Öykü

Bulutlar: Kuşların Konuşma Balonu

“Ağlama artık sarı kuş” dedi yapraklarıyla Sarı Tüy’ün gözlerindeki yaşı silen Ulu Çınar. “Bitkin düşecek, uçamayacaksın sonra. Hadi anlat, nedir seni üzen?”

“Nasıl ağlamayayım Ulu Çınar? Biz yalnızca şarkılar söyleyerek sıcak diyarlara uçuyorduk. Mavi Kanat o insanlara ne yaptı, onun kanadını neden kırdılar anlayamıyorum.” dedi Sarı Tüy, ıslak gözlerini dalına konduğu çınar ağacına dikerek.

“Benim de birçok arkadaşımı kökünden söktüler, toprağından ettiler.” diye karşılık verdi Ulu Çınar. “Metuşelah dedemden beri nice kötülükler gördü bu topraklar ama direndik; şimdi birçoğumuz o beton denilen gri kütleleri geçip yeryüzüne dahi ulaşamadan çürüyüp gidiyor olsa da biz hep ‘Kökümüz sağlam, yine kök salarız’ dedik. O yüzden insanların kötülüklerine artık şaşırmıyorum. Hadi anlat da dinleyelim mavi kuşun başına gelenleri.”

Ulu Çınar ve çevresindeki tüm ağaçlar, çiçekler, otlar, börtü böcekler, hayvanlar; tüm flora ve fauna kulaklarını dikkatle Ulu Çınar’ın dalındaki sarı kuşa verir. Sarı Tüy:

“Anlatayım Ulu Çınar” diyerek başından geçenleri anlatmaya başlar: “Mavi Kanat’la ben her zamanki gibi havaların soğumasıyla birlikte sıcak diyarlara doğru yola çıkmıştık. Bir gün bir su birikintisinin üzerinden geçerken dinlenmek için durduğumuzda, suyun biraz ilerisinde ne olduğunu bilmediğimiz ufak kırıntılar gördük ve yemeye başladık. Onlar bitince az ötede daha fazlasını bulduk ama üzerinde garip dallar vardı. Dallar, benden önce oraya uçup kırıntıları yemeye koyulan Mavi’nin üzerine çöktü ve onu oraya hapsetti. Hemen yanına uçtum, onu kurtarmak için etrafını saran ince dalları gagaladım ama çok serttiler, gagam acıdı. O sırada bazı sesler duyduk, Mavi bana kaçmamı söyledi. Ben uçup bir ağacın dalına konduğumda insanlar geldi. Mavi’yi kurtaracaklar sandım fakat o sert dalların olduğu şeyi tepesinden tutup Mavi’ye biraz baktıktan sonra birlikte uzaklaşmaya başladılar.

“Çok korkmuştum ama yine de peşlerinden uçtum. Mavi’yi onların elinden kurtarmalıydım. Biraz sonra sert, gri kabukları olan, çirkin, kocaman bir yere geldik. İnsanlar bir delikten içeri girdiler ama ben giremedim. Girebileceğim bir delik bulabilmek için o çirkin yerin etrafında uçtum. Derken bir delik buldum ama oradan girmeye çalıştığımda kafamı bir şeye çarpıp düştüm. Mavi içerdeydi; insanlar onun kanatlarını ve gagasını tutmuş ona bir şeyler yapıyorlardı. Canını yakıyorlardı onun. Konuşuyorlardı ama seslerini duyamıyordum. Orada öylece çırpınmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Sonra beni fark ettiler. İçlerinden bir tanesi bana doğru geldi ama ben kaçıp bir ağaca kondum. Bir zaman sonra Mavi’yi de bıraktılar zaten.

“Mavi kurtulur kurtulmaz yanıma kondu. Korkudan titriyordu. Ona dokunmuşlar, kokusunu bile değiştirmişlerdi. O insanların ona ne yaptığını sordum ama Mavi, ne yaptıklarını anlayamadığını söyledi. Her yerine dokunmuşlar, ayaklarına da bir şeyler takmışlar. İçlerinden biri ‘Ne isim verelim bu kuşa?’ diyince diğeri ‘Çip pet pet olsun hatta mikro çip pet pet’’ diyip ürkütücü seslerle gülmüşler. Sonra da salıvermişler Mavi’yi. Birbirimize kavuşmuştuk ama artık bilmediğimiz hiçbir şeye gagamızı sürmeyecektik.”

“İnsanlar ne kötüler! Bizlere verdikleri zararın onlara fazlasıyla döneceğini bir türlü anlayamıyorlar.” der Ulu Çınar ve ekler: “Sonra ne oldu sarı kuş?”

“Sonra oradan ayrıldık, tekrar göğe koyulduk. Arkadaşlarımız çoktan uçmuşlardı, onlara yetişmeliydik. Saatlerce uçuyor, dinlenmek için önce etrafı iyice kontrol ediyor, güvenli olduğunu gördükten sonra konuyorduk ağaçlara. İnsanların olduğu yerde daha yüksekten uçuyorduk. Mavi’yi yakalayan o sert dallara tekrar yakalanmaktan korkuyorduk. Neyse ki hepimiz aynı göğün yolcusu olduğumuzdan ertesi gün arkadaşlarımızı yakalamıştık, sadece birkaç dakika önümüzdelerdi. Onlara yetişmek için şarkılar eşliğinde boş bir toprağın üzerinden uçarken birden çok kötü bir ses duydum; kulaklarım sızlamaya, kanatlarım acımaya başlamıştı. O sırada Mavi’nin kanatlarını çırpmadan yere indiğini gördüm, onun peşinden gitmek istedim ama ağaçların arkasından ellerinde uzun aletler olan insanlar çıktılar ve benden önce Mavi’nin başına vardılar. Onu yine alıp götüreceklerini sandım ama Mavi’nin ayağında takılı olan o şeyleri görünce aralarında bir şeyler konuştular, sonra da koşarak uzaklaştılar. Sanırım o çippetpetlerden korktular.

“Onlar gidince Mavi’nin yanına uçtum ama kanadımdaki acı yüzünden fazla uçamadan yere düştüm. Kanadım çok yanıyordu; bunu belli etmeden Mavi’nin yanına vardım. Vücudunun her yeri alarmıştı, zor nefes alıyordu. Sesimi duyunca gözlerini açtı, ‘Git buradan Sarı Tüy, insanlar gelmeden git. Sıcak diyarlara uç. Benim için de uç maviliklerde. Göğe her baktığında beni ve uçuşumu hatırla.’ dedi, gözlerini kapattı ve bir daha da açmadı. Ağladım Ulu Çınar, hem de çok ağladım uyansın diye; yeniden çıkalım göklere, uçalım maviliklere diye ona şarkı da söyledim ama uyanmadı.

“Ben ağlarken gökyüzü kararmış. Sonra yine insanlar geldi ama bunlar Mavi’nin ayaklarına o iğrenç şeyleri takan insanlara benziyordu. Mavi’nin güzel mavisi kanatlarına son kez dokunup onlar beni de yakalamadan yakındaki bir ağacın dalına kondum. İnsanlar geldiler, Mavi’yi ellerine alıp baktılar, sonra da onu götürdüler.

“Böyle oldu işte Ulu Çınar.”

Ulu Çınar, “Merak etme sarı kuş. Mavi kuş şimdi cennetin uçsuz bucaksız diyarlarında şarkılar söylüyor, oraları renklendiriyordur.” diyerek Sarı Tüy’ü teselli etmeye çalışır ve sorar: “Peki bundan sonra ne yapacaksın?”

“Yoluma devam edeceğim Ulu Çınar. Sıcak topraklara uçacağım.” der Sarı Tüy. Gülümseyerek ekler: “Mavi’nin son isteğini yerine getirirsem gittiği yerde daha mutlu olacaktır.”

Sarı Tüy’ün gözlerinden birkaç damla yaş süzülür.

“Peki, şimdi neden ağlıyorsun? Üstelik gözlerin gülerken.”

“Buna gökkuşağı ağlaması deniyor Ulu Çınar. Genç bir insandan öğrendim. Hani yağmur yağınca gökyüzünü kaplayan rengarenk kuşak var ya, işte mutluluk ve gözyaşı bir araya geldiğinde ruhun rengarenk oluyor, içinde gökkuşağı çıkıyormuş. Kendi gözlerimle gördüm.”

“Öyle mi?” diye sorar Ulu Çınar, “Kimmiş bu genç?”

“Biz bir gün Mavi’yle diyarların birinden geçerken senin gibi kocaman bir çınar ağacı gördük ve dinlenmek için dalına konduk. Bir zaman sonra bir insan geldi. Çok üzgün görünüyordu. Gençti ama yaşlı gibiydi de. Çınarın önünde durdu ve onunla konuşmaya başladı:

‘Ey ulu çınar, eskiler der ki; Baba dediğin çınar ağacı gibidir, meyvesi olmasa da gölgesi yeter. Şimdi söyle bana, bunca yıl yanıp kavrulduğum yetmedi mi bu hasret güneşinin altında? Nerede o gülüşüne hasret kaldığım adamın gölgesi?’ dedi ve dizlerinin üzerine çöküp ellerini toprağa koyarak ağlamaya başladı.

“Onu öyle görünce canım yandı Ulu Çınar. Kendi kocamandı ama yüreği küçücük kalmıştı. Üzüntüsü her neyse canının çok yandığı belliydi; ruhu çok soğuktu, karanlıklar içindeydi. Uzun zaman ağladı, gözyaşlarıyla toprağı suladı. Sonra bir ses geldi, arka tarafındaki toprakta bir şeyler kıpırdanmaya başladı. Az sonra çınarın kökleri toprağı yararak yerin altından dışarı çıktılar, hışırtılar içinde havada sağa sola savruldular ve sonra bir an yerdeki toprağı kaldırıp gencin üzerine doğru havaya savurdular. Havadaki bu toprak gencin arkasında bir insan siluetine, bir toprak adama dönüştü. Bu topraktan adam o gençten daha iri değildi ama neden bilmiyorum, çok daha heybetliydi. Toprak adamın gölgesi gencin üzerine düşmüş, çınarınkini bile gölgede bırakacak kadar güçlü hale gelmişti. Toprak adam ileri uzanıp hâlâ ağlamakta olan genci bir omzundan tuttu, onu geriye çekerek doğrulttu. Ağlamaktan kızarmış gözleriyle şaşkınlık içerisinde karşısına bakmaya devam eden genç adam yutkundu ve ‘Baba?’ dedi. Arkasına dönmeye çalıştığında toprak adam onu durdurdu.

“Genç adam gözyaşlarını silerken toprak adam ona; ‘Ağla oğlum, ağla. Dök içini ağaca toprağa, daldaki kuşa kovuktaki böceğe. Gökteki buluta, yerdeki tohuma. Kalmasın içinde hüzün keder. Tüketme artık kendini, yeter.’ dedi.

‘Dayanamıyorum baba. Ya dön, gölgende büyüt beni ya da al yanına çünkü çok özledim seni. Muhtacım gölgene, gözlerinin gülüşüne, kalbinin sevişine; bana kızıp bağırsan da nihayetinde ‘oğlum’ deyişine. Yapamıyorum baba, olmuyor sensiz, gölgensiz.’ dedi genç adam ve yeniden ağlamaya başladı.

‘Bak oğlum, kaldır kafanı da bir bak önüne. Bu gölgeyi görüyor musun? İşte bu gölge benim değil, senin. Artık ailenin çınarı da sensin, gölgesi de sen. Gülüşü de sensin, sevişi de sen.’ Sonra gencin omuzlarına sırayla dokunup ‘Bak ben burada, ve buradayım. Sen beni göremesen de ben seni hep görüyorum; ben senin hep yanındaydım, bundan sonra da yanında olacağım. Ne zaman yorulursan, gücün ne zaman tükenirse dön, omuzlarına bak ve yükünü, derdini, kederini benimle paylaş. Şimdi gitmem gerekiyor. Ailene ve sevdiklerine iyi bak. Kal sağlıcakla.’ dedi.

“Bunun üzerine genç adam gülümseyerek kafasını hafifçe çevirip omzunun üzerinden toprak adama baktı, onun yüzündeki sıcacık gülümsemeyi gördü ve sonra silueti oluşturan toz toprak gencin üzerine döküldü ve adam kayboldu.

“Gencin gözlerinden hâlâ yaşlar akıyordu ama bu sefer gülüyordu da aynı zamanda. Ruhuna baktığımda önceki soğukluğun gitmiş olduğunu, yerini sıcacık bir gökkuşağının aldığını gördüm. Ayağa kalktı, önce çınara teşekkür etti, sonra Mavi’yle bana bakarak gülümsedi ve ‘Size de teşekkür ederim kuşlar’ dedi. O an içim pır pır etti; sanki ruhu ruhuma değmiş, içim rengarenk olmuştu. Mavi de aynı şeyleri hissetmiş. Sonra bu genç adam bir şeyler cıvıldayarak yürüdü ve gitti. Sesi bizimkiler kadar güzeldi. Şöyle diyordu cıvıltısında: Gözlerim kurşun gibi ağır ağır açıldı bu sabah. Merhaba dünya…”

“Ne güzel söyledin sarı kuş. Bizden de merhaba o gence.” diyen Ulu Çınar Sarı Tüy’ün hareketlendiğini görünce sorar: “Ne o sarı kuş, gidiyor musun?”

“Gitme vakti geldi Ulu Çınar. Beni dinlediğiniz için sana ve arkadaşlarına teşekkür ederim. Kendinize iyi ba”

Uzaklardan gelen şiddetli bir sesle Ulu Çınar’ın gövdesi titreşir, dallarındaki yapraklar Sarı Tüy’ün peşinden uçuşarak toprağa düşer. Bu karanlık sahneye daha önce defalarca şahit olan Ulu Çınar birazdan insanların oraya geleceğini bildiğinden toprağı yararak köklerini çıkartır, ince ince soluk alıp veren sarı kuşu dikkatle avuçlar ve gövdesinde açtığı oyuğa yerleştirip köklerini yeniden toprağa salar.

Kuşun düştüğünü düşündükleri yere gelen insanlar etrafa bakınır ama onu bulamazlar. Bu esnada patlak veren şiddetli gök gürültüsünün ardından ani bir yağış başlar. Silahlarının ıslanmasından korkan insanlar kıyafetlerini onlara siper ederek geldikleri yere doğru koşarak uzaklaşırlar.

Bir zaman sonra yağmur durur ve vadinin üzerinde pırıl pırıl bir gökkuşağı ortaya çıkar. Az önce yaşananlardan içi yanan Ulu Çınar, gökkuşağının sıcacık renkleri eşliğinde Sarı Tüy’ün yarıda kalan vedasını tamamlar:

Ruhum değsin ruhuna
Huzur bulsun bedenin.
Kalbin dolsun renklerle
Hiç solmasın o sesin.

Varır isen yurduna
Efsanevi Anka’nın
Benden de selam söyle
Özlemiş de çınarın.

Halim hatırım sorarsa,
Hasret sardı dört yanım.
Sakın merak etmesin,
Saklıyorum küllerin.

Düştü güneş altına
Ufuktaki çizginin
Doğacak elbet yine
Altın ışıklar ile.

Not: Öykünün ismi Küçük İskender’in ruh’hu isimli şiirinden alınmıştır.

Hüseyin Aktaş

Yaşamı boyunca farklı mesleklerde debelenip durmuş, hayatının anlamını otuzundan sonra edebiyatta bulmuş, yazarlık hedefi doğrultusunda çok çalışıp çok hayal kuran, ileriki senelerde isminin ve yazdıklarının yeteri kadar duyulmasını ümit eden bir hayalperest. O genç…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. İki birbiriyle bağlantısı olmayan ölümün kalanlarda bıraktığı duygu durumunu anlatman duygusaldı. Güzel bir çocuk hikayesiydi, teşekkürler

  2. Avatar for huseyin huseyin says:

    Teşekkür ederim yorumun için :pray: O hüznü yansıtabildiysem ne mutlu.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar