Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Mürekkep Perileri

1 Eylül

Yaklaşık iki aydır yarı karanlık, rutubetli ve pis kokulu bu odada tutsağım. Bir masa, bir sandalye, yere serilen ince bir döşek, tuvalet ihtiyacımı karşılamam için konulmuş plastik bir kovadan başka da hiçbir şeyim yok. Tavana yakın mazgal penceresi ise odadaki tek doğal ışık kaynağı. Kapatıldığım bu yer, siz deyin 13. yüzyılda inşa edilen gotik bir kilise ben diyeyim Albertus Magnus’un büyülerini yaptığı şatosu. Ne olduğunu bilmesem de binadaki en yüksek kulenin en yüksek odasında bulunduğumu biliyorum. Bu bilgiyi bana, beni buraya hapseden mürekkep perilerinden biri söyledi. Bana tutsak edildiğim bu yapının bir fotoğrafını gösterdiler. İçlerinden biri fotoğrafta şu anda bulunduğum odanın olduğu kuleyi gösterip eğer şu pencereden sığabilirsem -O sırada küçük mor parmağıyla kaldığım odadaki pencereyi gösteriyordu.- rahatlıkla intihar edebileceğimi, kulenin bunun için yeterli yükseklikte olduğunu anlattı. Böylece bana işkence etme zahmetinden de kurtulabileceklerdi. Onları bu kadar zahmete sokup yorduğum için özür dileyerek sırtımı onlara döndüm. Bir iki dakika bekledikten sonra tekrar baktığımda gitmişlerdi.

2 Eylül

Kaçırıldığım ilk zamanlar, beni kimin kaçırıp buraya getirdiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Kitapçıda tek başıma oturmuş çayımı içerken, birdenbire gözlerimin kapatıldığını hatırlıyorum. Öyle ki alt ve üst kirpiklerim birbirine yapıştığı için gözlerimi açamaz hale gelmiştim. Kollarımın arkadan bükülüp bağlandığını hissettim. Üstelik bütün bunlar kimse bana dokunmadığı halde oluyordu. Korkudan titrerken kitapçının içinde sert bir rüzgâr esti. Bu rüzgârın etkisiyle yere düşünce, kollarım gibi ayaklarım da bağlandı. Bir müddet hiçbir şey olmadan yerde cenin pozisyonda yattım. Sanki hem yerde yatıyordum hem de yattığım yer havada süzülüyormuş gibi sesler duyuyordum. Bir martı çok yakınımdan geçmiş gibi hissettim. Martının kanadı yanağıma değmişti. Aklımı kaçırıyordum veya bir şeyler beni kaçırıyordu. Düşünebildiğim tek şey bir haftadır benimle iletişime geçen mürekkep perileriydi. Kendilerine böyle diyorlardı. Mürekkep perileri… Bir haftadır beni ölümle tehdit eden mürekkep perileri… Fakat onlara hiçbir zaman inanmamıştım. Bana göre çok yorgundum ve hayal görüyordum. Daha çok akşamları gördüğüm bu periler, o kadar hızlı bir şekilde görünüp kayboluyorlardı ki delirme ihtimalimi düşünmemek için çok uğraştım. O zamanlar inkâr etmek bana daha kolay gelmişti. Üstelik bu periler, küçük ve savunmasız görünen narin varlıklardı. Söyledikleri gibi beni öldürebilecek güçleri olduğuna inanmak çok zordu. Durun size her şeyi baştan anlatayım. Her şey kafamda o kadar dağınık ki yazarken de böyle saçmalıyorum sanırım. Size perilerle ilk karşılaşmamı anlatayım da en azından bu gizemli olayın, benim tarafımdan yaşanan kısımları açığa çıkmış olsun. Her şey hoşlandığım ve bir süredir flörtleştiğim kıza, çocukken yazar olmak isterdim dememle başladı. Gerçekte böyle bir isteğim hiç olmamıştı. Fakat tiyatrodan ve kitaplardan konuşmaktan bıkmayan, mavi gözlü çok güzel bir kızı tavlamak istiyorsanız bazen bu tarz cümleler söyleyebiliyorsunuz. Sadece bu cümleyle de yetinmedim tabi. Uzun uzun neler yazmak istediğimi anlattım. Babamdan devraldığım kitapçı dükkânımda okuduğum bir iki kitaba gönderme yapıp, kendimi olmadığım o muhteşem kültürlü insana dönüştürmeye çalıştım. Bu konuşmadan bir hafta sonra benim iyi kalpli meleğim -Evet kendisini meleğim ilan etmiştim. Fakat bundan onun haberi yoktu.- bana boş bir defter ve üzerinde unicorn olan tüylü pembe bir kalem hediye etti. Önce kalemdeki tek boynuzlu ata baktım. O da bana tüylerin arasından bir assolist gibi bakıyordu. Defteri anlamıştım da bu da neyin nesiydi? Meleğim konuyu anlamış, utanarak bana gülümsemişti. “Bir erkeğin kullanmak isteyeceği bir kalem olmadığını biliyorum ama küçükken hep unicorn olmak isterdim. O yüzden sana bu kalemi aldım. Çocukluk hayalinin peşinden koşarken yanında olabilmek için. Bu ata baktıkça beni hatırla diye.” O bunları söylerken ben de ona yalan söylediğimi bir kez daha hatırlayıp utançla kızardım. O ise benim bu ifademi, paylaştığımız mutluluğa bağlamıştı. Gerçekten de çok iyi niyetli, melek gibi bir kızdı. Belki de değildi bilemiyorum. Eve gelince sevdiceğimden aldığım defter ve kalemin gazıyla bir şeyler karalamaya karar verdim. Çocukken hayal etmediğim yazar olma sevdasına belki de yirmi beş yaşımda başlardım. Belli mi olur? Hem yazar olmak istemenin yaşı mı var dedim kendime. Bir sesler duyuyorum. Ayak sesleri… Şimdi anlatmaya ara vermek zorundayım.

4 Eylül

Aslında onlara tam olarak ne dendiğini bilmiyorum. Fakat bana kendilerini mürekkep perisi olarak tanıttılar. Belki daha karışık bir isimleri vardır da ben anlayayım diye sadeleştirip söylemişlerdir. Gerçi onların bu düzeyde bir empati kurabileceklerini de zannetmiyorum ama her neyse. Size biraz onlardan bahsedeyim. Onları küçük uçan mor lekeler olarak tanımlamak mümkün. Her biri serçe parmağım boyunda, insan şeklinde canlılar. Boyutlarından başka insandan tek farkları kanatlarının olması. Zar şeklinde ince ve hassas gözüken fakat göründüğü kadar hassas olmadığını ne yazık ki tecrübe ettiğim kanatları var. Peri dediysem hepsini dişi algılamayın. Aralarında erkekler de var. Bebekleri hariç her yaş grubunu da gördüm. Yalnız belli bir yaşın üstündekiler uçamıyor sanırım. Onları hep bizim gibi yürürken gördüm.

10 Eylül

Tutsak edildiğim bu odada yerler, granite benzeyen bir taşla döşeli. Soğuk… her şey çok soğuk. Dokunduğum taşlar da bu oda da çok soğuk. Sadece ısıtılamayan bir oda gibi değil, görünmeyen bazı varlıkların soluğu gibi soğuk. Sanki burada bu perilerden başka, görünmeyen bir şeyler var. Geceleri bazen ağlama sesleri duyuyorum. Dikkatle dinleyince sesin duvarların içinden geldiğini anlıyorum. Odadaki duvarlar ağlıyor olabilir mi? Geceleri uyanıp ellerimle duvarları inceliyorum. Parmak uçlarım ıslanıyor. Bazen dilimle bu damlaların tadına bakıyorum. Yeni ağlayan birinin gözyaşları gibi ılık ve tuzlu. Benden önce bu odaya tutsak ettikleri insanların hayaletleri hâlâ burada olabilirler mi?

11 Eylül

Ben liseye başladığım sene babam, emekli olup biriktirdiği paralarla bir kitapçı açmaya karar vermişti. “Küçük bir dükkân olsun, benim olsun.” demişti. Bu nedenle parasıyla, uygun küçük bir dükkân kiralamak yerine satın aldı. Tabi ki annem bu fikirden hiç hoşlanmamıştı. Çok iyi hatırlıyorum, babam o sene annemin bütün yalvarmalarını dinlemeyip satın aldığı üstüne de bir ton masraf yaparak dekore ettiği dükkânından başka hiçbir düşünemeyen bir adama dönüşmüştü. Ben üniversiteyi bitirip de bir türlü iş bulamayınca babam da beni bir an önce evlendirmek istediği için gözü gibi baktığı dükkânını bana devretmişti. Ben de sabah on akşam yedi bu dükkânda çalışmaya başladım. Çalışıyordum çalışmasına da dünyadaki en mutsuz insan yine de bendim. Benim hayalim üniversitede kalmaktı. Akademisyen olmak istiyordum. Babam akademisyenliği iş olarak bile görmüyordu. Onun için üniversitedeki hocalar, ders çalışmaktan kopamamış orta yaşlı bireylerdi. Bense kitapçıya bir türlü ısınamamıştım. Tek bir parçasında bile emeğim olmayan bu hazır işe, yürekten bağlanamıyordum. Kendi hayatımı kuramadığım için de kendimi yeteneksiz ve eksik hissediyordum. Bu kitapçı, her gün yavaş yavaş bütün özgüvenimi emiyordu. Üstelik bunlar yetmiyormuş gibi kitap tozuna da bir türlü alışamamıştım. Boynumda, ellerimde kırmızı kırmızı lekeler çıkmıştı kaşınmaktan. Evde bu gibi şikâyetlerimi dile getiremiyordum. Zaten imada bile bulunsam hemen olay oluyordu. Annem şükretmeyi bilmediğimi söylüyordu. Babam da benim için yaptığı bütün bu şeylerden sonra beni nankörlükle suçluyordu. Onlar için ben dünyadaki pek çok insandan daha şanslıydım ama cahil olduğum için bunu anlamıyordum.

13 Eylül

Bu gece size perileri gördüğüm ilk anı anlatmak istiyorum. Daha önce de yazdığım gibi iyi kalpli meleğimden aldığım defter ve kalemin gazıyla, hemen o akşam bir şeyler yazmaya karar verdim. O hafta boyunca ailem köye gittikleri için yalnız kalacaktım. Yani deftere bir şeyler yazabilmek için bol bol vaktim vardı. Akşam kitapçıdaki işim bitince eve döndüm. Hemen defteri ve kalemi alıp salondaki koltuğa oturdum. Çocukluğuma dair hatırladığım yahut bana anlatıldığı için hatırladığımı zannettiğim anılarımı yazdım. Mesela bana ilk alınan oyuncak arabamı yazdım. Kapıları açılıp kapanıyordu ve kıpkırmızıydı. Sekiz yaşıma bastığımda annemin bana aldığı oyuncak piyanoyu yazdım. Piyano, avucumun içine sığacak kadar küçüktü ve çok tatlı sarı bir kapağı vardı. O kapağı kaldırıp pili bitene kadar piyanonun tuşlarına bastığımı hatırlıyorum. Sanırım çıkan seslerden kurtulmanın sevinciyle kimse piyanoma bir daha yeni pil almamıştı. Defterin ve kalemin büyülü olduğunu tabi ki tüm bunları yazarken bilmiyordum. Bu defterin ve kalemin en önemli özelliği de onlarla hiçbir zaman yalan yanlış bir şeyler yazılamamasıymış. Bu kısmı sonradan öğrendim. İnsan kendisine bile itiraf edemediği gerçekleri, bu deftere yazıyormuş. Üstelik defteri eline alır almaz karşı koyamayacağı bir istekle yapıyormuş bunu. Kendi aleyhine de ne varsa hepsini yazmadan duramıyormuş. Neyse lafı çok uzattım. Ben de o gün o deftere âşık olduğumu düşündüğüm, iyi kalpli meleğim hakkında kendimden bile gizlemeye çalıştığım bütün fesat düşüncelerimi yazdım. Bunu neden yaptım ben bile bilmiyorum. Hiçbir baltaya sap olamadığım için onun başarılarını kıskandığımdan tutun da evlensek her gün ona yapmayı hayal ettiğim psikolojik baskılara kadar her şeyi yazdım. Benden daha iyi okullarda okuduğu ve benden daha iyi bir kariyeri olduğu için onun da benim gibi mutsuz olma zamanının geldiğine inandığımı bile yazdım. Bütün bunları ara ara düşünüp sonra da unutmaya çalışsam da kendi kendime başarısızlığını başkalarını suçlayarak açıklayamazsın desem de içten içe yaşadığım bu duyguların hepsini yazmıştım işte deftere. Ben son satırımı yazıp noktayı koyduğumda defterden bir ses geldi. “Demek öyle!!” dedi. “Anlamalıydım senin iyi niyetli olmadığını. Beni gördüğünde takındığın o sinsi gülümsemenden anlamalıydım.” Ben ne oluyor deliriyorum herhalde diye düşünürken birden yazdığım satırlardan dışarıya küçük kanatları olan mor bir peri fırladı. Elinde bir yay ve ok tutuyordu. Bana bakıp bu oku tam sağ gözüme doğru fırlattı. Son anda kendimi toparlayıp gözümü kapattıysam da bir faydası olmadı. Ok gözüme isabet etmişti. Gözümden aşağıya doğru mürekkepler akmaya başladı. Çok kısa bir zamanda üstüm başım, oturduğum koltuk, yerler, halı hep mürekkep oldu. Koşarak banyoya gittim. Bir elim gözümde bağırarak, haykırarak lavaboya eğildim. Lavabo da bir anda mosmor oldu. Gözümden oluk oluk mürekkep akıyordu ve ben ne yapacağımı bilemiyordum. Sanırım bir süre sonra bayılmışım. Kendime geldiğimde sabah olmuştu. Her yer temizdi. Ben de yatağımdaydım. Aynada gözlerimi incelediğimde de hiçbir terslik olmadığını gördüm. Koşarak gidip salondaki deftere baktım. Defterde de hiçbir şey yazılı değildi. Hatta kalemi çantadan bile çıkarmamıştım. Çok kötü bir rüya gördüğümü zannedip unutmaya çalıştım. Fakat bu rüyalar benzer şekillerde bir hafta boyunca devam etti. Sonra da işte kendimi burada buldum.

14 Eylül

Taklit yeteneği güçlü perilerden biri, sesimi taklit ederek aileme telefon etmiş. Bana öyle söylediler. Aileme acil bir işim çıktığını, bu nedenle belirli bir süre ortalıklarda olmayacağımı söylemişim. Yani o peri benim yerime öyle söylemiş. Bu telefon konuşmalarını, her hafta tekrar ediyorlarmış. Söylediklerine göre babam, telefonda çok sinirlenmiş. Beni sorumsuzlukla suçlamış. Kitapçıyı boşladığım için de bana fena halde içerlemiş. Ailem bu saçma şeye gerçekten inanmışlar yani. Gerçi inanmasalar ne olacak? Beni zaten kurtaramazlar.

20 Eylül

Bugün benim doğum günüm. Keşke doğum günüm şerefine, her sene yaptığım gibi bu sene de balkabaklı cheesecake yiyebilseydim. Hem mum üfleyip dilek de tutardım. Fakat bütün bunları yapabilseydim de değişen bir şey olmayacaktı. Ne de olsa dilek tutmanın, beni bu esaretten kurtaramayacağı kesin. Acaba ailem beni merak ediyor mudur?

Hoş geldin yirmi altı yaşım. Umarım bu beladan bir an önce kurtulurum.

24 Eylül

Bu satırları kâğıt kalem kullanarak yazıyorum. Mürekkep perilerinin daktilo, bilgisayar gibi modern şeylere alerjisi olduğuna artık eminim. Her gün bana kâğıt ve mürekkep getiriyorlar. Her akşam da bunları benden geri alıyorlar. Gövdesi metalden yapılmış, özel bir kutuda muhafaza ettikleri ucu tüylü kalemi de bana hediye ettiklerini söylediler. Her gün beni yazı yazmak için zorluyorlar. Her akşam da yazmamam için kontrol ediyorlar. Gündüzleri yazmazsam bana işkence ediyorlar. Vücuduma elektrik veriyorlar. Üstüme tazyikli su tutuyorlar. Oturmayayım diye bir de düzenek yapmışlar. Yazı yazmayı reddettiğim her gün beni bu düzeneğe bağlayıp gidiyorlar. Günlük sekiz saatlik yazma süremi bu düzenekte mecburen ayakta durarak tamamlıyorum. Yemek vermiyorlar. Su vermiyorlar. Tuvaletimi de… neyse daha fazla yazamayacağım. Bu satırları geceleri gizli gizli yazıyorum. Odam çok karanlık oluyor diye uzun uzun yalvardıktan sonra gündüzleri yazı yazarken yaktığım mumu, geceleri de yakmama izin verdiler. Mum da onlar gibi sihirli sanırım. Uzun zamandır yanmasına rağmen bitmesini bırakın küçülmedi bile. Gündüz getirdikleri kâğıt tomarlarından bir iki kâğıt da araklıyorum. Sadece mürekkep sıkıntı oluyor. Gece yazmayayım diye mürekkebi ve hokkayı alıyorlar. Ben de yazı yazmak için ucu sivri tüylü kalemimle parmağımın ucunu delip kanımla yazıyorum. Yine ayak sesleri… Sonra yazmaya devam ederim.

27 Eylül

Hiç kimsenin okumayacağı yazıları yazmakla cezalandırıldım. Üstelik bu cezayı bana çok güzel gülümseyen mavi gözlü bir kız ve onun mürekkep perileri verdi. Gündüzleri yazacağım yazıları onlar belirliyorlar. Başlangıçta benden karman çorman bir tomar kâğıdı temize çekmemi istediler. Onları temize çekmeye başladım. Yazdıkça yazdım, yazdıkça yazdım. Fakat o tomar hiçbir zaman küçülmedi. Ben sayfalar dolusu yazmama rağmen o tomar hep aynı boyutta kaldı. Yazdıklarım da emirle öğüt karışımı cümlelerden oluşuyor. “Bundan sonra kimseyi kıskanmayacağım.” “İnsanın elindekilerle yetinmesi gerekir.” “Yaptığım hatalar, yalnız benim kabahatim.” “Kendime acımayı bırakıp çok çalışmalıydım.” Bu cümlelere şimdi ben de bir iki cümle eklemek istiyorum. Siz siz olun birinden hoşlanırsanız onun perileri olup olmadığına iyice emin olmadan ona yaklaşmayın. En azından ona yalan söylemeyin. Ne olur ne olmaz.

1 Ekim

Uyandığımda kendi odamdaydım. Gördüğüm, yaşadığım bunca şey rüya mıydı yoksa? Sevdiceğime yalan söylediğim için mi böyle bir rüya görmüştüm? Odamı daha iyi görebilmek için mutlulukla ayağa kalktım. Ben ayağa kalkınca üzerimden bir defter düştü. Meleğimin bana hediye ettiği deftere benzeyen bir defter. Fakat daha dikkatli bakınca bunun aynı defter olmadığını anladım. Sayfalarını karıştırmaya başladım. Bunlar benim kanımla yazdığım sayfalardı. Bütün o sayfaları ciltleyip defter yapmışlar. Oysa onlardan gizli yazdığımı zannediyordum. Ne bekliyordum ki? Bir defterin içinde yaşayan perilerden bir şeyler saklayabileceğimi mi? Gördüklerim bir rüya değildi o zaman. Meleğim gerçekten bana o işkenceleri yapmıştı. Ne vardı sanki benden ayrılıp yoluna devam etseydi. Kötü niyetli olduğum için aylarca hapsedilmeyi mi hak ediyordum yani? Bütün bunları düşünürken bir yandan da banyoya girdim. Evde olduğuma göre cezamı çekmiş ve bitirmiş olmalıydım. Tümden soyunup duşa girdim. Üstümü çıkartınca vücudumdaki işkence izleri de ortaya çıktı. Yaralarıma bakıp bir süre ağladım. Sonra bu defteri alıp son sayfasına bu satırları yazmaya karar verdim. Bu kez kanımla değil evdeki tükenmez kalemimle yazıyorum. Ne kadar arasam da o malum defteri ve unicornlu kalemi bulamadım. Belki de görevlerini tamamladıkları için yok olmuşlardır. Bu satırları da eğer bu defteri bulan biri olursa ve deftere yazdıklarımı okursa sonunda başıma neler geldiğini merak eder diye yazıyorum. Merak etmeyin. Ben iyiyim. Uzun süre terapi aldım. Hatta bir müddet beni hastanede yatırdılar. Sonra güzel bir kızla tanıştım. Kendimi olduğum gibi tanıttığım bir kızla. Şimdi evliyiz. Bir kızım, bir oğlum oldu. Yüksek lisanstan sonra doktoramı da bitirmek üzereyim. Kitapçıyı da erkek kardeşime devrettim. O zaten benden daha hevesliydi. Fakat en önemlisi bir daha hiç kimseye en küçük bir yalan söylememeye yemin ettim. Özellikle perileri olan mavi gözlü kızlara…