Öykü

Cehennemde Cümbüş Gezileri

“Sen canavar kalacaksın…” falan filan… atıp
tutmaya başladı başıma bu şirin hasırları ören şeytan.
“Ölümüne sürsün cümle iştahın, bencilliğin, cümle bağışlanmaz günahın.”

Cehennemde Bir Mevsim, Arthur Rimbaud

Boğazımdaki düğümü gemiciler görse utanır. Cenazeden dönüyorum. Yol, henüz dökülmüş asfalt. Taze ölüden sıcak. Taze ölüden daha kötü kokuyor. Ölüm kadar cıvık. Kolumun altına sıkıştırdığım altın varaklı, görgüsüz bir baston, elimde ise naylon poşet var. Poşette takma diş, ilaç kutuları ve diğerlerinden ağır ama alıp fırlatamadığım başka bir şey – bir yumak kızgınlık.

Hızlı kahkahalar sokağı alıp veriyor. Düğümün ucundan sarkan ipi çözersem ardından dökülen tüm boncuklarda yere yığılacağım. Hızlandıkça onu orada tutabileceğimi düşündüm. Neşeli şeyler düşündüm. Cenazeyi düşündüm. Kimi sonlar, diğerlerinin aksine ne de cümbüşlü geliyor. Tıpkı kimi mucizelerin ötekilerin aksine hiç iyi şeylerin başlangıcı olmadığı gibi. Cenazeye giderken ayakkabılarımı izledim.

Aracın arkasında, boyunca hazırlanmış, hep istediği gibi karanlık, nispeten yüksek tavanlı tahta yatağında yatarken ne kadar şanslı olduğunu karnımdaki sızıda hissettim. Ölmeyi hak etmiyor. Ölmek armağan. Çocukken bayramda cebe sıkıştırılan yirmi lira ölmek çoğu zaman. Şoför koltuğundaki adam görev bilinciyle dimdik duruyor. Yanımda güçlü kalmaya çalışıyor olmalı. Oysa ben, arkamdan gelen derin uykudaki adamın gücümü sivri tırnaklarıyla kazımaması için zırhımı on yıllar önce kuşanmıştım.

Cenaze sakindi. O ölü, sakinliği de hak etmiyor. Sakinlik sevinç verir böyle ölüye. Çentik attığı her hayat tarafından bir kez tükürülmeliydi toprağına.

Sıcak asfaltı yalayan rüzgâr yükselmeye karar verip yüzüme vurduğunda boş bulundum. Düğümün ucunu sıkıca kavradığım elim çözüldü. Düğüm çözüldü. Kaldırımın üstüne döküldüm. Saatlerce sisli kelimeleri dilimin ucuyla sıkıca kapattığım dudaklarımın arasında sektirdim. Boğazımdan kurtulup gözlerime hücum eden anılar sular halinde indi.

Benden uzağa savrulan bastonu ve poşeti toplayıp yola koyuldum. Az önce seni kaybettim. Bulmaya geliyordum. Sevmediğim her şeyi takip edersem sonu sana çıkabilirdi.

* * *

“Ölü karanlıklarda sanki dolanıyorlar.
Esiyor balosuna iskeletlerin poyraz!”

Arthur Rimbaud, Asılmışların Balosu

Rivayet edilir ki dünyadan gidiş mızrak ayaklı trenlerin demir yollardan kurtulup ovalarca, dağlarca, nehirlerce, bulutlarca süzülmesiymiş. Tasarladığım kimi fikirlerin sonu o yollara çıkıyordu. Işıklar kırmızıyken duran çoğu arabaya ve yayaya karşın ayaklarım sırf o yolları aramak için nemli toprakta, henüz dökülmüş asfaltta ve diğer tüm zeminlerde mızrak izleri arıyordu. Cümle âlem duysun diye kimi ölülerin cehennemde cümbüş gezilerine çıktığını. Mızrak izleri küskündü, kaçmıştı. Bilekleri iğrenç, ince ve aydınlık mızrakların ağır yüklü trenleri taşıdığı yolların nereye çıkacağı meçhuldü. Dünyadan çıkışa götüreceği de yoktu belki. İyi fikirlere güven yoktu.

Seni son gördüğümde burnundan sızan cılız nefes, burun kıllarını dans ettiriyordu. Titreşen teller gibi, kendi müziklerini yapıyorlardı. Büyük davullara vuruyorlardı. Karanlıklarda tef çalıyorlardı. Sesleri düşündüm. Senden yükselmesi muhtemel sesleri. Düşmek üzereydim. Gözlerim burnuna takılmıştı. Eğer beni tanırsan düşecektim. Gözlerin kapalıydı.

İskelet olacağını düşündüm. İçlendiğin günlerdeki iskeletini, kızgın olduğun günlerdeki iskeletini. Yüzün şekilde şekle girerken o nasıl da metanetliydi. Ben parmaklarımı gökyüzüne yaslamış, savsaklayarak geziyorken günden güne, durduk yere gülüyorken, kusturucu bir neşeyle yaşarken yüzünde gezen allar ve morların aksine iskeletin tek renkti. Kemik rengi. Kıvılcım alevlenmeyi beklerken göğsünde, kötümser fikirler, içindeki cehennem cümbüşünü çoktan başlatmışken iskeletin sakindi. Sıcacıktı. İskelet kadar olamamıştın. Karanlıkları dinleseydin en az onlar kadar dürüst olmaya özenirdin.

Tüm dünya arkama düşüyordu. İlerledikçe inkâr etmeye başladım. O trenin duracağı yoktu. Cehennemde cümbüş gezilerine çıkan bendim.

Ayakları mızraklarla nallanmış trenlerden birini iskeletlerin kol gezdiği bir gecede gördüm. Ardından koşmaya başladım. İstasyonlarca aradığım ize neşeli bir kaldırımda rastladım. Geceydi. Tüm çiçekler ayaklanacak sandım. Bir ses yayılıyordu. Renkli ezgiler duymaya başladım. İskeletler dans ediyordu. Onları görmedim. Müziği duydum. Sırası değildi.

* * *

“Ağzında şarap ve kan tortusu
Bakıp bakıp gülmekten çatlıyor.”

Arthur Rimbaud, Kır Tanrısının Başı

İskeletler, etlerinden sıyrılmış, özgürlerdi. Yer toprak ve ıslaktı. Bir şeye takılmıştım. Ayağımın altında başka kemikler vardı. Bir bütün oluşturmayan eski iskeletten parçalar. Takma dişleri düşündüm. Yerdeki mutsuz kafatasına baktım. Kafatasları fütursuzca gülüyor gibi görünüyorlar. Belki seni de somurtkan hale getiren sadece etlerindi. Etlerin caniydi. Sıyrılması gerekliydi kemiklerinden. Vaktinde aklıma gelmeyen mucizevî bir fikirdi.

Takma dişini poşetten çıkardım. Ağzının son kokusunu şişko bir nefesle ciğerlerime gönderdim. Ekşi. Kesif bir koku. Kafatasına eğildim. Son yıllarda ağzından çıkan tüm nefretlerin, öfkelerin ve ara sıra sıcak olmaya yakın dileklerinin ara elemanı takma dişlerin cenazeden dönerken düştüğümde ıslak asfalta değmiş. Dişlerin yer yer siyah. Çürümüş çocuk ya da yaşlı dişlerine benziyorlar. Tırnağımda kazıyıp vaktiyle yeterince kirli bulduğum dişlerini günahsız bir kafatasına daha temiz yerleştirmek istedim.

Kafatasını ellerimin arasına aldım. Göz oyuklarını ve dimdik görünen burun boşluğunu parmaklarımla karıştırdım. Onu aklımda etlendirmeye çalıştım. İnce dudaklar, yüksek bir burun verdim. Gözlerini seni göremeyeceği kadar küçük yaptım. Dolgun yanaklar, sivri bir çene ve gür kaşlar verdim. Kulak vermedim. Kulak çoğu yerde gereksizdi. Yüktü. Seni duyar diye korktum.

Kafatası, pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Ben de tüm dişlerimi göstererek ona sırıttım. Alt ve üst dişlerimi denk getirip ağzımı olabildiğince çok açtım. Başını hafifçe eğdi. Şefkatle baktı dişlerime. Ellerimi çenesinin altından kafasının içine geçirdim. Ağzının içindeydim. Dişlerini araladım. Yüksek sesli bir kahkaha attım. Ağzını kapatıp açıyordum. Kahkahayla ahenk içinde hareket eden çene tek bir ihtimal sunuyordu. Mutlu kafatası yeni dişleri kahkahalarla karşılıyordu. Sahte dişlerini iskeletin dişlerine yerleştirdim. Oturmadı. Eğip bükmeye çalıştım. Ağzı artık kapanmıyordu. Eğikti. Arka dişlerinin bir kısmı havadaydı. Ağzından kurtuldum.

* * *

“Değil mi ki onlar senli-benli-gitti derler! O dört başı
mamur taşlar! O açmaya varmış çiçekler!

-değil mi ki bir kasvettir kalan geriye!”

Arthur Rimbaud, Tufandan Sonra

Sınırsız karanlık. Birbirine çarpan kemik seslerine yaklaşıyorum. Seyrek ya da koşar adımlarım onlar için fark etmiyor. Ay yukarıda bir yerlerde halime gülüyor olmalı. Yan yana dizilmiş iskeletler sağ ayaklarını önlerinde daire çizecek gibi gezdiriyorlar. Tok bir nota kendini belli etmek istercesine yükselip yok oluyor. Sonra sol ayaklarıyla aynı hareketi tekrarlıyorlar. Uzakta, bir kulenin tepesinde çığlıklar içinde kargalar duyuluyor. Rüzgâr etrafından sevmediğini birini kovalıyor gibi, savrulup duruyor. İskeletler kemiklerinin üzerinde zıplayan yaylar gibi eğilip yükseliyorlar. Her biri kollarını iki yana açınca kemik sesleri kendi müziğini yapıyor.

Ağaç dalları rüzgârdan dayak yiyor. Birkaçı kırılıyor. Daha kalın olanlar incelip kopmak istiyor. Çiçeklerin her biri tekrar ayaklanmış. Taşlar yuvarlanıyor. Başlarını alıp gidiyorlar. Cümbüş, cehennemde yalnız kalmak istiyor. Etli, kanlı, canlı, fötr şapkalı adamlar, ceketlerinin cebinden gömleklerinin en üste kadar iliklenmiş düğmesine yükselen zincirlerine işaret parmaklarını takmışlar. Tek bacaklarıyla ilerliyorlar. Sürekli ve sadece sağ bacaklarını öne atıp diğer bacaklarını sürüklüyorlar. Kahverengi takım elbiseleri siyah olan diğer tüm görüntüler içinde farklılaşıyor.

Dans eden kemik yığınlarını, ölüm dolu cümbüşte geçip kargaların kavga ettiği kuleye varmak istiyorum. Kule varsa cümbüşü ve cehennemi yüksekten kontrol eden biri var. Beni buradan çıkaracak biri. Dansların ve mezarların arasında ilerliyorum. Mezarlar akla gelen taşlı, topraklı olanlardan değil. Burada ölüm ayakta. Mezarlar ölülerin kendisi.

Kuleye varana dek birkaç figüre eşlik ediyorum.

Kuleye vardığımda arkasından demir adım sesleri duyuyorum. Sessizlikten daha korkutucu olan seslerden biriyle tanıştığımı hissediyorum. Kargalara görünmeden kulenin arkasına varıyorum. Mızrak ayaklar treni istasyona getirmiş. Sivri bir ıslık ötüyor. Kemikten kafa trenin camından sarkıyor. Son durak! Cehennemde Cümbüş Gezileri İstasyonu. Trende ölü kalmasın!

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Cehennemde Cümbüş Gezileri” için 2 Yorum Var

  1. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Ne güzel yazmışsınız.
    Cehennemde Cümbüş Gezileri bence bir şiir.
    Ellerinize sağlık.
    Sevgiler.

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba sevgili Nurgök,

    Ne mutlu bir ahenk sağlayabilmişsem. Teşekkür ederim!

    Sevgiler.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!