Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Data’daki Klonlar

Merhaba sayın çok bilge, muhteşem hazretleri. İşte yemeğiniz. Afiyet olsun. Neler yaptınız görüşmeyeli? Kibirli ama mağrur süzülüşleriniz dışında? Turuncu gömleğiniz size çok yakışıyor. Ondan hep aynı gömleği giyişiniz biliyorum. Nasıl geçiyor günleriniz? Beni mi sordunuz? Çok teşekkürler. Ben de iyiyim. Sizinle sohbet edince daha da iyi oluyorum. Efendim! Bir şey mi dediniz? Yaa! Evet size kendimden bahsediyordum. Şimdi hatırladım. Tabi ki anlatırım. Benim gibi basit yaşam formlarını merak ediyor oluşunuz beni ziyadesiyle mutlu ediyor. Tamam. Lafı çok uzattım. Hemen başlıyorum anlatmaya. Bir klon olarak doğmadan önce, epeyce araştırdım, okudum, inceledim. İyice düşündüm, taşındım. Madem ikinci defa dünyaya geliyordum. Madem biraz kandırılmayla da olsa böyle bir şey yaşıyordum. O zaman bunu hakkıyla yerine getirmeliydim. Ben de bunun üzerine dört kişilik bir ailenin dördüncü kişisi olarak dünyaya yeniden teşrif ettim. Doğmadan önce yaptığım pek çok araştırma sonucunda, çok sıkıcı bir hayat sürdüklerine kanaat getirdiğim üç kişilik bir ailenin ısrarla bir kız çocuğuna muhtaç olduklarını zaten öğrenmiştim. Dedim ki ben buna kayıtsız kalamam. Özellikle anne adayımın döktüğü gözyaşları aldığım bu kararı, uygulama sürecimi epey hızlandırdı diyebilirim. Daha bebekliğimin ilk günlerinden şirinliğimle tüm ailenin kalbini kazanmayı başardım. Fakat ben tüm dikkatimi anneme vermiştim. Annemden akan gözyaşları sadece mutluluktan olmalıydı. Ne de olsa bu dünyaya ikinci gelişimdi ve ilk gelişimdeki hayat tecrübelerimi bu ikinci gelişimde ustalıkla kullanmalıydım. Aslında dünyaya ilk gelişim de güzeldi bence. O zaman da çocukken çok mutluydum. Çocukluğumun ilk yılları sorunsuz bir şekilde geçmişti. Zannediyordum ki hep böyle olacak. Hayat hep mutluluk üzerine kurulu. Belki de mutlu olmak için geldik buralara. Öyle değilmiş. Sonradan anladım. Benim pek çok çocuktan daha çok oyuncağım varmış. Daha şanslıymışım pek çok insandan. Bu kısımları hep sonradan öğrendim. Şimdi bu ikinci gelişimde daha da iyi biliyorum bu gerçekleri. Bana sunulan fırsatlara daha çok kıymet vermeyi öğrendim. Ona göre yaşıyorum bu ikinci hayatımı.

“Mervee! Hadi gel artık. Akşam yemeği hazır. Çık artık şu odandan. Bütün gün odanda oturup ne yapıyorsun?”

“Tamam annee! Geliyorum.”

“Hadi çabuk gel. O balığı da rahat bırak artık. Bütün gün sohbet edeceğim diye bunalıma soktun hayvanı.”

“Tamamm! Geliyorum birazdan.”

Görüyorsunuz ya anlamıyorlar. Sizin ne kadar muhteşem bir dinleyici olduğunuzu bilmiyorlar. Yine de onları seviyorum.

Bir süre sonra…

İşte geldim çok bilge varlık. Yemeğimi yedim ve geldim. Açıkçası bu ikinci annemin yemekleri de hiç fena değil ama ilk annemin yemekleri muhteşemdi. Belki de ilk diye ona torpil geçiyorumdur. Bilemiyorum. Neyse ne yapıyorduk? Hatırladım. Size nasıl klonladığımı ve dünyaya nasıl geri döndürüldüğümü anlatıyordum. Doğrusunu isterseniz bir yetişkin olarak klonlanıp, yeniden dünyaya gelmem beni ziyadesiyle çok yoran bir durum oldu. Tabi o zamanlar klonlanan insanların, bir önceki hayatlarını hatırlayacaklarından hiç kimsenin haberi yoktu. Onlara göre önceki yaşamımızı tamamen unutmuş olarak yeni bir hayata başlayacaktık. Fakat işler pratikte böyle olmadı. Benim gibi klonlanan insanların, önceki hayatlarını hatırlamaları bir tarafa, daha kötü deneyimler yaşayan insanlar da oldu. Mesela aramızdan bazı klonlananlar, yanlışlıkla hayvana dönüştü. Bazıları yaşadığımız dünyada, henüz bilinmeyen hastalıklara yakalandılar. Bazıları bilinen hastalıklara yakalandı ama tedavi edilemedi. Açıkçası ben o klonların hikâyelerine, çok fazla hâkim değilim. Fakat kendi başıma gelenleri, size şimdi her şeyiyle olduğu gibi anlatmak istiyorum saygıdeğer yüce varlık. Her şey üniversiteden mezun olup işsiz kalınca başladı. O zamana kadar ne diyeceği hep merak konusu olan el âlemin ve dönemin koşullarının onayı dahilinde kendi meşrebimce yaşamıştım. Fakat üniversiteyi bitirdikten sonra işler değişti. Bir kere hiç evlenmek istemiyordum. Bu da toplumun büyük bir kısmına, açıklayamayacağım bir durum oluşturuyordu. Ayrıca açıklamak da istemiyordum. Evlenmiyorsan çalış, iş bul diyordu toplum. Sanki ikisi birbirinin alternatifiymiş gibi. Neyse iş bulmak için epey bir uğraştım. Yaklaşık bir dört sene kadar. Başvurmadığım yer kalmadı. Fakat bir türlü olmadı. O dönemde birdenbire baş edemediğim migren ağrılarım da başladı. Yani her şey üst üste geldi. Değişik tedavi yolları denedim. Modern tıbbın bana hiçbir faydasının olmadığını anlayınca, kendimi alternatif tıbbın olanaklarını araştırırken buldum.

Ne yapacağım diye düşünürken bir arkadaşım, bana bir doktordan bahsetti. Çok popüler bir doktormuş ama ben tanımıyordum kendisini. Biraz sorgulayınca arkadaşım, ağzındaki baklayı çıkardı. Tıp okumamış bu adam. Hayat okulundan mezunmuş. Lakabı doktormuş. Yani aslında doktor falan değilmiş. Nasıl olacak doktor değilse diye düşünmeden gittim kliniğine. Cahillik işte başa bela. Bir de o dönemde hayata dair hiçbir şeyi halledemeyince, en azından migren tedavim konusunda başarılı olmak istiyordum sanırım. Israrımın sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Yani geriye dönüp bakınca aklıma başka mantıklı bir açıklama gelmiyor. Bu doktorun, Taksim tarafında bir kliniği vardı o dönem. Çok iyi hatırlıyorum. Kliniğin olduğu binada, çağrılınca tuhaf sesler çıkaran, eski bir asansör vardı. Ben de bu asansöre binmekten çekindiğim için beş kat yürümek zorunda kalmıştım. İnsan bazen gördüğü tehlikelerden çekiniyor da görmediklerinden korkmak aklına bile gelmiyor. Gerçi kimin aklına gelirdi migren tedavisi için gittiğim merdiven altı bir klinikten, klonlanarak çıkacağım. Benim aklıma gelmedi şahsen.

O günü çok net hatırlıyorum. Ne de olsa hayatımın dönüm noktası sayılır. Beş kat merdiveni yürüyerek çıkınca nefes nefese varmıştım kliniğin kapısına. Kapıya Pera Turizm, İmalat, İnşaat Ltd. Şti. yazan bir kâğıt yapıştırmışlar. İlk önce yanlış mı geldim acaba diye düşündüm. İşte o ilk şüphede kapıyı çalmayacaktım. O apartmandan çıkıp İstiklal’e ıslak hamburger yemeye gitmeliydim. Ama yapmadım. Kapıyı orta yaşlarında bir kadın açtı. Burnunun ucuna kadar düşen bir güneş gözlüğü takıyordu. Üstünde güller olan, ipek bir gömlek giymişti. Saçlarını alnının genişliğini vurgulamak istercesine tepeden sıkıca bir topuz yapmıştı. Topuzunun üzerinde de aynı gömleğindeki güllere benzeyen bir toka takmıştı. O yüzden adının Aysel olduğunu söyleyince çok şaşırdım. Halbuki adım Gül, Nurgül, Ayşegül gibi bir şey deseydi hiç şaşırmazdım. Ben de ona kendi adımı söyledim ve migren tedavisi için geldiğimi belirttim. Bana doktorun on dakika içinde geleceğini söyledi ve beni kliniğin bekleme salonuna davet etti. Salon oldukça sade döşenmişti. Hatta böylesi bir yer için sade kelimesi yeterli olabilir mi açıkçası bilemiyorum. Baktığım hemen her şey beyaz renkteydi. Beyaz koltuklar, beyaz halı, beyaz kanepe, beyaz duvarlar… Burada belli bir süre oturan bir insanın, görme yetisinin azabileceğini düşündüm. Ne düşündüğümü anlamış gibi çok fazla rengin bazı migren hastalarını rahatsız ettiğini o nedenle bekleme salonunu bu kadar sade tuttuklarını söyledi. O zaman fark ettim kadın konuşurken alt dudağını sürekli kemiriyordu. Belki de bir tiki vardı. Sonra bana doldurmam ve imzalamam için bir tomar kâğıt verdi. Baktım kâğıtların hepsinde uzun uzun sorular olan anketler vardı. Ben de uslu uslu soruları cevaplamaya başladım. Bir yandan da kendi kendime bunu neden yaptığımı sorguluyordum. Neden her dediklerini yapıyordum? Neden buradaydım? Anketlerdeki sorular oldukça ilginçti ve büyük bir kısmının migrenle alakasını çözemiyordum. Peynire alerjim var mıydı? Daha önce trafik kazası geçirmiş miydim? Çabuk sinirlenir miydim? Açık uçlu sorular da vardı. Kendime dışarıdan baksam, gördüğüm insanı hangi üç kelimeyle tarif ederdim? Bilimle ne kadar alakalıydım? Deney fareleri hakkında ne düşünüyordum? Bilim için yapılan bazı fedakârlıkların, yasadışı olması beni rahatsız eder miydi? Sondaki bu üç soru, diğer tüm sorulardan anlamsız gelmişti o gün bana. Kamera şakası falan yapıyorlar herhâlde dedim. Hele son soru, hepsinden felaketti. Hiçbirini cevaplamak içimden gelmiyordu. O sırada Aysel Hanım geldi. “Anketleri bitirdiniz mi?” diye sordu. Cevabımla çok da ilgilenmeden, kâğıtları elimden alıp bana başka bir form verdi. “Bunu imzaladıktan sonra doktorumuz, sizi yanına kabul edecek.” dedi. “Biraz acele edelim. Doktorumuz çok meşgul.” diye de ilave etti. Baktım verdiği formdaki yazılar okunamayacak kadar küçüktü. Maddeler çok uzundu. Kim okur ki bunu şimdi diye düşündüm. İlk maddeye baktım. Gizlilikle ilgili bir şeyler yazıyordu. Kliniğin klinik olmadığı, doktorun da doktor olmadığı bu yerde normaldir böyle bir şey diye düşünüp devamını okumadan kâğıdı imzaladım. Daha sonra Aysel Hanım, beni doktorun olduğu odaya götürdü. Bu odada da her şey maviydi. Mavi masa, mavi sandalyeler, mavi halı, mavi duvarlar… Doktor, beni kapıda karşıladı. Tokalaşmak için uzattığım elimi, iki eliyle sarıp kuvvetlice sıktı. Bunu yaparken gözlerimin içine bakıp sıcacık gülümsedi. Gülümsemesi hem çok içten hem de biraz tedirgin ediciydi. Eliyle mavi sandalyeyi işaret edip oturmamı istedi. Adının Kenan olduğunu söyledi. Doktor Kenan’ın bembeyaz saçlarına inat solaryumdan çıkmış gibi esmer bir teni vardı. Belki de gerçekten de solaryumdan çıkmıştı. Alnında biraz gayretle Kıbrıs’a benzetebileceğimiz kırışıklar vardı. Küçük bir tanışma girizgâhından sonra, bana migren tedavisi için neler yaptıklarını anlatmaya başladı. “Migren, en basit anlatımıyla kafanızdaki damarların fazla genişlemesinden kaynaklanır.” dedi. Bu damarlar genişlediğinde, beyne fazla baskı uyguladığından baş ağrısına neden olurmuş. Doktor Kenan, daha sonra kendi geliştirdiği bir sıvıdan bahsetmeye başladı. Bu sıvı damarların genişlemesine engel olan bir dizi etken madde içeriyormuş. Maddelerin adını söyledi ama şimdi hiçbirini hatırlamıyorum. Zaten tüm bunların yalan olduğunu, daha sonra öğrenecektim. Doktorun çok karizmatik, etkileyici bir ses tonu vardı. Anlattıkça anlattı. Kendi geliştirdiği bu sıvıyı, hastalarına serumla veriyorlarmış. Her ay düzenli olarak gelip bu serumdan almam gerekiyormuş. Bir nevi kanser hastalarının kemoterapi alması gibiymiş. İlacın yan etkilerini anlamak için ilk iki ay beni düzenli olarak arayıp kontrol edeceklermiş. Beş seansta migren belasından, ömürlük kurtulurmuşum. Bana bunları anlattıktan sonra Doktor Kenan, dişlerimi ve saçlarımı inceledi. Parmağını sınıfta söz almak isteyen bir öğrenci gibi havaya kaldırıp takip etmemi söyledi. Boğazıma baktı. Daha sonra benden kan örneği almak için hemşireyi çağırdı. Ben doktorla konuşmaya devam ederken kapının hafifçe tıklatıldığını duydum. Hemşire gelmişti. Elinde sadece gazlı bir bez vardı. Başka da bir şey yoktu. Tam kan alınacaksa diğer malzemeler neden yok diye soracaktım ki hemşire, elindeki gazlı bezi bir eliyle burnuma yapıştırdı. Diğer eliyle çenemi tutmaya çalışıyordu. Çok keskin yakıcı bir kokunun bir anda bütün genzimi kapladığını hissettim. Kurtulmak için hamle yapmaya çalıştım. Fakat doktor arkamdan yaklaşıp ani bir hareketle kollarımı sabitledi. Kaçacak yerim kalmamıştı. Bir anda odadaki eşyalar bulanıklaşmaya başladı. Mavi olan her şey griye döndü. Sesler derinden geliyordu. Doktor acele etmeleri gerektiğini söyledi. Sonrasını da pek hatırlamıyorum. Uyandığımda bilmediğim bir yerdeydim. Otlar arasında yerde yatıyordum. Vızır vızır arabaların geçtiği bir yolun kenarındaydım. Etrafta hiç kimse yoktu. Ağır hareketlerle kalkmaya çalıştım. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Buraya nasıl gelmiştim? Hiç bilmiyordum. Yardım istemek için bağırmaya çalıştım. Konuşamıyordum. Boğazım kupkuruydu. Sesimi bir fısıltı olarak kendim bile zor duydum. Ayağa kalkmaya çalıştım. İlk denememde başaramadım. Arabalardan birini durdurup, polisi aramalarını istemeye karar verdim. Yola adımımı atmamla birlikte bir kamyonun bana çarpması bir oldu. Daha doğrusu ben, bir gürültüyle birlikte havaya savrulduğumu hatırlıyorum. Gürültünün kaynağının kamyon olduğunu öldükten sonra öğrendim. Evet, öldükten sonra öğrendim diyorum yüce varlık. Çünkü vücudum öldükten sonra da bilincim yaşamaya devam etti. Bana o gün klinik denen yerde ne yaptılarsa ölmeme engel olmuşlardı. Bir müddet adına Data dedikleri bilgisayarda, bilinç olarak yaşamaya devam ettim. Benimle birlikte yüzlerce insan da aynı durumda yaşıyordu. Aramızda sohbet ediyorduk bazen. Önceki hayatlarında nerede yaşıyorlardı? Nasıl bir hayatları olmuştu? Şimdi nasıl bir hayat istiyorlardı? Nasıl ölmüşlerdi? Diğer insanların bana anlattıklarını düşününce, kendimce pek çok sonuç çıkardım olanlara dair. Bir kere kliniğe, herkes farklı bir sebeple gelmiş. Her gelen değişik bir mekân görmüş. Kimi tüp bebek tedavisi için gelmiş. Kimi saç ektirmeye. Kimi depresyon tedavisi için gelmiş. Fakat güllü gömleği içinde kendilerini karşılayan Aysel Hanım ve Doktor, hiçbir öyküde değişmiyor. Her zaman başrol oyuncuları olarak anlatılıyorlardı. Size son bir şey daha anlatmak istiyorum sayın çok yüce varlık. Data’da bir zihin olarak yaşamımın onuncu yılı yeni dolmuştu. Doktordan bir mektup aldım. Hiçbir zihnin, on yıl Data’da yaşamadığından bahsediyordu. Gerçekten de insanlar altı yedi ay kalıp ilk şoku atlattıktan sonra, hemen kendilerine yeni bir hayat seçip Data’dan ayrılıyorlardı. Doktor bana mektubunda şöyle yazmıştı. “Sevgili kızım, umarım sana böyle hitap etmeme kızmazsın. Fakat ben yaşı ne olursa olsun Data’daki zihinlerin her birini kendi evladım olarak algılarım. Sen de benim bir evladım olarak artık ikinci hayatına başlamalısın. Korkacak hiçbir şey yok. Hiçbir şey hatırlamayacak, önceki hayatında seni üzen hiçbir travmayı ikinci hayatına taşımayacaksın. Korkuların ve kaygıların seni terk edecek. İkinci hayatına sıfırdan başlayacak ve mücadele edeceksin. Her mücadele anlamlı, her yaşam değerlidir yavrucuğum. O nedenle kendine ikinci bir hayat seçerken bu kadar çok ince eleyip sık dokuma. İlk hayatını düşün. Hiçbir seçim şansın yokken içine daldığın hayatını. Seçemediğin aileni, ülkeni, dilini. Onları da sevmemiş miydin? O yüzden seç artık kendine bir aile ve onları da sev. İnsanı değerli yapan bulunduğu yer değil, yaptıkları ve düşündükleridir. Umarım hep mutlu olursun canım kızım. Sevgiler…”

Bu mektup bana pek çok şeyi fark ettirmişti. Böylelikle ikinci hayatım için seçmek istediğim ailemin, mükemmel olamayacağını da anladım. Zaten ben de mükemmel değildim. Ayrıca mükemmel olmak zorunda da değildik. Fakat yine de hiçbir zaman kendi başıma gelenleri tam olarak öğrenemedim. Mesela bu ikinci hayatım bitince bu sefer ölebilecek miydim? Yoksa Data’ya zihin olarak yeniden dönüp üçüncü hayatımı nasıl ve kimlerle yaşayacağıma dair karar vermek için araştırmalarıma yeniden mi başlayacaktım. Hiç bilmiyorum. Artık onu yaşayınca öğreneceğim ya da ölünce. Yoruldunuz mu yüce varlık? Sizi yorduğum için özür dilerim. Umarım beni affedersiniz. Tamam bugünlük sohbetimizi bitirelim o zaman. Son olarak size şunu ifade etmeliyim ki sayın yüce varlık, yetişkin bir bilinçle çocuk bedenine hapsolmak gerçekten çok sıkıcıymış. Gerçi sizin yanınızda bu durumumdan şikayetçi olmamı ayıp karşılıyor olabilirsiniz. Ne de olsa tarihe yön vermiş sizin gibi dünya çapında önemli bir ismin, klonlanırken yanlışlıkla Japon balığına dönüşebileceğini, kimse önceden tahayyül edemezdi. Tamam kızmayın hemen. Sizin yanınızda Japon balığı dememem gerektiğini unutuyorum. Evet, yine dedim. Çok affedersiniz. Unutuyorum bu gibi şeyleri. Biraz ahmağım sanırım. Dilerseniz ceza olarak ağzıma acı biberi kendim sürebilirim. Geçen sefer siz, şimdi acı biber süreceğim ağzına diye bağırarak sudan çıktığınızda az kalsın ölüyordunuz. Allah korusun yüce varlık. Size bir şey olmasın.