Öykü

On Metrekare ve Bir Pencere

“Hadi beyler hadi! Vakit geldi, bu gece kimse uyumayacak!”

Koğuşta ince ince yankılanan bu ses, neredeyse herkesi uyandırmıştı. Normal şartlar altında, sesin sahibine ve onun annesine karşı ağır hakaretler yükselmesi gerekirken, herkes küfretmek yerine heyecanla yatağından fırlamaya başladı.

Bu sese tepki göstermeyen tek kişi Haluk’tu; o da zaten uyanıktı. Titreyen mum ışığında uzanmış; sessizce kitap okuyordu. Yatağından kalkıp etrafta koşuşturanları, yüzünde ufak bir tebessümle seyretmeye başladı. Uzaktan bakan biri, bayram arifesinde çocuklarının heyecanını seyreden bir babanın ağırbaşlılığıyla tüm bu telaşenin keyfini çıkarttığını düşünebilirdi.

Hepi topu sekiz kişilik bir koğuşun çıkarttığı yaygara, görülmeye değerdi. Yatağından kalkan herkes bir işin ucunu tutuyordu, Haluk haricinde koşturmayan yoktu.

Mumlar yakıldıkça, ortalık iyice aydınlandı. Birkaç kişi, yemek yedikleri ufak masayı koğuşun ortasına taşıdı. Gardiyanlar görmesin diye yatakların altına saklanan nevaleler bir bir ortaya dökülmeye başlandı. Haluk ilk olarak, gazete kâğıdına sarılmış ve güzelce paketlenmiş peynir kalıbını gördü. Ardından yarım karpuz gözüne ilişti. İki somun bayat ekmek ortaya çıktı. Masaya plastik bardaklar dizildi.

Ve sıra, assolistteydi. Herkes onun yolunu bekliyordu. Küçük koğuştaki herkes nefesini tuttu.

Feridun, ranzasının alt katındaki yatağı kaldırdı, altını eliyle yoklamaya başladı. Meraklı gözler onun üzerindeyken, çarpık gülümsemesiyle bir litrelik pet şişeyi zar zor çıkarttı.

Koğuş ahalisinden ortak bir çığlık yükseldiğinde, Haluk kahkaha atmamak için kendini zorlamıştı. Neyse ki koğuşun “ağır abisi” Selami Dayı, “Kesin lan gümbürtüyü, herkesi başımıza toplayacaksınız!” diye söylenince nidalar kesildi.

Pet şişenin içindeki rakıyı küçük bir bebek gibi dikkatle ve zarafetle tutan Feridun, şişeyi kibarca masanın ortasına yerleştirdi. Masanın, hatta koğuşun ortasındaki şişe, olanca absürtlüğüyle parıldıyordu. Her şey onun içindi; tüm bu hazırlık, heyecan, tantana… Soğuk beyaz duvarlar adeta ortamın neşesiyle aydınlanmış, duvardaki Orhan Gencebay ve Müslüm Gürses posterleri dile gelmişti. Demir ranzaların ortasındaki masa, üzerindeki nevaleler ile mutluluk saçıyordu. İlk defa bir hapishane koğuşunda herkes neşeli ve heyecanlıydı. Dert tasa unutulmuş, neşeli ruh hali herkese yayılmıştı.

Mumlar masaya taşındı. Herkes yavaş yavaş masada yerini alıyordu. Bir tek Haluk aralarına katılmamıştı. Yatağında dikkatle kitap okumaya devam ediyordu.

Herkes yerleşti, pet şişe açıldı. Plastik bardaklara ufak ufak rakılar konuldu. Rakısını eline alan ilk önce kokluyor, ardından gülümsüyordu. Bardaklar yavaşça havaya kalktı. Sanki az önce herkesi susturan kendisi değilmiş gibi, “Özgürlüğe!” diye gürledi Selami dayı. Ardından gözü yatağındaki Haluk’a ilişti. “Durun. Herkes bardağını indirsin. Ne o Haluk Efendi? Davet mi bekliyorsun çilingir sofrasına?”

“Yok abi, size iyi eğlenceler. Ben biraz daha kitap okuyup yatarım.”

“Ulan yarın çıkıyoruz hepimiz buradan! Kitabını yarın da okursun. Gel bakalım buraya. Utangaçlığın lüzumu yok.”

“Utanmak değil de…” Haluk birkaç saniye düşündükten sonra onaylarcasına kafasını salladı, kitabını bırakıp masaya geldi. Hemen ona da bir bardak rakı dolduruldu ve kadehler yeniden kalktı.

“Ne diyorduk? Özgürlüğe!” Plastik bardaklar birbirine vuruldu. Hiçbir şangırtı gelmemesi üzerine ufak çaplı bir kahkaha dalgası yayıldı ve ardından hemen bir sessizlik geldi. Herkes ilk yudumunu almıştı.

Keyifle gülümseyen Selami Dayı, “Lan Feridun, ne iyi akıl ettin şunu aldırmayı.” dedi.

“Ee abi, bırak da şuradan siktirip gidişimizi güzelce kutlamaya hakkımız olsun yahu. Ama o gardiyan olacak Mehmet piçine servet döktük, o içime oturmadı değil.”

“Olsun oğlum, hep beraber topladık işte parasını. Bak bu gece ne güzel bir veda oldu hepimize,” dedi Selami ve masanın diğer ucundaki esmer bir gence döndü. “Urfalı hadi bakalım. Sahne senin.”

Herkesin Urfalı dediği delikanlı, “Ah bir ataş ver” türküsünü yanık yanık söylemeye başladı. Yüksek söylememeye dikkat etse de yer yer kontrolünü kaybediyordu, ancak kimse onu uyarmıyordu. Herkes o anın tadını çıkartmaya çalışıyordu. Haluk hariç hepsi yıllardır o koğuşta, bu anın gelmesini iple çekiyordu. Ve o an yalnızca birkaç saat uzaktaydı.

Türküler söylenirken sohbet koyulaştı. Yıllardır beraber yaşayan dert ortakları, koyu bir rakı masası muhabbetine daldı. Yıllardır alkol almamış bünyeler, ikinci plastik bardaklarında alkolün etkisine yavaş kapılmaya başlamıştı.

Bir sonraki bardağı Feridun, Corona’nın şerefine kaldırdı. “Bu illetin mutlu ettiği üç beş insan olarak, en azından bunu yapalım abilerim. Tüm mahkumları şartlı tahliye ile dışarı salan, bileği bükülmez virüse!”

Dubleler dubleleri getiriyor, laf lafı açıyor; herkes neşeyle sohbet ediyordu. Yer yer Selami Dayı uyarınca ortamdaki ses azalıyor, sonra yeniden yükseliyordu. Yaklaşık bir saattir, herkes yıllar sonra ilk kez iyi vakit geçirdiğini ve mutlu olduğunu hissediyordu.

Sonra nasıl olduysa, laf yavaş yavaş hapse düşme hikâyelerine geliverdi. Masanın Haluk’un tam karşısında olan kısmındaki iki kişinin tartışması, masaya bir virüs gibi yayıldı ve herkes sırayla hapse düşme hikâyesini anlatmaya başladı.

Feridun, ortağı tarafından dolandırılmasını ve karşılıksız çek verme suçundan içeriye girişini anlattı. Selami Dayı, karısını yatakta başkasıyla yakaladığını ve adamı nasıl vurduğunu böbürlene böbürlene anlatıyordu. Faruk, radikal sol eylemlere hiç karışmamasına rağmen yine de burada olduğundan bahisle, adalet sisteminin nasıl yürümediğinden bahsetti. Masanın diğer tarafında da durum aynıydı.

Herkes sırayla neden burada olduğundan bahsettikten sonra, masada sessizliğini koruyan tek bir kişi olduğunu fark eden Feridun, “Ee Haluk? Bir tek sen anlatmadın buraya nasıl düştüğünü. Dökül bakalım,” dedi.

“Benim hikâyem pek sizinki gibi değil be Feridun. Yani… Ne bileyim. Anlatasım yok pek.”

“Haluk, oğlum sence şu masada kim kınayabilir yaptıklarını?” dedi Selami Dayı. “Masaya bak anasını satayım: katil, dolandırıcı, sapık… Şampiyonlar ligi gibi. Daha buraya geleli bir hafta oldu, beni ayıplarlar diye düşünüyorsun ama olmaz öyle şey. Cezaevi burası oğlum, oyun parkı değil. Hepimiz senin hırsızlık yüzünden buraya düştüğünü biliyoruz. Ama şunu unutma ki buradaki herkesin yediği bir bok, yanlış yaptığı bir şey var. Hırsızlık yaptı, şeytana uydu diye kimse kimseyi kınamaz.”

Haluk hafifçe, birazdan alacağı tepkileri ve kınamaları düşünerek gülümsedi. “Peki abi, öyle olsun. Ben buraya… Kendi isteğimle geldim. Şeytana meytana uymadım. Her şeyi çatır çatır planladım.”

“Nasıl yani oğlum? Birçoğumuz öyle yaptı zaten.”

“Öyle değil abi. Buradaki herkes, öyle ya da böyle bir suç işledi ve sonucunda buraya düştü. Benim hikâyem daha farklı. Ben aslında… Yalnız kalmak için buraya geldim.”

Masadan mırıltılar yükselmeye başlayınca, Haluk alaycı ama utangaç bir gülümseme ile devam etti.

“Yıldım yahu. Vallahi yıldım. Sabah sekizden akşam altıya kadar bankada it gibi çalış. Kafanı kaşısan müdür laf eder, sigaraya çıksan arkandan söylenirler. Sonra eve git. Yemekten sonra azcık kitap okumak isteyince karın bır bır başının etini yesin. ‘Benimle neden ilgilenmiyorsun, anca git kitap oku’ zart zurt… Ayıp olmasın diye yanında otur. Sonra uyu. Uyan. İşe git. Hafta sonu olsun. Aile büyükleri laf eder diye onlara git, sadece kendi dertlerini anlatıp seni dinleyen üç beş arkadaşla buluş. Sonra eve gel, azcık kitap okumak iste. ‘Benimle neden ilgilenmiyorsun, anca git kitap oku’ zart zurt…”

Şaşkın ve anlamaz bakışların tümü Haluk’un üzerindeyken, koğuşta neredeyse hiç konuşmayan adam aralıksız konuşmaya devam ediyordu.

“Ay sonu olsun, maaş yatsın. Yarısı kira. Dörtte biri fatura ve yemek zımbırtıları. Ee? Kalanı ne yapalım? Hanım ota boka harcar, kolye alır küpe alır, yüzük alır. Ben iki üç kitap alınca da para kalmadı diye bana söylenir. Zaten maaşın tamamı vergiye gidiyor, daha çok vergi vermek için daha çok çalışıyorum. Üstüne üstlük bu kadar çalışıp, akşam bir saat kafamı bile dinleyemiyorum. Evde rahat yok, işte rahat yok… Oldu canım. Başka? Yahu vallahi şımarıklık yapmıyorum. Bir insan, tek başına oturup hiçbir şey düşünmeden bir bardak çay içmek istemez mi? Hem de nasıl ister! Akşam eve geleyim, sessizlikte oturayım, bugünün ne kadar güzel olduğunu düşüneyim, biraz kitap okuyup sessizce uyuyakalayım istiyorum. Fazlasında gözüm yok. On metrekare ve bir pencere yeter bana. Çok mu?”

“Al, kavuştun işte!” diye güldü Selami Dayı. Haluk, onu duymamış gibi devam etti.

“Sonra bir gün, eşimle beraber televizyon izleyip buralardan defolup gitmeyi düşünürken, Meksikalı bir herifin, İngilizce öğrenmek için Amerika’da bilerek suç işleyip hapse girmesiyle ilgili bir belgesele denk geldik. Ben pür dikkat izlerken, karım ‘Hangi manyak böyle bir şey yapar ki?’ dediği anda, aklıma çakıverdi şimşek. Sessiz, sakin, kafa dinlemelik on numara ortam. Akşama kadar köpek gibi çalışmak yok. Kira derdi yok, fatura yok, vergi hiç yok. Yemek de var. Hepsi bedava yahu! Kitap ve sigara parasını da eş dost gönderirse, benden keyiflisi olmaz dedim. Aldım ceketimi çıktım dışarı. Gözüme ilk gözüken markete girdim. Reyondan aldım bir bıçak, koştum kasaya. ‘Boşalt lan kasayı!’ dedim. Kasadaki parayı market poşetine doldurdum. Marketin önüne çıktım. Oturdum kaldırıma bir sigara yaktım.”

Masaya çöken sessizlik, herkesin dehşetini yansıtıyordu. Kişisel cehennemleri olan bu yere, Haluk denen manyağın kendi rızasıyla girdiği düşüncesi herkeste bir rahatsızlık uyandırmıştı.

“Ama nasıl olduysa beni hapse atmadılar. Manyak bunlar ya! İlk suçummuş da sicilim temizmiş de… Ulan bıçak çektim adama, kasayı boşalttım. Hepsini de kabul ettim. Ama yok, hapse atmadılar. Mahkemem biter bitmez çıktım başka bir markete gittim, aynısını yaptım. Bu sefer yedik cezayı Allah’a şükür. İnfazımız başladı. Tam kafamı dinliyor, keyifle yatıp kitabımı okuyordum, virüs mürüs dediler, seni salacağız dediler. Hay Allah’ım! Bu memlekette hapse girmem için illa tecavüzcü falan mı olmam lazım?”

“Yok Haluk, aha Ebubekir tecavüzden yatıyor. Onu da yarın salıverecekler,” dedi Feridun. Masanın diğer ucundaki Ebubekir, bunun üzerine sapsarı dişlerini göstererek sinsi sinsi kıkırdadı.

Haluk ona bir an için tiksinerek baksa da devam etti. “Yani anlayacağınız, siz buradan çıkacağınıza sevinirken; ben yeni kavuştuğum evimden ayrılacağım için üzülüyorum. Sonunda bir hafta yalnız kaldım, kafamı dinledim. Şimdiyse tatil bitti, kaosa geri dönüyorum.” Sustuktan sonra koğuşu ele geçiren mutlak sessizlik içinde sandalyesinden kalktı. Yatağına gidip, kitabını aldı.

“Müsaade ederseniz, şu son birkaç saati kendime ayıracağım. Sizlere afiyet olsun.”

Bu sefer masadan hiçbir itiraz gelmedi. Her ne kadar yer yer gülümseyerek Haluk’a bakanlar olsa da herkes o rahatsız olmasın diye kısık sesle konuşarak rakısını içmeye devam etti.

Kıvanç Güven

1994 yılında, Ankara'da doğdum. Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldum, Hacettepe Üniversitesi'nde Bilişim Hukuku alanında yüksek lisans yaptım. Halen de Ankara'da avukatlık yapmaktayım. Akademik olarak farklı alanlarda ilerlemiş olsam da, edebiyat her zaman gönlümün efendisi oldu. Başta bilim kurgu, fantastik kurgu, gerilim ve polisiye olmak üzere, kaliteli edebiyatın her türlüsünü çok severim. Kendi çapımda öykü ve roman çalışmalarıma devam etmekteyim.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Hapishane olgusunu çok farklı bir bakış açısıyla yansıtmışşınız. Her insanın hayattan beklentisi farklıdır ve hikayenizde bunu çok iyi yansıtmışsınız. Alttan verdiğiniz sistem eleştirisini beğendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Ayrıca okurken bazı karakterlerin tutumundan rahatsız olsam da “evet bu adam, gerçek hayatta da bu yüzsüzlüğüyle maalesef var” dedim. Kaleminize sağlık.

  2. Çok teşekkür ederim, beğenmenize çok sevindim. :slightly_smiling_face:

    Evet, bu konuda arkadaşlarım tarafından da biraz eleştirildim ama tam olarak yapmak istediğim buydu. Amacıma ulaşmışımdır umarım.

    Tekrardan çok teşekkür ederim. Gelecek seçkilerde görüşmek üzere. :blush:

  3. Senden kısa bir öykü okumak her ne kadar garip geldiyse de hikâyen hiç eksik hissettirmiyor. Ne bir cümle fazla ne bir cümle eksik. Bu kadar az zaman ve kelimeyle böylesine etkili ve yeterli anlatım, nadir bulunan güzelliklerden kanımca. Hapishane temasına sunduğun bu farklı bakış açısı, en az öyküdeki politik eleştiriler kadar çarpıcı. Gelecek öykülerde görüşmek üzere :slight_smile:

  4. Çok teşekkürler Sayın meslektaşım. Forumun yargı sorumluları olarak ikimiz de hapishane temasına katılmasak ayıp olurdu. :slightly_smiling_face: Tabi sistemi eleştiren öyküler yazmak zorunda kalmamız da ayrı bir can sıkıcı nokta maalesef.

    Vallahi kısa yazmak çok daha zormuş. Sanki sen de bu ay kısa yazacaktın diye hatırlıyordum, öykünü uzun görünce şaşırdım. :grimacing: Neyse efendim, uzunmuş kısaymış fark etmez. İçimize sinen işler çıkartalım yeter.

    Tekrardan nazik yorumların için çok teşekkür ederim. Beğenmene çok sevindim. Gelecek aylarda seçkide yine görüşmek üzere. :blush:

  5. Avatar for ukant ukant says:

    Keyifle okudum. Çok akıcıydı. Girişten itibaren kendimi ortamın içinde hissettim. O rakının kokusu burnuma gelmedi desem yalan olur. Hikayenin süpriz kahramanının hapse düşme çabası ve hayat şartları… bazen ben bile bunları düşünüp huzur bulmak istiyorum. Hapishane benim için çok uçuk kalır ama tek başıma yaşadığım evimde ve hayallerimi gerçekleştirmeye çalıştığım dış dünyamda sanki bunları yapıyor gibiyim. Çok içten bir öyküydü. Teşekkürler.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar