Hali hazırda dışarısı rüzgârlı ve karlıydı. Atkım çok sıcak tutmuyordu. Ben de içeriye girdim, boş bir masa bulup oturduktan sonra sütlü bir Türk kahvesi istedim. Gelmesini beklerken öylece etrafıma bakındım. Bu sırada kabanımı üzerimden çıkarmamıştım çünkü kapı aralıktı ve içeriye hâlâ rüzgâr ve karlar giriyordu. Ayağa kalkıp kapıyı kapatmayı düşündüm ancak eğer bunu yaparsam kafe sahibi tarafından kötü karşılanacağını düşündüm ve bu yüzden kapatmadım. Her kimse onu tanımıyordum bile. Yüzümün kapıya dönük olması yüzünden sandalyemi masanın öteki tarafına koydum. Bu defa da montum ince olduğu için sırtımı ve belimi üşütüyordu rüzgâr. Böyle zamanlarda hep kasılır, ne diyeceğimi ve ne yapacağımı bilemezdim. Gidip yine sandalyemi masanın öteki tarafına koysam hem bu işi iki defa yaptığım için yorulacak, hem yine yüzüm üşüyecek ve belki de “Deli mi bu adam, sandalyesini durmadan bir oraya bir buraya koyuyor” diyeceklerdi bana. Kafenin arka kısımlarına ilk başta ilerlememem yüzünden orada insanların olup olmadığını bilmiyordum ancak o an emindim ki orası buradakinden daha sıcaktır. Ayağa kalkıp o tarafa doğru gitmeyi düşündüm ancak bunu düşündükten hemen sonra üç şey zaten gerilmiş olan beni çaresiz kaldığım konusunda emin olmamı sağlamıştı: Eğer o tarafa gittiğimde insanlar varsa muhtemelen beni göreceklerdi ve ben de onları rahatsız etmek istemediğim için oradan arkaya doğru dönersem benim arkamdan, “Kim bu sapık? Neden bize böyle baktı ve geldiği yere geri gitti?” diyeceklerdi. Diğer ihtimal, eğer bu olursa bana kahveyi hazırlayan kişi tarafından da beni sıcak tutan bu yerden kovulacaktım. Diğer ihtimal ise eğer o tarafa gidip orada hiç kimsenin olmadığını görürsem oradaki boş bulduğum bir yere oturacaktım ve yine kim olduğunu bilmediğim kafe sahibi, belki bana kahve hazırlayan kişi bana aşağılar gözlerle bakıp, “Kafayı sıyırmış herhalde” diyeceklerdi. Kapana kısılmış durumdaydım ve bütün insanlara en ufak şey söylemekten, eğer söylersem yanlış anlaşılmaktan ve hayatımın mahvolmasından korkuyordum. Ya beni deli zannederlerse ve akıl hastanesine yatırırlarsa, ya orada parçalanarak ölürsem? Ya da ölmezsem ancak gerçekten delirirsem? Ah, eğer bu olursa bana güvenen kişilere söylediğim “Ben tutarlı bir insanım.” cümlem yalnızca koca bir yalandan ibaret olurdu! Peki ya orada insanlar varsa ve beni sapık olarak görürlerse? “OLAMAZ! BU KOCAMAN KAFESİN İÇERİSİNDE KİLİTLİ KALDIM, NEREYE GİDECEĞİMİ BİLMİYORUM!” Diye düşünmeye başladığım sırada dışarıdaki sertçe esen rüzgârın kapıyı sonuna kadar açması ve kapının tam karşısında duran benim sırtıma bu rüzgârın çarpması beni gerçekten çileden çıkarmıştı. Kafamdaki karmakarışık duyguların, insanların samimiyetsiz olduğunu düşünmemin ve hepsinden çok da üşümemin sebebiyle çok sinirli bir halde ayağa kalkıp kapıyı kapatmaya çalıştım. Hemen kasiyer seslendi.

“O kapı kapanmıyor. Çok denedik.”

“Ne denediniz? Söylesene, ne denediniz? Burada donarak ölecektim be!”

Kasiyer gözlerini bir canavarla karşılaşmış birinin korkusuyla kaplarken ağzından şu laflar çıktı: “Ne bağırıyorsun be? Efendi ol biraz. Sadece sen değil hepimiz üşüdük kapı açılınca. Bencil herif! Al, kahven hazır. Al da defol git! Bir daha da gelme buraya!”

Düşüncelerim birer birer gerçekleşmişti. Kahvemi alıp kendimi Kadıköy’ün soğuk sokaklarına attım. Bineceğim otobüs çoktan gitmişti. Üsküdar minibüslerinden birisine bindim ancak kahvem hâlâ bitmemişti. Minibüs tıklım tıklım doluydu. Allahtan kahvemi üstü kapalı bir bardağa koymuşlardı da kimsenin üzerine dökülmemişti diye düşünürken bir çocuğun ağlama sesini duydum ve herkes bana baktı. Meğer kahvenin birkaç damlası çocuğun üzerine dökülmüştü.

“Terbiyesiz herif! Minibüse Kahveyle mi binilir, içen var içemeyen var! Ver parasını hepimize de hepimiz içelim, gören gözün hakkı var!” dedi yaşlı bir adam.

“Çocuğun üzerine döktün dengesiz herif seni! Defol git şuradan!” dedi benim yaşlarımdaki takım elbiseli bir adam.

“Ya benim üzerime gelseydi? Hamileyim ben be!” dedi karnı şişmiş bir kadın.

“Oldukça uzun boylu ve minibüse sığmak için kafasını eğen kilolu bir adam daha sonra beni minibüsün durduğu bir an aşağıya fırlattı. Sonra herkes onu alkışladı ve övgü dolu sözler söyledi. Minibüs ilerlerken bir kadın sesinin, “Çocuğun içtiği su dökülmüş ya.” Dediğini duydum. Ancak bu sırada minibüs ilerlemeye devam ediyordu ve minibüsten atıldığım sırada da üzerime kahvenin geri kalanı dökülmüştü. İşin iyi yönünden bakacak olursam, oldukça sert bir yağmur yağıyordu ve kahvenin sıcaklığını üzerime düşen yağmur damlaları azaltmıştı.

En azından mahalleme kadar gelmiştim. Evime doğru giderken yağmurda ıslanıyordum. Her şey üst üste gelmişti.

Tam o sırada gördüğüm gitar çalan ve bir sokak müzisyeninden fazlasına benzeyen büyüleyici bir kadın vardı. Yanından geçerken bana seslendi.

“Hey! Islak Adam! Kaybolmuşa benziyorsun. Her şey yolunda mı?

“Bugün nişanlımı memleketine uğurladım, dönerken kahve aldığım kafeden kovuldum ve minibüse bindiğimde çocuğun tekine kahve döktüğüm söylendi ve minibüsten atıldıktan sonra kahvenin geri kalanı üzerime döküldü. Şimdi yağmurda ıslana ıslana evime doğru yürüyorum.

“Bir sanatçıya benziyorsun.” dedi meraklı gözlerle ve kafasını yana doğru eğerek.

“Plak dükkânım var ve ara sıra gitar çalıyorum.”

“Hmm, anladım. Pekâlâ, ben de uzak diyarlardan geliyorum ve kraliyete ihanetle suçlandım. Diyarımızda Kral görevini üstlenen babam tarafından bu gezegene yollandım ve çok arkadaşım yok. Sen de bana çok samimi göründün, yağmurda başıboş gezen insanlar hep çok ilgimi çekmiştir.”

“Sizin gezegende yağmur yağıyor mu?”

“Her hafta sonu.” dedi başını yukarı ve aşağıya doğru sallayarak.

Gülümsedikten sonra beline kadar uzanan kızıl saçları olan ve iki kolunun arasında gitar tutan bu kadının yanına oturdum.

“Seni neden Dünya’ya yolladılar?”

“Bir tane Zümrüdüanka Kuşuyla konuştuğum için. Kuş, babamın yaptığı adaletsizlikleri, kötülükleri söylüyordu sürekli ve bu yüzden babamın emriyle onu karanlık bir kafese koydular. Bir gün babamla kavga ettiğimde kafese kuşu görmeye gittim ancak geldiğimde kuş orada yoktu. Kafese gelen muhafızlar beni gördü ve babama haber verdi. Babam da kuşu benim özgür bıraktığımı zannetti ve galaksiler ötesinden buraya yolladı. Peki sen neden bu gezegendesin?”

“Aslında ben burada doğdum. Gidecek başka yerim yok. Uzaya çok ilgim var aslında ancak Dünya’dan başka gezegene gitmem pek mümkün değil, eğer bir düş görmüyorsam.”

Gülümsedi. “Desene ikimiz de bu gezegende kapana kısıldık.”

“Aynen öyle.” dedim kafamı yukarı ve aşağıya doğru sallayarak ve ben de ona gülümsedim.

Biraz zaman geçti ve “Artık eve gitmem lazım. Tanıştığımıza çok memnun oldum.” dedim ve el sıkıştık.

“Ben de öyle sevgili hayalperest.” dedi kaşlarını yukarı kaldırıp başını sağ aşağıya doğru eğip büyük fötr şapkasını sağ elinin baş ve işaret parmağıyla aşağıya doğru eğerek ve daha sonra başını kaldırınca kafasını sol omzuna doğru yan şekilde eğerek çok tatlı bir şekilde gülümsedi.

Zannediyorum ki hepimizin hayatında bir Anka Kuşu, Kral görevini üstlenen bir baba ve her hafta sonu yağmur yağan bir gezegen var.

3. BÖLÜM: İLKBAHAR

* * *

Yardım edin! Birinin yardımına ihtiyacım var

Herhangi birinin yardımına değil

Kim olduğunu biliyorsun

Yardım edin!

 – The Beatles, Help

* * *

Harika bir Nisan gecesiydi. Her şey kelimenin tam anlamıyla “mükemmeldi.” Bir şey hariç.

“Nerede bu anahtarlar?”

Evin anahtarlarını bulmaya çalışırken ağzımdan bu sözcükler çıkmıştı. Çantamı karıştırıyordum ancak bir türlü bulamıyordum. Anahtarlardan ümidi kestikten sonra kapıyı ne kadar aralamaya çalışsam da açılmadı. Yanımdaki telefonla nişanlım Leyla’yı aradım.

“Aşkım merhaba. Akşama çikolata ve sütlü kahve için benim evime geleceğini söylemiştin ya, acaba anahtarları senin evine geldiğimde orada bıraktım? Yanımda bulamıyorum da.”

“Bilmiyorum. Bakayım bir dakika.”

Bir süre geçti ve Leyla seslendi.

“Evet tam da burada. Kitaplığıma koymuşsun, en sevdiğin kitap olan Küçük Prens’in tam yanına.”

Kısık sesli ve bence sevimli olan bir kahkahadan sonra “Tamamdır, bulduğuna sevindim ama kapının önünde kaldım ben. Senden rica etsem çabucak gelebilir misin?”

“Tamam geliyorum.”

“Tamamdır canım, dikkat et kendine.”

Leyla’nın telefonu kapandı.

O sırada aklıma Leyla’nın gelmesini beklemek için yan komşum Sevcan teyze’den evlerinde kalmak için izin istemek geldi. Hemen kapılarını tıkladım, biraz utangaçtım. Kapıyı Sevcan teyze hemen açtı.

“Sevcan teyzeciğim iyi akşamlar.” dedim utangaç bir gülümsemeyle. Ben benim evin anahtarlarını Leyla’larda bırakmışım da birazdan da gelecek kendisi. Affınıza sığınarak, rica etsem o gelene kadar sizde kalabilir miyim?”

Gülümseyerek ve içten gelen bir sevinçle, “Tabii kalabilirsin oğlum!” dedi. “Gel içeri.

Böylece Sevcan teyzenin o buruk hatıralarının bulunduğu evine girdim. Buraya ne zaman girsem içimi bir hüzün kaplar. Her mahallede olur ya böyle sevecen, tatlı bir yaşlı teyze, bizim mahallemizdeki de işte Sevcan teyzeydi. Kendisi aslında çok üzgün birisiydi. Yüzündeki gülümseme aslında hayatta kaybettiği onca şeyin acısını gizlemek içindi. Eskiden bir yerde okumuştum, “Birisi ne kadar çok gülerse,” diyordu, “o kadar çok gizlediği acısı vardır.”

Küçük salonuna girdim ve koltuklardan birisine oturdum. O an kitaplığı gözüme ilişti ve ilgimi çektiğini fark ettim ama çok bakmadım. Daha sonra Sevcan teyze çayları getirdi ve havadan sudan konuşmaya başladık. Muhabbet biraz ilerledi ve çaylarımızın sonuna geldik.

“Ya işte * – Bu kesinlikle bir bilinmezlik değildir. Bilakis, kendimizi ifade etmemiz için adımızdan fazlasına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum- oğlum, görüyorsun, böyle bitti işte benim hikâyem de. Rahmetli kocam vefat ettiğinden beri öğrendiğim bir şey varsa, o da biz insanların çok bencil olduğu. Doğamızda mı var bu bilmiyorum ama bir şey bize güzel gelmiyorsa onu kabullenmesini bilmiyoruz. Sevdiğimiz insanlara sevgimizi onlar öldükten sonra gösteriyoruz. Bak mesela şurada kocaman kitaplık yaptırmıştı resim çekilir de raflarına yerleştiririz diye ama ne bir resmimiz var ne de güzel bir hatıramız. Hayatı zindan ettik biz birbirimize. – bunu dedikten sonra boğazı düğümlendi, gözünden birkaç damla yaş geldi ve ağlamaya başladı – Aslında o hiçbir şey yapmadı, ben tek başıma ona hayatı zindan ettim. Her şeyine karıştım. Yok şunu böyle yapma, yemeğini öyle yeme, kıyafetlerini şöyle değiştir, bu çorabını böyle giy, şunu öyle söyleme, buna bunu deme diye diye her yaptığı şeyde bir kusur buldum. Rahmetli anlayışlıydı. “Aman canım karıcığım, boş ver sen bunları da gel bir çay koy, keyfimize bakalım.” derdi gülümseyerek ama ben yine bunu demesinde bile bir kusur arardım. Şimdi diyorum da, keşke ona bir kereliğine olsun “Seni seviyorum.” diyebilseymişim içimden gelerek. Sevgimizi insanlara geç gösteriyoruz oğlum, çok geç!”

Daha sonra ona sarıldım ve motive edici birkaç nafile cümle söyledim. Elden ne gelir ki? Ölüm, bu koca yıldızlar, galaksiler, harika süpernovalar ve aklımızın alamayacağı derecede harika bir şekilde tasarlanmış rüyalarımız arasındaki tek doğru şeydi. Böylece o evden, o hüzün kitaplığından çıktığımda hayatımda hiç koşmadığım kadar hızlı koştum, koştum ve koştum. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Hangi yolu izlersem evden daha çok uzaklaşırım bilmiyordum. Yolda giderken ayağımın yola atılan bir taşa takılması, benim düşmem ve burnumun ve ağzımın kanaması ile yağmurun ilk damlalarının üzerime düşmesi aynı anda oldu. Hiç kimse yağmur altında duygularını bastıramaz. Bu yüzden ağlaya ağlaya koştum. “Ben kimim ve burada ne yapıyorum?” gibi sorular sormaya başladım beynimde kendi kendime. Ben ölümden kaçıyordum. Korkuyordum. İnsanlardan, koca koca binalardan, deprem olmasından, anlaşılmazlıktan, yanlış anlaşılmaktan, görünmezlikten, zaman ayrımından ve en çok da sevdiklerimi kaybetmekten. Hayat demek ki sadece sevdiklerinizden ibaretti. “Tamam.” dedim kendi kendime. “Bundan böyle hiç kimseye kötü davranmayacağım.” Bunu dememle afallamam ve ağlamamı daha sert bir şekilde devam ettirmem bir oldu. “Bu güne kadar nasıl bir soğukkanlılıkla insanlara kötü davranmışım da bu cümleyi rahatlıkla söyleyebiliyorum? Ben insanlığın, varlığın ve yokluğun, her şeyin yüz karasıyım!”

Koşmaya devam ettim ve yorulduğumda Üsküdar Kuzguncuk’taki kapalı bir kafenin kapısının önünde duran sedyelerden bir tanesine oturdum. Karşıma çıkan ejderha ve şövalye beni korkutabileceğini düşündü. Sonra onlarla dövüştüm. Yenen kişi de bendim ayrıca. Yağmur altında ne çok hayallere dalıyor insan…

4. BÖLÜM: YAZ

* * *

Sıkıcı odamda oturuyorum

Yine başka bir Pazar öğleden sonrası

Vaktimi hiçbir şey yapmadan harcıyorum

Etrafta aylak aylak dolaşıyorum ve seni bekliyorum

Ama hiçbir şey olmuyor ve ben hayal kurmaya devam ediyorum

 

– Fools Garden, Lemon Tree

* * *

Ah, sevgili okuyucu! Maalesef ki benim bir şeyleri anlatmam ile senin anlaman her zaman paralel olmuyor. Kelimeler ne kadar acımasız da olsa onları kullanmadan da içini dökemiyorsun. Ben de bu bölümlük kelimelere olabildiğince ara vermek istiyorum. Bu bölüm anlatımdan çok diyaloğa yer vereceğim. Hep bir sinema filmi senaryosu veya yazmak ve film yönetmek veya bir tiyatro oyunu yazmak istemiştim zaten, hem denemiş olurum bu şekilde. Kendime Bestekâr Hayalperest diyeceğim.

KAVURUCU SICAĞA VE SERT RÜZGÂRA SAHİP BİR AĞUSTOS SONU GECESİ, BESTEKÂR HAYALPEREST’İN NİŞANLISININ EVİ

Bestekâr Hayalperest ve nişanlısı, nişanlısının odasına çıkar.

BESTEKÂR HAYALPEREST: Hayatım! Canımın içi! Aşkım! Seni çok seviyorum. Umarım yarın düğünümüzden sonra sen ve ben yeni bir kapı açarız Dünyaya.

NİŞANLISI: Umarım bir tanem.

BESTEKÂR HAYALPEREST: Neyin var canım? Sıkılmış gibisin.

NİŞANLISI: Bir şeyim yok balım, çok harikayım.

BESTEKÂR: Hayır değilsin. Gel anlat bana ne oldu.

NİŞANLI: Hiçbir şey, hiçbir şey. Sadece biraz heyecanlıyım.

HAYALPEREST: Bir bardak su getireyim. Belki seni daha iyi yapar.

Bestekâr Hayalperest, mutfağa doğru ilerlerken Nişanlısı onu durdurur.

NİŞANLI: Gitme.

Hayalperest arkasını döner ve nişanlısının karşısında diz çöker.

BESTEKÂR HAYALPEREST (gülümseyerek ve nişanlısının ellerini tutarak): Söyle canım.

NİŞANLISI: Ben seninle evlenmek istemiyorum.

Bestekâr bir süre boyunca nişanlıya bakar ve daha sonra konuşmaya başlar

BESTEKÂR HAYALPEREST: Neden?

NİŞANLI: Öyle işte.

Nişanlı ayağa kalkar ve odada Bestekâr’a bakmadan pencereden bakmaya başlar ve o sırada Bestekâr nişanlısına bakmaktadır.

BESTEKÂR HAYALPEREST: Neden?

NİŞANLI: Öyle işte dedim ya.

HAYALPEREST: Birtanem, kafan şuanda heyecandan biraz karışmış olabilir ve bu yüzden yanlış kararlar veriyor olabilirsin. Sana su getireyim bekle.

NİŞANLI (arkasını döner): Gitme.

HAYALPEREST (gülümseyerek): Ne diyeceksin balım?

NİŞANLI: Senden nefret ediyorum.

BESTEKÂR: Bazen ben de kendimden.

NİŞANLI: Al işte, saçma sapan konuşuyorsun. Bana ne senden?

BESTEKÂR: Ne istiyorsun?

NİŞANLI: Bu kış memleketime gittiğimde orada eski sevgilimle karşılaştım. Onu istiyorum. O da beni seviyor, biliyorum. Senin hakkında fikirlerim değişti. Kendimi keşfettim artık. Eskisi gibi dengesiz birisi değilim. Bak işte, eskiden dengesiz olduğumu biliyorum ve bunu sana söyleyebilecek gücü kendimde hissediyorum. Ben o eski sevgilimle sen yokken nişanlandım hem. Onunla hayatım çok daha güzel olacak, inan bana.

BESTEKÂR: İyi, tamam.

Bestekâr yüzüğünü yere atar ve dışarıya çıkmak için kapıya kadar gider.

NİŞANLI: Gitme.

BESTEKÂR: Daha ne diyeceksin?

NİŞANLI: Ya da git tamam, ne yaparsan yap. Seni sevmiyorum.

Bestekâr Hayalperest nişanlının evden gider.

O sırada kavurucu Ağustos sıcağı ile yaklaşan Eylül’ün getirdiği yorgunluk, sert rüzgâr ile birlikte üzerime yavaş yavaş geliyordu. Evime doğru yürümeye başladım. Üzgündüm ama ağlayamadım. Yaşça daha küçük olduğum zamanlarda da ağlayamazdım zaten, hep bir kenara çekilir ve hayallere dalardım üzgün olduğumda.

Ben tam evime doğru yürürken karşıma bir ara sokağın ortasında, Üsküdar’ın meşhur sarı gece lambalarının altından birinde 11 farklı kişi çıktı. Bunlar Peter Pan, Tinker Bell, Willy Wonka, Buzz Lightyear, Kovboy Woody, F. Scott Fitzgerald, Bob Dylan, Paul McCartney, Up Animasyonundan Bay Frederiksen, Gravity Falls’tan Dipper ve Mabel idi.

“Hey, altın şapkalı dostum! O yol kapalı. Aslında bu ara sokak hariç bütün yollar kapalı. Kaybolmamak için yanımıza gel.” Dedi Scott Fitzgerald.

“Gecenin bu saatinde ne yapıyorsun sen bakalım burada?” dedi Bay Frederiksen.

“Bence biraz hava almaya çıkmıştır, öyle değil mi Old Sport?” dedi Fitzgerald.

“Hayır hayır, kesinlikle çikolata almaya geldi. Wonka’nın harika çikolatalarından bir parça yemez misin evlat?” dedi Willy Wonka.

Peter Pan ve Dipper bir ağızdan, “Harika bir macera arıyordur!” dediler.

Bob Dylan, “Ya da sıkıcı bir maceradan dönüyordur.” dedi.

Paul McCartney, “Bence tek ihtiyacı biraz dertleşmek” dedi.

Woody, “Hayır hayır, tek ihtiyacı biraz yenilik.” Dedi.

Buzz Lightyear, “Kesinlikle!” dedi coşkulu bir şekilde. “Uzaya çıkması lazım!”

Tinker Bell hepimize uçabilmeyi sağlayan gücü verdi ve ayaklarımız yerden kesildi.

Mabel, “Harika!” diye haykırdı.

Ben de neden burada olduğumdan bahsettim onlara. Daha sonra Peter Pan uçmayı önerdi ve Buzz Lightyear bize galaksileri gösterdi. Milyarlarca ışık yılı ötelere gittik hepimiz ve döndüğümüzde gerçekten çok yorgunduk. Bob Dylan Kaybolanlar durağında Sweet Marie ile konuştu, Paul ve Scott Fitzgerald Tatlı Rüyalar Gezegenine özel yapılmış meyve suyundan içtiler, Buzz ve Woody galaksi başkanına hava attılar, Bay Frederiksen Uyku gezegeninde Elle ile birlikte vakit geçirdi, Dipper ve Mabel Wonka’nın harika çikolatalarından yediler ve Tinker Bell ile Peter Pan ise Varolmayan Ülke’ye doğru yolculuğa çıktılar ve Yaz’ın sonu böylece geldi.

5. BÖLÜM: EYLÜL

* * *

Çünkü seni hâlâ çok seviyorum

Seni dans ederken görmek istiyorum

Çünkü seni hâlâ çok seviyorum

Bu hasat edilmiş Ay uydusunda

– Harvest Moon, Neil Young

* * *

Bana öyle geliyor ki, mevsimlerin hayatımızdaki yeri çok büyük. Hayat Sonbaharda başlar. En solgun görünen fotoğrafların netleşmeye başladığı ve hayatımıza yeni sorumluluklar ve inançlar kattığımız bu mevsim hepimiz için yeni bir başlangıçtır. Daha sonra Aralık ayının sert rüzgârlarıyla kışın gelişini izleriz. Ocak’ta kar yağar ve ne zaman dineceği hiç belli olmaz. O sırada zaman kavramı hepimiz için kesinlikle farklı akar. Kar tatili için paltolarıyla dışarıya çıkmış çocuklar ile evi kar fırtınası yüzünden yıkılmış adam yan yana aynı sokaktadır ve karların beyaz renginin atkımıza yapışması ve sert yağan karların yüzümüzü kapatmasıyla birbirimizi çıkaramayız. O an ne ismimiz, ne kim olduğumuz, ne nereye gittiğimiz ne de nereden geldiğimiz önemlidir. O an tek önemli olan şey üşümemektir. Daha sonra cıvıl cıvıl papatya bahçeleriyle baharın gelişini izleriz. Nisan ayının harika gecelerinden birinde sevdiğinizle birlikte gelecek hakkında hayaller kurarsınız. Hava ne çok sıcaktır ne de çok rüzgârlı. Yaz, hepimiz için dönüm noktasıdır. Bütün yaz yaşarız ve Ağustos’ta ölürüz. Eylül gelince yeniden doğarız küllerimizden.

O sırada otobüste kafamı cama yaslamış şekilde uyurken bu hatıralarım canlanmıştı işte gözümde. Uyandığımda evime bir durak kalmıştı. Kendi kendime hayatın ne kadar da çabuk geçtiğini, her şeye çok fazla gereksiz anlam yüklediğimizi ve hepimizin bir gün öleceğini fark ettim. İnsanlardan koşa koşa uzaklaşmak istedim o an. O hüzünlü ağustos vedası sonrası hiç kimse samimi gelmemeye başlamıştı bana. Böylelikle evime o gece de üzgün gideceğimi düşünmüştüm.

Tam da o sırada küçük bir çocuğun annesiyle birlikte okuduğu masal kitabı ve o sırada konuştukları şeyleri işitmem kaderin kesinlikle harika bir cilvesiydi.

“Zümrüdüanka Kuşu her zaman iyiliği, güzelliği tembihler oğlum.” dedi anne.

“Ama anneciğim, Dünya’da kötü şeyler de var. Mesela geçen gün okulda oyuncak arabamı kaybettim. Kim bilir kendisini bensiz ne kadar üzgün hissediyordur…” dedi küçük çocuk.

Annesi çok tatlı bir şekilde gülümsedi. “Bir tanem” dedi, “Bu kaybettiğin kaçıncı oyuncak?”

Çocuk düşünceli bir şekilde saymaya başladı. “İki, dört, beş…” dedi ve biraz duraksadıktan sonra utangaç bir şekilde annesine gülümsedikten sonra utangaç sesiyle, “Bilmiyorum anneciğim.” dedi.

“Eskiden kaybettiğin oyuncakların ne türde oyuncaklar olduklarını bile hatırlamıyorsun, değil mi hayatım?” dedi annesi gülümseyerek.

“Evet.” dedi çocuk sırıtarak.

“Bundan sonra senden oyuncaklarınla oynarken daha dikkatli olmanı istiyorum hayatım.” dedi annesi. “Bundan sonra onları kaybetmemek için elinden geleni yap. Eğer kaybolurlarsa o senin sorumluluğunun dışında olduğu için seni ilgilendirmez. Ama eğer oyuncağını bile isteğe kaybedersen ona bir özür borçlusun demektir. Eğer özür dilemezsen kendisini kötü hissedebilir çünkü. Ama eğer ki özür dilemek için onu aramaya çıktığında onu bulamazsan, o zaman da fazla umursama. Akışına bırak yani. Çünkü elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra onu bulamadıysan yine senin sorumluluğunda olmaz bu. Oyuncaklar kaybolur ve bir başka oyuncak gelir, o oyuncakla daha güzel anlaşırsın. Giden veya kaybolan ve geri gelmeyecek şeylerin arkasından umutsuzca beklemek seni çok üzer. Bir yerden sonra boş vermeli ve önüne bakmalısın bir tanem.”

Anne ve çocuk birbirlerine gülümsediler. Daha sonra çocuk sorular sormaya devam etti.

“Anneciğim peki Zümrüdüanka Kuşu? Okuduğun masalda ona hikâyenin sonunda ne oluyor?”

Annesi, “İnsanları sevip onlara hep iyi davrandığı ve hayata hep olumlu pencereden baktığı için sonsuza kadar mutlu oluyor.” dedi.

“Seni çok seviyorum anneciğim.”

“Ben de seni çok seviyorum bal kabağım.”

“Anneciğim,” dedi çocuk tatlı sesiyle. “Bir sorum daha var. Dedin ya hani, ‘geri gelmeyecek şeylerin arkasından umutsuzca beklemek seni çok üzer’ diye, bir şeyin geri gelmeyeceğini nasıl bilebiliriz ki? Her an karşımıza çıkabilir, değil mi?”

Anne düşünceli gözlerle önce çocuğuna, daha sonra hayata baktı.

Bu harika konuşmayı duyduktan sonra, “Demek ki hayat bu kadar basitmiş.” diye düşündüm kendi kendime. Olumlu pencere… Bunu bir düşünmem lazım. Ya da boş ver, ne düşüneceğim, güzel şeyleri düşünmeye gerek yoktur çünkü anın tadını ancak böyle çıkarabiliriz! Evet, hepimiz bir gün öleceğiz, belki bugünün geri kalanında, belki de yüz yıl sonra. Ancak hayat bunu düşünerek geçmez. Hayat yaşamaya ve mutlu olmaya değecek kadar çok güzel.

Tam da ineceğim durağa gelmiştim. Gerçekten çok sert bir yağmur yağıyordu ama umurumda değildi. Hemen o Eylül ayının başında tanıştığım ses ile görüşmem lazımdı çünkü hayat beklemeye gelmezdi.

Beyoğlu’ndaki tiyatrosuna doğru yola koyuldum. Tam da onun sahne alacağı gün ve saatti bu. Tiyatro salonunun olduğu binaya girdim, tabelaları takip ederek tiyatro sahnesine soluk soluğa geldim. Ve işte tam da karşımdaydı o güzeller güzeli ses. Gerçekten harika bir kadındı. Koltuklardan birinde tek başına oturmuş kahvesini içiyordu. Hemen yanına gittim ve konuşmaya başladım. Bu sırada Neil Young’un Harvest Moon şarkısı çalıyordu pikaptaki plağında.

“Merhaba. Beni hatırlıyor musun bilmiyorum fakat benim plak dükkânıma gelmiştin ve müzik zevkimiz gerçekten çok uyuşuyordu. Bob Dylan ve The Beatles dinleyen adamım ben, şu Paul McCartney en sevdiği müzisyen olan ve müziğin hayatı olduğu adam. Hatta Paul McCartney senin de en sevdiğin müzisyen, değil mi? Bob Dylan’ın bootleg’leri hakkında konuşmuştuk ve aslına bakarsan bootleg’ler bana artık bir öykü gibi geliyor. Öykü yazarken hep hayatımızdaki insanları yazarız ve öykümüzü okuyan kişiler bizim içimizde gizlediğimiz duyguları bizim iznimizle çalarlar ve biz de başkalarına içimizi döktüğümüz için mutlu oluruz. Biliyorum, gecenin bu saatinde saçım başım ıslanmış şekilde buraya gelmem ve aceleyle bu konulardan konuşmam biraz tuhaf, fakat seninle konuşmayı gerçekten çok istiyorum. Seni ilk gördüğümden beri ne zaman aklıma gelsen gülümsüyorum, seni düşündükçe kendimi çok mutlu hissediyorum çünkü daha önce ilgi alanlarımın bu kadar uyuştuğu hiç kimseyle karşılaşmamıştım. Ben Alperen.”

“Ben de Eylül, memnun oldum. Ve ayrıca bootleg’ler ve öyküler konusunda söylediklerin kesinlikle çok doğru. Bir de gecenin bu saatinde saçın başın ıslanmış bir şekilde buraya gelmen hiç de tuhaf değil. Yağmur yağarken yollarda yürümek harikadır ve soluk soluğa kaldığından anlıyorum ki sen koşa koşa gelmişsin.”

“Aynen öyle” dedim gülümseyerek.

“Bu arada konuştuğun konular da hiç tuhaf değildi. Aniden başlayan diyaloglar her zaman çok hoşuma gitmiştir.”

“Benim de.”

“Bu arada geçtiğimiz hafta senin çalıştığın yayınevine gelmiştim ama çok meşgul görünüyordun, seni rahatsız etmek istemediğimden gelmedim yanında. Kusura bakma.”

“Yok canım ne kusuru ne zaman istersen gelip konuşabilirsin. Ben de daha birkaç saat önce seni arkadaşlarınla Kadıköy Rıhtım’da otobüs durağında görmüştüm ve ben de aslında seni orada rahatsız etmek istemediğim için gelip konuşmamıştım.”

“Aslında pek de arkadaşım sayılmazlar. Hayatımda ‘gerçek arkadaşım’ diyebileceğim, çok samimi olduğum fazla kişi yok çünkü. O otobüs durağında konuştuğum arkadaşlarım da vakit geçirmelik arkadaşlar sadece. Sen de ne zaman istersen yanıma gelebilirsin.”

“Benim de çok fazla arkadaşım yok ve ben de “gerçek arkadaşım” diyebileceğim, samimi olduğum çok fazla kişiyle tanışmadım bugüne kadar aslında.

Gülümsedik birbirimize.

“Gel yanıma otur, birbirimizi biraz daha tanıyalım.” dedi bana.

Böylece hayat yeniden başladı. Aslına bakarsanız masal dinlemeyi seven küçük çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var.