Öykü

İyib

Soğuk ve puslu bir Ankara akşamında, Palace Kule’nin önünde titreyerek bekliyordu Süleyman. Dün yağan kar tam tutmamış ve bir İç Anadolu klasiği olarak dona çekmişti. Normalde akşam tıraş olma huyu olmamasına rağmen, bu akşam tıraş olduğu için pişman olduğunu hissetti. Yüzündeki her bir hücrenin donduğunu hissedebiliyordu. Burnu akıyordu, ama ayaz o kadar sertti ki, burnunun aktığını fark edemez olmuştu.

“Her neyse…” diye düşündü. “Soğuk, dertlerimin en küçüğü.”

Çenesini, giymeden önce yıkama fırsatı bulamadığı kargocu ceketinin kapalı boğazından içeri gömebildiği kadar gömdü. Cesaretini toplama vakti gelmişti. Beş dakika içinde, Palace Kule güvenlik ekibi, vardiya değiştirecekti. Döner camlı kapıdan çaktırmadan içeriyi keserek, binanın köşesinde saklanmaya devam etti.

Cebinden sigara paketini çıkarttı. Sigarayı bırakalı sekiz sene olmuştu normalde. Karısı hamile olduğunu ona söylediği anda, bir daha ağzına sigara koymamaya yemin etmişti. Eh, sonuçta çocuğuna iyi örnek olmak zorundaydı.

Bu geceye kadar.

Sigarasını yaktı ve derin bir fırt çekti. Eski dostuna kavuştuğu için, içini ufak bir pişmanlık kaplasa da bu pişmanlık dikkatini dağıtmaya yetmemişti. İçeriyi dikkatli gözlerle süzmeyi sürdürürken, güvenlik görevlisi şefinin montunu giydiğini; cep telefonu ile cüzdanını eline aldığını gördü. Süleyman’ın hüzünlü yüzünde, ufak bir gülümseme zerresi belirdi. Planı işliyordu. Salı ve Perşembe akşamlarında sabah vardiyasında görevli olan güvenlik şefi, akşam şefinin gelmesini beklemeden görev yerini bırakıp gidiyordu işte.

Hemen sigarasını söndürdü. Eline, yerdeki kargo paketini aldı.

Güvenlik şefi, kapıdan onun varlığını dahi fark etmeden çıkış yaptı.

Süleyman içinden otuza kadar saydı ve içeri girdi. Güvenlik odasının yanından, öz güvenli adımlarla ilerledi ve danışma bankosunun önünde durdu.

“Merhaba, kargo getirmiştim.”

“Merhaba, tabii teslim alalım. Kime iletilecekti?”

Süleyman pek tabii bunu bekliyordu. Üst kata çıkmak, tereyağından kıl çekmek kadar kolay olmayacaktı. Şimdi sıra, çalıştığı üzere bankodaki kadını saf dışı bırakmaktaydı.

“İYİB isimli bir yer varmış galiba burada. Oraya iletilecek.”

“Tabii, ben alayım kargoyu.”

“Yalnız bana bu kargoyu bizzat o birime teslim etmem gerektiği söylendi. Sayın Bakan’ın özel kalemi arayıp haber vermiş. Birime elden teslim etmem gerekiyor.”

Kadın, cevap vermek yerine şüpheli bakışlarla onu süzmeye devam etti.

“Hanımefendi, isterseniz arayıp sorun. Geleceğimden haberleri var. Bakın, bugün oğlumun doğum günü. Şunu hemen teslim edeyim de eve gideyim diye fırsat kolluyorum zaten. Rica ediyorum birbirimizin daha fazla zamanını almayalım.”

Banko görevlisi, yılmış bir şekilde iç çekerek telefonun ahizesini kaldırdı ve birkaç tuşa bastı.

“Alo, Ömer Bey iyi akşamlar. Size bir paket geldi. Evet, kargocu getirdi. Ben teslim alayım dedim ama bizzat size teslim etmek istiyor.” Bir sessizlik olduktan sonra görevli devam etti. “Anlıyorum. Evet efendim. Yönlendiriyorum. İyi akşamlar.”

Görevli kadın, biraz bozulmuş bir şekilde ahizeyi kapattı. Anlaşılan telefonda konuştuğu adamdan hafif bir azar yemişti. Süleyman, bunun için hafif bir vicdan azabı duydu. Ama hiçbir duygu, bugün onu hedefinden şaşırtamazdı.

Buraya vicdan azabı çekmek için değil, çektirmek için gelmişti. Ve her şeye bir son vermek için.

“Buyurun, bu kart ile on dördüncü kata çıkın. Orada İYİB güvenlik şefi Ömer Bey sizi karşılayacak. O çok değerli paketinizi Ömer Bey’e teslim edebilirsiniz.”

Süleyman, iğnelemeyi duymazdan geldi ve teşekkür ederek asansöre yöneldi. Planı buraya kadar kusursuz işlemişti.

Sabah, kendini Bakanlık Özel Kalem Müdürü olarak takdim ederek İYİB görevlilerini araması, işini gerçekten kolaylaştırmıştı. Sonuçta günlerdir gazetelerde İYİB uygulamasının ne kadar popüler olduğu ve ABD’li bir şirket tarafından satın alınmaya çalışıldığı yazıyordu. En son söylenenlere göre, bu şirket uygulamayı satın almak için üç buçuk milyar dolar teklif etmişti ve İYİB yine de uygulamasını satmamıştı. ABD’li şirket, dün sabah teklifini dört milyar dolara çıkartmıştı. Pek tabii, bu alım gerçekleşirse sadece bunun vergilendirmesi ve sair giderlerinden dolayı, hükümet de çok yüksek bir gelir elde edecekti. Bu sebeple, Bakanlığın İYİB ile temasa geçtiği ve uygulamanın satılması için teşviklerde bulunduğu zaten biliniyordu. Telefon görüşmesinde Süleyman yalnızca, şirketin CEO’su Murat Bey’e; Bakan ve Bakan Yardımcılarının özel bir hediyesi olduğunu ve bu akşam dikkat çekmemesi için, kargocu kıyafeti giymiş bir bakanlık çalışanı vasıtasıyla hediyelerini göndereceklerini söylemişti.

Yani her şey tıkırındaydı.

Asansörün on dördüncü kata vardığını gösterir “tink” sesi, onu tekrar kendine getirdi. Bütün olan biteni, kendini şu anda bulunduğu konuma getiren bütün delilikleri düşünerek dalıp gitmişti. Kafasını salladı. Beklediği an gelmişti.

Asansörden dışarı gergin bir şekilde çıktı. Danışmadaki kadının bahsettiği güvenlik şefi, tam asansör kapısının önünde onu karşıladı.

“Sağ olun Beyefendi. Biz bunu Murat Bey’e iletiriz.”

“Siz sağ olun, ama benim bunu Murat Bey’e elden teslim etmem lazım. O yüzden benim şey… Elden götüreyim ben.”

Doğaçlama yüzünden paniği artmıştı. Planındaki düşünülmemiş kısımlar, onu geriyordu. Ne olur ne olmaz diye hızlıca çevresine göz attı. Genişçe bir ofisin içindeydiler. Anlaşılan on dördüncü, yani son kat yalnızca şirketin kaymak tabakasına ayrılmıştı. Burada ikisi boş olmak üzere, toplamda dört masa vardı. Saat dokuzu geçtiği halde halen çalışan iki kişi, özel sektörde yükselme tutkusuyla yanıp tutuşan beyaz yakalıları temsil eden, iki modern köle olmalıydı. Muhtemelen, şu anda boş olan iki masanın sahibinin yerine geçmek ve bu saatlerde çalışmamak için çalışıyorlardı. Zira Süleyman’ın geldiğini fark etmediler bile.

Sade, şık ve geniş bir tasarıma sahipti bu ofis. Hemen arkalarında, büyükçe bir kapı vardı. İki kanatlı kapının tam üstünde, “CEO Murat AKYÜREK” yazısı parıl parıl, altın yaldızlı şekilde parlıyordu. Hedef noktası o odaydı.

“Yok abicim olmaz, paketi ver.”

“Ölsem veremem abim. Bakanın özel talimatı var diyorum. Bizzat vermezsem vallahi kovarlar beni.”

“Bana ne? Ver bakayım şu paketi bana.”

Adamın işkillendiğini gören Süleyman’ın içini hafif bir panik duygusu kapladı. Ortamı yumuşatması gerektiğini fark etmişti.

“Tamam şöyle yapalım. Al abim sen paketi. En azından Murat Bey’e bir gözükeyim de bizzat teslimata geldiğimi görsün.”

“Öf be dayı, sen de ne yapışkan çıktın yahu… İyi tamam.”

İşte bir zafer daha kazanmıştı. “Muharebeleri kazanıyorum, bakalım savaşı kazanabilecek miyim?” diye düşündü.

Güvenlik şefi Ömer önde, Süleyman arkada, CEO Murat Bey’in kapısının önünde durdular. Ömer, ona burada beklemesini söyleyip içeri girdi. Bir süre sonra da kapı açıldı ve Ömer, kaba bir el işaretiyle içeri gelmesini söyledi.

Süleyman nefesini tutarak içeri girdi.

İçerisi, görmeyi beklediğinden çok daha farklıydı. Bir yazılım şirketinin CEO’sundan beklenebileceği üzere, arkalarındaki salon kadar sade ve şık bir ofisle karşılaşmayı umarken, baştan sona abartılı bir tasarımla karşılaşmıştı.

Eskilerin “kaymakam odası gibi” diye tabir ettikleri tip bir odadalardı. Altın varaklı koltuklar, parlak sarı ve kırmızı tonlarının hakim olduğu abartılı motifli bir masa, arkasında görgüsüzce çerçevelenmiş tablolar… Odanın tek güzel tarafı, dışa dönük olan duvarın camdan yapılmasıydı. Bu kadar yukarıdan, nefes kesici bir güzelliği vardı karlar altında Ankara’nın.

Murat Bey, hiç de Süleyman’ın görmeyi beklediği tipte birisi değildi. Gözlüklü, ince ve sessiz, bilgisayar dehası bir tip beklerken, gayet de iri yarı ve saçının tepesi dökülmüş, kırklı yaşlarında biri karşıladı onu. İnce kesilmiş badem bıyıkları ile üstten bakan bir gülümsemesi vardı. Kendisine bol gelen ve hiç de şık olmayan, fakat oldukça pahalı bir takım elbise giymişti. Büyükçe göbeği, bu takımı daha da absürt gösteriyordu. Süleyman onun, deli gibi para kazanıp o parayı kaliteli bir şekilde harcayamayan, ama yine de para peşinde koşmaktan kendini alıkoyamayan geri zekalılardan biri olduğunu düşündü. Görmeyi beklediği büyük CEO ile kafa kafaya tersti bu adam.

“İlle de Murat’a vereceğim diye tutturan adam sensin demek. Hah!” Murat’ın çirkin kahkahasına ve zerre kadar komik olmayan seksist esprisine reaksiyon vermek zorunda olan Süleyman, “Evet, ta kendisi. Kusura bakmayın rahatsız ettim Murat Bey,” dedi.

Adamdan ilk görüşte tiksinmişti ve bu his oldukça hoşuna gitmişti. “Dünya bu akşam bir şey kaybetmeyecek,” diye düşündü.

“Bakalım ne varmış şu pakette?”

Ömer paketi, saygıyla Murat Bey’e uzattı. Ne olur ne olmaz diye, her an müdahaleye hazırmış gibi pür dikkat paketi izliyordu Ömer. Murat’ın ise öyle bir derdi yoktu. Bakanlığın ona ne hediye gönderdiğini, şirketinin bu pahalı uygulamasını satması için bu sefer nasıl bir teşvik yolladıklarını merak ederek, iştahla paketi açmaya başladı. Yılbaşı hediyelerini açan, çirkin bir oyuncak ayı gibi absürt bir görüntüye sahipti.

Paketi açtığında yüzü buruştu. Kocaman paketin içinde, minicik, kartvizit boyutunda bir kağıt vardı. Üzerinde, “KARŞINA BAK” yazıyordu. Murat ve Ömer kafalarını kağıttan kaldırdıkları anda, büyük bir sürprizle karşılaştılar.

Süleyman, elinde bir tabancayla karşılarında dikilip gülümsüyordu.

“Ne yapıyorsun lan sen?” diye bağırdı Ömer.

“Kes! Valla gözümü kırpmam ikinizi de vururum!” Silahı Murat’a doğrulttu. “Yat lan yere. Yat!”

“Dayıcım ne yapıyorsun? Allah rızası için bırak beni, bak ben hiçbir şey yapmadım, ne istiyorsun benden?”

“Yatsana oğlum! Bir daha söylemem dizlerine sıkar yatırırım bak.”

“Yatıyorum abi dur, yatıyorum.”

Murat gözlerinden yaşlar akarak, kendini panikle yere attı. Hafifçe gülümseyen Süleyman, şimdi namluyu Ömer’e çevirmişti.

“Çık git bu odadan.”

“Bak kardeş, böyle salak saçma bir hareketten sonra bu odadan canlı çıkma ihtimalin yok. Bizi bırak. Gel aşağı inip birer çay içelim. Derdin neyse konuşup çözelim. Devam edersen cesedin çıkacak bu odadan belli ki.”

“Hangimiz tehdit edecek pozisyondayız sence birader? Elinde silah olan benim” dedi Süleyman. “Şimdi çık git bu odadan. Yarım saat içinde ülkenin en büyük haber kanallarından birinin muhabirlerinden birini buraya gönderin. Tanınan bir sima olsun, içeri gazeteci kılığında polis falan gönderirseniz, polis de Murat da ölür. İyi bir haberciyi buraya getirmek zor olmasa gerek, kaliteli haberin kokusunu alıp kendi rızası ile buraya gelecektir zaten.”

“Deli misin kardeşim, senin derdin ne?” diye sordu Ömer.

Süleyman bu sorunun üzerine, silahı tekrar Murat’a doğrulttu. “Odadan çıkıyor musun, çıkmıyor musun?”

“Ömer, ne bekliyorsun Allah’ın embesili? Siktir git bu odadan! Herif deli görmüyor musun? Ne diyorsa yap lan!” Murat yerde cenin pozisyonunda yatarak Ömer’e bağırıyordu. Paniklediği ve çaresizce her şeyi kabullendiği, her halinden belliydi.

Ömer panikle odadan çıktı. Koşarak asansöre doğru yöneldi. Süleyman kapıyı kapatırken, ana salonda çalışan diğer iki adamın da Ömer ile birlikte asansöre koştuklarını gördü. Muhtemelen içerideki sesleri duymuşlardı, güvenlik şefinin de koşarak odadan kaçtığını gördükleri anda, bugün paydos etmeleri için yeteri kadar sebepleri oluşmuştu.

Süleyman ile Murat artık baş başaydılar.

“Abi ne istiyorsun benden? Para mı? Köpeğin olsun senin! Ne kadar istiyorsun?”

Süleyman cevap vermek yerine gülümsüyordu. Murat ise yerde yatıp ağlayarak bağırmaya devam ediyordu.

“Abi cevap versene! Niye susuyorsun! Ne istersen yaparım ya, söylesene. Ne olur susma, niye bana bunu yapıyorsun, ne istiyorsun benden? Ben kimseye zarar vermedim ki, vallahi-”

“Sus lan!” Süleyman öyle bir gürledi ki, Murat yattığı yerde iyice sindi ve dizlerini göğsüne sıkıca bastırdı. “Yalan söyleme! Ben sormadan tek kelime daha edersen bacağına kurşunu yersin. Seni, bir hata yapmadığın sürece şu anda öldürmeyeceğim. Ama sana acı çektirmekten büyük bir zevk alırım. Sakın risk alma.”

Murat burnunu çekerek hızla kafa salladı: “Tamam abi.”

“Şu satışı yaptınız mı?”

“Hangi satışı?”

“Lan benimle taşak geçme! Allah’ıma kitabıma bu son uyarım sana. Uygulamanızı diyorum. Şu İYİB uygulamasını Amerikalı bir şirkete satacaktınız. Sattınız mı?”

“Yarın satacağız abi.”

“Bak sen. Ne kadara?”

“Dört… Dört buçuk milyar dolar.”

“Vay vay… Belliydi zaten böyle olacağı. Tam tahmin ettiğim gibi. Şerefsizler sizi… Kalk yerden. Şimdilik oturabilirsin. Dizlerinin üzerine otur, ellerini kucağında birleştir.”

Murat, Süleyman’ın söylediği gibi oturdu. Sürekli burnunu çekiyordu.

“Gazeteci gelene kadar ağzını açmayacaksın. Anladın mı beni? Anladıysan kafanı salla.”

Murat, oturduğu yerden hızlı hızlı kafasını salladı. O kadar hızlı nefes alıp veriyordu ki, şişman bir köpeği anımsatıyordu.

Süleyman buraya gelmeden önce, bu kadar sakin olabileceğini tahmin dahi edemezdi. Murat denen namussuz tam karşısında, dizlerinin üzerine çökmüş tir tir titriyordu. Bir gün önce olsa, onu kafasından kıvılcım çıkartana kadar yere sürter, küfürler ederek tekme yağmuruna tutardı. Ama şu an… Onun bu çaresizliğini gördüğü için, hiçbir şey yapmak gelmiyordu içinden. Sessizce gazetecinin gelmesini bekleyecekti.

Murat’a arkasını dönmemeye çalışarak cama yaklaşıp dışarıya göz attı. Düşündüğü gibi, yukarıya sesleri gelmese de kırmızılı mavili polis ışıkları binaya yaklaşıyordu. Birkaç dakika içinde binayı tamamen ablukaya alacaklardı. Bulundukları kat o kadar yüksekti ki, bir keskin nişancının onları hedef alması da mümkün gözükmüyordu.

Aynı anda kulağına helikopter sesleri çalınca, Süleyman gülümsedi. Binanın tepesi helikopter indirmeye kesinlikle müsait değildi. Az önce de katın tamamı boşalmıştı. Şimdilik güvende olduğunu hissetti.

Manzaraya karşı bir sandalye çekti. Kambur bir şekilde, hüzünle oturarak manzarayı izlemeye başladı. Murat’ı da göz ucuyla süzüyordu.

“Bunların hepsi yakında bitecek. Kavuşacağız, çok az kaldı…” diye düşündü.

Yaklaşık yarım saat böyle geçti. Süleyman hüzünlü düşüncelerle dışarıyı seyrediyor, Murat korkuyla oturup bir sağa bir sola kıpraşıyor, ama sesini çıkarmaya veya hareket etmeye cesaret edemiyordu.

Asansörün “tink” sesi, ikisinin de dikkatini kapıya çevirmelerine sebep oldu. Süleyman elinde silahla, hemen kapının ardına geçip kulağını kapıya dayadı. Gözü yerdeki Murat’ın üzerindeydi.

Hafif ayak sesleri duymaya başladılar. Bu sesler kapıya yaklaşıyordu. Süleyman’ın tüyleri diken dikendi. Silahına sıkıca sarıldı. Ayak sesleri, gerçekten de tek bir kişi gibi çınlıyordu.

Gelen kişi, tam kapının önünde durdu.

“Merhaba, ben araştırmacı gazeteci Serhat Demir. İçeri girebilir miyim?”

Süleyman hafifçe gülümsedi. Bu adama hem gazetelerdeki köşe yazılarından, hem haber programlarından, hem de sosyal medyadan az çok aşinaydı. Cesur, genç, dinamik bir gazeteciydi fakat işin şov kısmını biraz fazla abarttığını düşünüyordu. Muhalif denebilecek bir kalibredeydi. Esasında bu işine gelmişti, zira bu odada olan bitenin kesinlikle politik bir yüzü de vardı. Ama yine de bu kadar büyük bir olayda, neden genç ve nispeten muhalif bir gazetecinin buraya gönderildiğini merak etti.

Süleyman, kapının arkasına geçti ve silah tutmadığı eli ile kapıyı hafifçe araladı. “Yavaşça içeri gir!” diye bağırdı. Bir eliyle kapının kolunu tutuyor, diğer elindeki silahla hem Murat’ı, hem de kapının girişini kontrol ediyordu.

İçeri genç bir adam girdi. Olan biteni anlamak istercesine hızla çevresine bakındı ve yerde oturan Murat’ı görünce korkuyla irkildi. İşin ciddiyetini anlamışçasına, panikle bir adım geri gitti, Süleyman da o anda kapıyı kapattı.

Kapının kapanma sesiyle arkasını dönen Gazeteci Serhat, iki adım ilerisinde kendisine silah doğrultan Süleyman’ı gördüğü anda kısa bir çığlık attı ve hızla geriye sıçradı.

“Durun! Sakin olun beyefendi! Ben sizin isteğiniz üzerine geldim! Gazeteciyim, belki beni tanırsınız. Lütfen sakin olun ve silahı indirin!”

“Merhaba, maalesef silahı indirmem mümkün değil Serhat Bey. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Oturmaz mısınız?” Hemen arkalarındaki ofis koltuğunu gösterdi.

Süleyman’ın kibarlığı karşısında, hem yerde oturan Murat, hem de Serhat oldukça şaşırmıştı. Serhat, anlamaz bakışlarla, “Ta- Tamam. Teşekkür ederim,” dedi ve arkasındaki sandalyeye yöneldi.

Süleyman, silahını indirmeden, odadaki başka bir sandalyeyi ikisinden de uzağa çekerek oturdu. “Kusura bakmayın, ikinizi de namlunun ucunda tutmam gerek. O yüzden sosyal mesafeli oturacağız.”

Serhat, korkusunu bastırmak istercesine hafifçe gülümseyerek, “Estağfurullah,” dedi. “Evet beyefendi, talebiniz doğrultusunda, polis bana ulaştı. Gördüğünüz üzere buradayım. Sizi dinleyeceğim. Hatta müsaadeniz olursa, tüm konuşmamızı telefonum ile röportaj formatında kaydetmek isterim. Uygun mudur?”

Bu talep, Süleyman’ın aklına harika bir fikir getirmişti. Birkaç saniye kafasında bu fikri evirip çevirdikten sonra, “Uygundur. Hatta çok daha iyisini yapalım. Sosyal medya hesabınızdan canlı yayın açın,” dedi.

Serhat’ın yüzü o kadar ani şekil değiştirdi ki, Süleyman bu işte hemen bir terslik olduğunu fark etti. “Beyefendi… Şey isminiz nedir acaba?”

“Süleyman.”

“Süleyman Bey… Şimdi şöyle bir durum var. Ben yukarı çıkmadan önce, Sayın Bakan beni aradı ve bu şirkette olan biten hiçbir şeyi, onun haberi olmadan yayınlamamamı söyledi. Hatta aba altından sopa göstererek, yayınlarsam gazetemizin bu durumda büyük kan kaybedeceğini belirtti. Yani ben burada olup biteni kaydetmeli ve bakana iletmeliyim. Kendisi onaylarsa yayınlamalıyım.”

Süleyman sinirle çıkıştı: “Siz de kendinize utanmadan gazeteciyim diyeceksiniz demek ha? Ben de niye muhalif bir tipi gönderdiler yanıma diyordum. Satın almışlar seni de!”

“Beyefendi yanlış anladınız…”

“Kes lan kes! Önüne belki de son on yılın en büyük haberini, altın tepsi ile sunuyorum. Sen abilerime sormadan bir şey yapamam diyorsun.”

“Gerçekten yapamam. Özür dilerim.” Serhat içtenlikle utanmış, kıpkırmızı kesilmişti. Yere bakıyordu. Kendini korumaya, yalanlar uydurmaya çalışmıyordu artık. Gücün karşısında ezildiğini kabullenmişti.

“Yalnız sanırım bir noktayı atladınız Serhat Bey. Silahın kimde olduğunu gözden kaçırdınız.”

Serhat kafasını kaldırıp, korkuyla Süleyman’a baktı. Odaya girdiğinden beri, ilk kez gerçekten tehlikeyi ensesinde hissetti.

“Sosyal medya uygulamana gir.”

“Ama Süleyman Bey, yapamam…”

“Ya sen yaparsın, ya da seni vururum ve ben senin telefonundan yaparım. Zor değil.” Namluyu kaldırıp ona yöneltti. “Hadi.”

Şimdi titreme sırası Serhat’taydı. Titreyen elleriyle zar zor telefonunun tuş kilidini açtı. Sosyal medya hesabına giriş yaparken, korkulu gözlerle yerde oturan Murat’a baktı. Murat çaresizce kafasını sallıyordu.

“Siz iyi misiniz Murat Bey?”

“İyiyim… Şimdilik. Siz yine de bu herif ne derse yapın ne olur.”

“Konuşmayın lan kendi aranızda. Canlı yayına gir. Hemen.”

“Ben… Bunun doğru olacağın-”

“Hadisene lan! Şansını zorluyorsun Serhat…”

“Tamam… Tamam giriyorum. Hah, açıldı.”

Serhat gırtlağını temizledi. Yüzü bembeyaz olmuştu. Heyecanla bu olaya dahil olmak istediği için oldukça pişman duruyordu.

Ve o anda, telefonunda canlı yayın açıldı.

“Mer… I-ıhm. Merhaba sayın takipçilerim. Ben Serhat Demir. Bugün biraz… Heyecan. Evet. Heyecanlıyım. Çünkü…” Kafasını telefondan kaldırdığında, Süleyman’ın doğrulttuğu silahla göz göze geldi ve devam etti. “Çünkü şu anda, tehdit altında bu canlı yayını gerçekleştiriyoruz. Süleyman isimli bir şahıs, hepinizin bildiği ve büyük çoğunluğunuzun kullandığı, İYİB uygulamasının sahibi olan Murat Akyürek’i rehin aldı. Her zamanki gibi doğru haberi, kaynağından, tarafsız ve olduğu gibi yansıtmak üzere olay yerine geldik. Şu anda bizzat ben olay mahallindeyim. Benim de kafama doğrultulmuş bir silah var…”

Serhat’ın izleyici sayısı, otuz saniye içinde yaklaşık yüz katına çıktı. Bir anda Türkiye’nin neredeyse beşte biri bu canlı yayını izlemeye başlamıştı. Serhat, inanılmaz şaşkındı. Belki de gerçekten beklediği sıçrama tahtası buydu.

“Ne anlatıyorsun lan sen? Sen gelmek istemedin mi buraya puşt?” Süleyman öfkeyle koltuğunu yere fırlatıp kalktı. “Çevir bana kamerayı.”

Serhat dehşet içinde oturduğu yere sindi. Murat da korkuyla iyice köşesine çekilmişti. Telefonunun arka kamerasını açıp, ilk önce tüm dehşeti gözlerinden okunan Murat’ı, ardından da Süleyman’ı çekmeye başladı.

“Arka kamera açık kalsın. Yayını kapatır veya başka bir oyun yaparsan, hepimizin cesedi çıkar buradan. Anladın mı?”

Serhat cevap vermek yerine kafasını salladı. Telefonun arka kamerası onu çekmeyi sürdürürken, Süleyman telefona bakarak konuşmaya başladı.

“Şey… Merhaba. Ben aslında gözüktüğüm gibi değilim. Yerde oturan şerefsiz ve onun aptal uygulaması beni bu hale getirdi. Bugün, size hikâyemi anlatacağım. İnsanoğlunun nasıl bir mahluk olduğunu, tüm doyumsuzluğunu ve iyilik perilerinin gerçek olmadığını anlatacağım size. Evet, başlayalım.”

Serhat şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. İzleyici sayısı öyle yüksek bir ivmeyle artıyordu ki, artık neredeyse Türkiye’nin yarısı bu canlı yayını izliyordu. Gözü takipçi sayısındayken, Süleyman’ın ona seslenmesiyle, dikkatini yeniden topladı. “Serhat Efendi! Şu yerdeki yavşağı çek bakalım.”

Murat korkuyla dikildi. Odak ondaydı. Şimdi Türkiye onu izliyordu.

Süleyman devam etti. “Evet Murat Bey. Haşmetli CEO’muz. Senin dahiyane fikrin olan İYİB ne kadar popüler konuşmaya gerek yok. Her yerde görüyorsunuz reklamını, hatta bu yayını izleyenlerin çoğu İYİB’i kullanıyor da. Belki aranızda bilmeyen ya da kullanmayanlar vardır. Anlatır mısın Murat Bey, nedir bu İYİB?

Murat korkuyla telefon kamerasına çevirdi bakışlarını, ardından konuşmaya başladı.

“Şey… Bu bizim tasarladığımız, benzersiz bir uygulama. İYİB. Kişisel iyilik periniz. Benim her zaman şöyle bir düsturum vardır: ‘İyilik yap, iyilik bul.’ Yani kısaca İYİB. Eğer birisine, bir karşılık beklemeden iyilik yaparsanız, eninde sonunda mutlaka o iyilik karşınıza çıkacaktır. Bir iyilik perisine ihtiyacınız yoktur, o iyilik perisi zaten evrenin ta kendisidir. Bu sebeple, biz yalnızca bu iyiliğin, insanların karşısına çıkma sürecini hızlandırmak istedik.

“Bir uygulama hazırladık ve internete reklam verdik: ‘bir iyilik perisi tarafından dileği gerçekleştirilecek bin kişi aranıyor!’ Başvuran ilk bin kişi ile hemen temas kurduk ve gerçekleşmesini istedikleri dilekleri uygulamamıza girdik.

“Tahmin edebileceğiniz üzere, tüm dilekler birbirinden oldukça farklıydı. Çocuğu için yeni bir kot pantolon dileyen de vardı, hastalığı için iyi bir tedavi görmek isteyen de. Karısıyla arasının düzelmesini isteyen de vardı, sıcak bir yuva isteyen de. Güzel bir pizza yemek isteyen de vardı, yakışıklı bir koca isteyen de. Yani her türden insan, her türlü dileğini oraya yazmıştı.

“Hepsi için birer profil oluşturduk. Böylece bu kişilerin dilekleri, kendi kişisel iyilik perilerinin onları bulması için uygulamamıza yüklendi.

“Ardından ikinci aşamaya geçtik. Programı herkese açtık! Yani artık uygulamamızı indiren herkes, bu bin kişinin dileklerini görebilmeye başladı. Ve insanların içindeki iyilik perisi burada ortaya çıktı işte. Uygulamanın işleyişini şu şekilde oturttuk: Kullanıcılardan biri, bu bin kişiden herhangi birinin oraya yazdığı dileğini gerçekleştirir, yani onun kişisel iyilik perisi olursa, o kişinin yerine geçecek ve dileğini oraya yazıp, o bin kişiden biri olacaktı! Evet, sistem buydu. Yani iyilik yapan, iyilik buluyordu. Siz bir dileği gerçekleştirirseniz, dileği dileyen kişinin yerine geçiyor ve bir dilek tutma hakkına sahip oluyorsunuz. Yani kişisel iyilik perinizi bekliyorsunuz! Uygulama bu kadar basit. Tamamen zararsız ve iyilik dolu. İyilik yap, iyilik bul! Bu uygulama sayesinde, her gün yüzlerce, hatta bazen binlerce dilek gerçek oldu!”

Süleyman, Murat’ın tüm bu anlattıklarını, yüzünde büyük bir tiksinti ile dinledi. Murat badem bıyığına, kocaman göbeğine, hatta tüm karakterine tamamen aykırı bir üslupla anlatmıştı tüm bu hikâyeyi. Nasıl da heyecanla, keyifle anlatıyordu süreci… Süleyman, onun bunu bir reklam çalışması olarak gördüğünü fark etmişti. Yine de Süleyman’ın işine geliyordu olan biten. Şimdi, Murat’ın heyecanla anlattığı iyilik perisinin nasıl şeytanın ta kendisine dönüştüğünü anlatma sırası kendisine gelmişti.

“Şov bitti tamam. Beni çek Serhat.” Süleyman silahı hafifçe indirip bakışlarını telefona çevirdi.

“Ne kadar da masum anlatıyor öyle değil mi? Biri dileğini yazıyor, ben onu gerçekleştiriyorum, gökyüzüne kalpler uçuşuyor, kelebekler sarıyor her yeri. Sonra ben dileğimi yazıyorum. Aa! O da ne? Başkası geliyor, benim dileğimi gerçekleştiriyor! Kalpler, konfetiler, şarkılar, herkes el ele… Dünya böyle bir yer mi geri zekalı Murat? Kim babasının hayrına başkası için iyilik yapar? Bu kadar saf olamazsınız. Ki değilsiniz de. Sizin dininiz imanınız para olmuş. Tek derdiniz, tutan bir uygulama yapıp Amerikalılara, Çinlilere satmak. Uygulamanın tüm bu muhteşem taraflarını anlattın. Peki gerçekten sadece böyle mi oldu Murat Efendi? İnsanlar sadece çocuğu için pantolon, bir tabak sıcak yemek mi diledi senin uygulamandan? Ötesi olmadı mı hiç?”

Serhat, meraklı bakışlarla Murat’a bakıyordu şimdi. Süleyman, sonunda onun içindeki gazetecinin yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladığı düşündü. Sürünerek çıkıyordu, ama çıkıyordu. Gözleri çakmak çakmaktı.

Murat ise tam tersi, hafiften neler olup bittiğini idrak etmeye başlamıştı. Balyoz yemiş gibi baktı Süleyman’a. “Ne… Ne diyorsun sen, anlamıyorum,” dedi.

Süleyman, derin nefes aldı ve sabırla konuşmayı sürdürdü. “Pek tabii anlıyorsun. İnsanların ne kadar doyumsuz ve ne kadar sapkın olduklarını çok iyi biliyorsun Murat Efendi. En yakından sen gördün. İnsanlara ne dilerlerse gerçekleştirebilecek bir iyilik perilerinin olduğunu söylersen neler olur? Hep daha ötesini, daha fazlasını ister. Asla yapmaya cesaret edemeyecekleri, en derin arzularını, sapkınlıklarını gerçekleştirmeyi arzular. Yapmaya cüret edemedikleri şeyleri, dilek adı altında başkalarından isterler. Böylece ipin ucu öyle bir kaçar ki… ‘Hoşlandığım kızın sevgilisinin ölmesini istiyorum!’ ‘Bana mobbing uygulayan patronuma tecavüz edilsin istiyorum!’ ‘Beni evden çıkartan ev sahibinin evi yansın istiyorum!’. İş buralara gelmedi mi Murat Efendi? Yoksa tüm bu söylediğim şeyleri dileyen insanları yok mu sayacaksın? Ya da bu dilekleri yerine getirip, o insanların yerine geçerek daha da sapkın dilekler dileyen iyilik perilerini? Hepsi var, hepsi gerçek. Tüm bu söylediğim şeyler, senin şu öve öve bitiremediğin ve şirketlerin satın almak için kafayı yediği uygulaman yüzünden, İYİB yüzünden olmadı mı?”

Murat’ın yüzünde, tarif edilemez bir panik vardı. Kekeleyerek konuşmaya başladığı anda, Serhat konuşmaya başladı. Murat’ın konuşmaya çalıştığını fark etmemişti bile.

“İyi de, tüm bu anlattıklarınız gerçek olsaydı, medyaya yansımaz mıydı? Ben bu sektörün içindeyim, benim gözümden böyle sansasyonel olayların kaçma imkanı yok. Ne ana akım medyada, ne de sosyal medyada böyle şeyleri hiç duymadık ki. İYİB uygulaması gerçekten popüler, doğru ama şu ana kadar kimseye bir zarar verdiğine dair duyum olmadı.”

“Güzel yakaladınız Serhat Bey. Şimdi sizi ve bu canlı yayını izleyen herkesi düşünmeye davet ediyorum. Bu uygulama ne kadar popüler oldu?”

“Çok.”

“Doğru. Türkiye’deki çoğu insanın telefonunda yüklü bu iyilik perisi. Peki, Murat Bey sorum size. Bu popülerlik, şirketinizin ve uygulamanızın değerini oldukça yükseltti. Uygulamayı yarın kime, ne kadara satacaksınız?”

“Biz… ABD’li bir şirkete, dört buçuk milyar dolara satacağız.”

“Peki bu satışı yapmanız için sizi destekleyen, satmanız için size hafif baskı ve teşvikler sunan kimseler var mı?”

Ortalığa bir sessizlik çöktü. Serhat meraklı gözlerle bir tenis maçı izler gibi, bir Süleyman’a bir Murat’a bakmaktaydı. Pür dikkat dinliyor, anlamaya çalışıyordu.

“Kibar kibar konuşuyorum diye sana zarar vermeyeceğimi düşünme Murat. Anlat bakalım. Kimler bu satışı yapmanız için size arka çıkıyor?”

“Herkes… Yani nüfuzlu olan ve bu satıştan büyük kar elde edecek herkes. Bir sürü bakan beni bir haftadır arıyor, naz yapma teklifi kabul et artık diyorlar. Ticaret odaları ve birkaç büyük holding de aynı şekilde… Devletin sırf bu satış masraflarından alacağı vergiler ve harçlar çok büyük. Üstüne üstlük bu satış, şirketin geliri gözükeceği için, gelir vergisi olarak tekrar vergilendirilecek… Devletin kasasına, neredeyse şirkete girdiği kadar para girecek. Bu sebeple bu satışı yapmamızı çok istiyorlar. Satış bedeli çok büyük, herkesin bu pastada payı var.”

“Ama en çok senin var Murat Efendi, gözden kaçmasın. Her neyse, sonuçta böyle büyük bir ekonomik kriz döneminde, devletin kasasına hiçbir emek vermeden gelen birkaç milyar dolar, büyük bir kurtarıcı olurdu değil mi? Hatta bu tutar o kadar büyük ki, birkaç yüz milyonu devletin kasasına girmese, başkalarının cebine girse bile kimse bir şey anlamazdı. Bu yüzden herkes satışı gerçekleştirmeni istiyordu.”

Dimdik oturan Serhat, anlamaz gözlerle Süleyman’a baktı. “Süleyman Bey, öncelikle bunlar çok ağır ithamlar. Ayrıca ortada bir satış yok. Henüz gerçekleşmedi. Söylediğiniz her şey bir teori, ortalığı bunlar için mi aleve verdiniz? Ayrıca İYİB’in sebep olduğunu iddia ettiğiniz olaylarla bunların ne ilgisi var ki?”

Süleyman iç çekti. “Bir de kendine gazeteci diyorsun ha? Anlamadın mı? Ah, eski gazeteciler şimdi hayatta olsaydı… Devlet, tüm bu olanların üstünü örtüyor be! Bu uygulamadaki sapkın dilekler yüzünden işlenen cinayetler, cinsel saldırılar, gasplar, kundaklamalar, hepsi uygulamanın değerini düşürecek, adını karalayacak hadiseler. Bu olaylar soruşturuluyor evet, ama bu uygulamayla olan bağı gizleniyor. Ama bu olaylar artık o kadar çok arttı ki, artık gizlenemeyecek bir hale geldi. Bu sebeple de, uygulama bekledikçe değerlenmesine rağmen, herkes artık biran önce satılmasını istiyor. Özellikle de iki hafta önce olan olaydan sonra… Bahçelievler’deki İlkokul Baskını olayını biliyor musunuz Serhat Bey?”

Serhat birkaç saniye düşündü ancak, “Hayır, hatırlayamadım,” diye cevapladı.

“Duysaydınız hatırlardınız, merak etmeyin. Sapık orospu çocuğunun biri ne dilemiş biliyor musunuz? Sıcak bir battaniye? Çilekli pasta? Sevgi dolu bir kucaklama? Hayır, tabii ki korkunç ve iğrenç bir şey dilemiş…” Süleyman’ın gözleri dolu doluydu, ağlamak üzereydi. Odaya girdiğinden beri ilk kez kabuğunu kırmış ve gerçek duygularını göstermişti. Konuşmaktan zorlandığı her halinden belli oluyordu.

“Onlarca çocuğun… Onlarca küçük çocuğun, yerde ölü olarak yatmalarını dilemiş.”

Süleyman’ın yanaklarından, sessiz gözyaşları akıyordu. Murat utançla yere bakmaktaydı, ama Serhat… Serhat şok olmuştu.

“Nasıl yani? Bu dileği gerçekleştirdi mi birisi?”

“Evet… Murat dangalağının söylediği gibi aynı, bir iyilik perisi. Başka bir psikopat orospu çocuğu, eline tüfeği alıp dalmış okula. Karşısına çıkan ilk sınıfa girmiş. 2-C… 27 tane küçücük cana kıymış, öğretmeni de vurmuş…”

“Medyaya böyle bir haber yansımadı. Peki siz nereden biliyorsunuz?”

“Kaan… Oğlum. O da 2-C’deydi.”

Serhat şok içindeydi. Artık onun şaşkın yüzündeki ifade de Süleyman’ınkine çok benzerdi. Biraz öfke, bolca hüzün… “Peki… Yapan adama ne oldu?”

“Tutukevinde kendini astı. İçeri girerken ayakkabı bağcığını bile teslim ettiği bir yerde, bir şekilde halat bulmuş. Sırf bir dilek hakkına sahip olabilmek için onlarca masum çocuğu öldüren bu adam, dileğini dahi yazmadan intihar etmiş. Yersen…”

Derin bir sessizlik oldu. Sanki yalnızca üçü değil, dünya susmuştu. Ankara nefes almayı kesmişti.

Sessizliği ilk bozan, yerde oturan ve uzunca bir süredir sessizliğini koruyan Murat oldu. “Ee, istediğin her şeyi anlattın. Artık bizi serbest bırakacak mısın?”

“Hayır. Benim amacım yalnızca derdimi anlatmak değildi. Bu uygulamayı satarsan, dünyaya yayılacak bu sapkınlık. Türkiye’de böyle olduysa, refah seviyesi daha yüksek ülkelerde neler olur hayal etsenize. Bizde gerçekten çoğu kişi İYİB’i iyilik için kullandı. Halk fakir, yemek isteyen, iş isteyen, yuva isteyen çok kişi oldu. Sonuçta bir insanın karnını doyurmadan, onu düşünmeye sevk edemezsin. Peki ya karnı tok kişiler bu uygulamayı kullanırsa? Ekmeğe ihtiyacı olmayan bir kimse, tabii ki ekmek dilemez İYİB’den. Sınırları zorlayacaktır. Bizde bile böyle olduysa, dünyada Türkiye’dekinin kaç katı korkunç vaka yaşanacağını hayal edemiyorum. Bu sebeple, bu satış gerçekleşmemeli ve bu uygulama kapatılmalı. İyilik perisi İYİB artık bitmeli.”

“Tamam abi kapata-”

“Bana martaval okuma Murat. Uygulamayı kapatmayacağını, daha doğrusu kapatamayacağını biliyorum. Yönetim Kurulu kararı lazım. Onlar da asla böyle bir karar vermez. Bu canlı yayın büyük çaplı bir kamu infialine sebep olsa bile, yarın bir gün bunun sahte olduğu iddia edilebilir. Bu uygulama yüzünden en az bir kişinin delirdiğini ve etrafı kana buladığını halkın görmesi gerektiğini düşündüm ben de. Eh, ne yapalım? Biz bu yolun yolcusuyuz Murat, en azından dünya çok bir şey kaybetmeyecek,” dedi Süleyman ve Murat’ın panik dolu yüzüne kafasını çevirip Serhat’a baktı: “Sana güveniyorum.”

Süleyman tekrar namluyu Murat’a doğrulttuğunda, Murat başına gelecekleri anlamış ve yerden kalkmaya çalışıyordu. Ancak hantal vücudu onun kalkmasına izin veremeden, üç el silah sesi geldi.

Murat’ın bedenine üç kurşun gelmişti. Biri kafasına, ikisi vücuduna.

Ardından namluyu kendi kafasına doğrulttu. “O çocukları unutmayın. Oğlumu unutmayın.”

Bir el silah sesi daha, Palace Kule’den yankılandı.

* * *

Serhat, geniş polis arabasının arkasında titreyerek sigara içiyordu. Ancak elleri öyle kontrol edilemez şekilde titriyordu ki, sigarayı dahi elinde tutamıyordu. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Adamın doğru söylediğini, tüm kalbiyle hissediyordu. Buraya çıkmadan önce bakanın araması, haber yapmadan önce özellikle dosyayı sunmasını istemesi…

O anda telefonu çaldı. Yine Bakan Bey arıyordu. Nefesini kontrol etmeye çalışarak telefonu açtı.

Serhat’ın o gece bakanla, telefonda neler konuştuğunu kimse duyamadı. Çünkü kalkıp, herkesten uzağa gitmişti. Yalnızca yer yer Serhat’ın bağırdığını, kontrolünü kaybedip tepindiğini, hatta duvarları tekmelediğini görenler olmuştu. Polis otosuna geri döndüğünde, yarın ifade vereceğini, bugün bakanın talimatıyla hemen gazeteye gitmesi gerektiğini söyledi. Gitmeden önce, son kez kafasını kaldırıp on dördüncü kata baktı.

“Seni de, oğlunu da, o çocukları da asla unutmayacağım. Şimdiden özür dilerim.”

* * *

Ertesi sabah herkes, Türkiye tarihinin en büyük reklamcılık başarısını konuşuyordu. Daha önce de sosyal medya üzerinden büyük viral reklamlar yapılmıştı, ama bu seferki çok ayrıydı. İYİB yine yapmıştı yapacağını.

Dün gece, iyi bir gerilim filmi izlemeyi dileyen birinin dileğini, ünlü gazeteci Serhat Demir’in gerçekleştirdiğini izlemişti herkes. Üstelik bu gerilim filmini, kendi sosyal medya hesabı üzerinden canlı yayın açarak, ilginç bir kurgu ile göstermişti. İYİB’i sanki, iyilik ve mutluluk üzerine kurulmuş bir platform gibi değil de sapkın ve kötü bir mecra gibi yansıtan bu ilginç film, izleyicilerin çok hoşuna gitmişti. Canlı yayında izletilen film, genç gazeteci Serhat Demir’in şanına şan katmış, popülerliğini oldukça arttırmıştı. Üstüne üstlük, bu reklamcılık girişimi şirketin hisselerini yeniden arttırmıştı. Artık ABD’li şirketin beş milyar dolar teklif ettiği söyleniyordu.

Dün gece canlı yayında olanların bir film denemesinden ibaret olmadığını, aslında tüm olan bitenin gerçek olduğunu iddia eden bazı hayalperestler de vardı, fakat ciddi bir azınlıktaydılar. Sonuçta tüm gazeteler yalan söylüyor olamazdı, öyle değil mi?

Fakat İYİB uygulamasının yapıtaşı olan, iyilik yaptıktan sonra kendi dileğini uygulamaya girme kısmında, Serhat’ın yaptığını kimse anlayamamıştı. Gerilim filmi izlemeyi dileyen kullanıcıya, istediği filmi sunmuş ve uygulamada onun yerini alıp, dilek dileme hakkını kazanmıştı. Ama Serhat’ın dileği ve uygulamaya girdiği dilek, hiç kimse tarafından anlaşılamıyordu.

Serhat’ın anlaşılamaz dileği, sonsuza kadar o uygulamada kaldı. Çünkü yalnızca gerçekleşen dilekler uygulamadan silinir, yerine yenileri gelirdi. Serhat’ın dileği ise, asla gerçekleşmedi.

“Lütfen onu, oğlunu ve diğer çocukları unutmayın.”

Kıvanç Güven

1994 yılında, Ankara'da doğdum. Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldum, Hacettepe Üniversitesi'nde Bilişim Hukuku alanında yüksek lisans yaptım. Halen de Ankara'da avukatlık yapmaktayım. Akademik olarak farklı alanlarda ilerlemiş olsam da, edebiyat her zaman gönlümün efendisi oldu. Başta bilim kurgu, fantastik kurgu, gerilim ve polisiye olmak üzere, kaliteli edebiyatın her türlüsünü çok severim. Kendi çapımda öykü ve roman çalışmalarıma devam etmekteyim.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for oktaylmz oktaylmz says:

    Peri gibi fantastik bir temaya böylesine gerçekçi yaklaşabilmek herkesin harcı olmasa gerek. Hikâyenin temposu ve heyecanını sürekli arttırmayı başarmışsınız tebrik ederim. İYİB uygulamasının ise fazlasıyla yaratıcı bir fikir olduğunu belirtmek isterim. İleride böyle bir uygulama piyasaya çıkarsa mahkeme dosyasına koyabileceğiniz aleni bir deliliniz olmuş oldu :smiley: Okuyanı pişman etmeyecek kalitede bir öykü olmuş, kaleminize sağlık. Gelecek öykülerde görüşmek üzere.

  2. Avatar for kivoethe kivoethe says:

    Kibar yorumlarınız için çok teşekkür ederim. İyi vakit geçirtebildiysem ne mutlu bana. :blush:

  3. Avatar for Razhoul Razhoul says:

    Ellerinize sağlık çok keyifli bir öykü olmuş, özellikle son bölüm çok hoşuma gitti; bir yerden sonra oraya bağlanacağını hissetmeme rağmen beklediğim o tokadı yemek günümüzde insanoğlunun geldiği hali çok güzel aktarmanızdan ötürü diye düşünüyorum :smiley: Bir kaç nokta çok aceleye gelmiş gibi hissettirse de kelime sınırından kaynaklı olduğunu tahmin ediyorum, kaleminize sağlık :smiley:

  4. Avatar for Nahinova Nahinova says:

    Okurken başlarda acaba periye nereden bağlanacak diye düşünürken yaratıcılığınızla beni hayran bıraktınız. Günümüzde gerçekten böyle bir uygulama olsaydı acaba neler olurdu diye düşünmekten kendimi alıkoymadım. Etkileyici bir son olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Diğer öykülerinizi merakla bekliyorum. Kaleminize ve yaratıcılığınıza sağlık.

  5. Avatar for kivoethe kivoethe says:

    Kibar yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Beğendiğiniz için çok mutlu oldum. Umarım önümüzdeki aylarda başka öykülerde görüşürüz. :blush:

    Umarım öyle bir şeyi görmek zorunda kalmayız. :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

8 cevap daha var.

Yorum Yapanlar