Öykü

Kâbuslu Masallar

ilham alınan yaratık
ENKEBİT

“Bir varmış, bir yokmuş… Develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak bir ülkenin yemyeşil ormanlarından birinde, küçük bir tavşancık yaşarmış, bu tavşancık öyle akıllı, öyle…”

“Anne… Anne! Durabilir misin?”

“Daha başlamadım bile ama… Ne oldu?”

“Hep hayvanlarla ilgili masallar anlatıyorsun, ben çok sıkıldım, daha eğlenceli bir şeyler yok mu?”

“Yuvarlak Masa Şövalyeleri’ne mi geçsem yine…” diye düşündü anne; ancak çocuk, aklından geçenleri anlamış gibi haykırdı:

“Hayır hayır, şövalye de olmasın. Daha ilginç bir şeyler yok mu? Mesela mitolojik! Bak burada ne kadar güzel anlatılar var Louhi, Väinämöinen, Ukko[i] üzerine…”

Çocuk konuşurken, annesi de bir yandan düşünmeye devam ediyordu: “Küçücük çocuklara Kalevala[ii] mı okutmaya başladılar nedir? Nereden düştük Finlandiyalara…”

“… ya da İskandinav mitolojisi de çok geniş mesela, Thor var, Odin var, Loki var. Türk mitolojisi diye bir şey yok mu?”

Aslında güzel soru sormuştu oğlu. Tarihinde Tengricilik, Şamanizm gibi pek çok doğaya ait inancı barındıran Türk kavimlerinin, elbette pek çok mitolojik karakteri, efsanesi vardı. Gerçi bir kısmı Dede Korkut hikâyelerinde olduğu gibi İslam’ın etkisiyle değişime uğramış olsa da, aslı bilinen pek çok anlatı vardı. Ancak bunları çocuklara uygun bir şekilde düzenleyen var mıydı acaba? Ya da olmasa ne çıkar, biz kendimiz araştırıp, gerekirse sadeleştirip anlatamaz mıydık çocuklarımıza?

“Gerçi en başta düşününce içerisinde mitolojik karakterler barındıran anlatılar çocuklara uygun değilmiş gibi gözüküyor; peki Andersen’in Kibritçi Kız’ı, Külkedileri, Kırmızı Başlıklı Kızlar ne kadar masum? Altlarında yatan anlamlara değinirsek…”

“Anne, anneciğim, yine mi uyuya kaldın?”

“Hayır Rüzgârcığım, sana ne anlatsam diye düşünüyordum. Ancak sanırım bu gece için tavşancıkla yetinmek zorunda kalacaksın; çünkü sana güzel bir şeyler bulabilmek için biraz araştırma yapmam gerekecek.”

“Bu gecelik tamam; ama yarın korkunç bir şeyler olsun!”

* * *

Ertesi gün, oğlunu anaokuluna yolladıktan sonra hummalı bir araştırmaya koyuldu Yeşim Hanım. Altı yaşına gelmişti oğlu; geceleri yatmadan önce masal dinlemeye, konuşup tartışmaya bayılıyordu.

İnternetin altını üstüne getirmişti. O sayfa benim bu sayfa senin dolanıyordu. Gerçekten de anlatılacak çok şey vardı. Böyle dolaşırken Anadolu’daki efsanelerde boy gösteren, pek de tanınmayan mitolojik karakterlerin olduğu bir sayfaya düştü.

“Ne kadar da ilginç karakterler varmış. Şunun için ne yazmışlar bakayım. Enkebit diyor ismine. ‘İç Anadolu’da görüldüğü iddia edilen doğaüstü bir varlıktır. Söylencelere göre altın bir fesi vardır, sağ elinin ayası deliktir. Uyuyan insanların boğazlarını sıkarak onları boğmaya çalışır. Başındaki fesini almayı başaran kişiye dokunmayacağına inanılır. Ellerinde yirmişer parmak, ayaklarında ise yedişer parmak vardır.’ Bir nevi karabasan yani… İlginç. Neyse, korkunç olsun dedi ama gece gece çocuğa anlatılacak varlık değil bu. Ben daha güzel bir şeyler bulayım. Mesela ne vardı Dede Korkut’da? Hımm… Tepe Göz vardı, onu anlatayım en iyisi. Bakalım,… Az önce sayfasını açmıştım, neredeydi…”

Çizim: Erdal Gencer
Çizim: Erdal Gencer

Sonunda gece çöktü; tabii ki bizim Rüzgâr da kulaklarını dört açıp annesini dinlemek üzere yatakta yerini aldı. Yeşim Hanım ise neredeyse Rüzgâr’dan da önce çocuğun odasındaki misafir kanepesine yüzükoyun uzanmış, sanki bir sınava girecekmişçesine elindeki notları okuyor ve düzenliyordu.

Bu düzenleme ve tekrar hâli birkaç dakika daha devam etti. Sonunda Yeşim Hanım notlardan kafasını kaldırıp, ayağa kalktı. Adet olduğu üzere ışıkları kapatıp tekrar yerine kuruldu ve Rüzgâr’a: “Hazır mıyız bakalım?” dedi. Çocuk, sevinç içerisinde haykırdı: “Evet! Evet!”. Yeşim Hanım da heyecanlı öğrenci tavırlarıyla hafifçe boğazını temizledi. Sanki bir konferansta baş konuşmacıydı. Nereden geliyordu bütün bu ciddiyet? Alt tarafı çocuğa masal anlatacaktı. Sonunda, araştırıp düzenlediği masalını anlatmak üzere ağzını açtı: “Evet Rüzgârcığım, bugün sana Enkebit’in öyküsünü anlatacağım.” Durakladı. Titrediğini hissediyordu. Enkebit de nereden çıkmıştı şimdi? Tepe Göz’ü anlatacaktı. Toparlamaya çalıştı: “Ah, birden karıştırıverdim. Enkebit’in öyküsünü diyecektim.” “Zaten öyle demiştin anne” dedi çocuk. “Allah Allah” diye geçirdi içinden Yeşim Hanım. Kendini, anlatmaya mecbur hissettiği için, konuşmaya devam etti:

“Evet, ne diyordum; bu varlığa Anadolu’da anlatıla gelen karakoncolos öykülerinde rastlanılırmış. Karakoncolos için kabaca öcü de diyebiliriz. Ancak aslında bu da belirli bir varlığa verilen bir ad. Türklerin, Anadolu’ya göç ettikten sonra buradaki yerli halklardan öğrenerek kendi mitolojilerine kattıkları bir varlık olarak geçse de, aslı tam bilinmiyor. Zaten o yüzden efsanevi sözcüğünü kullanıyoruz bunlar için. Karakoncolos için Kış Cini diyebiliriz, aslında ne kadar da Kuzey ülkelerindeki mitolojilere has duran bir tanım. Ama Anadolu çıkışlı… Bu Karakoncolos pek zararlı bir varlık olmadığı halde insanları korkuturmuş. Kürklüymüş ve zemheri vakti[iii], geceleri sokaklarda gezdiği, rastladıklarına da ‘Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun’ dediği rivayet edilirmiş. Bu sorulara ise mutlaka içerisinde ‘kara’ sözcüğü geçen yanıtlar verilmeliymiş…”

Yeşim Hanım anlatılıyordu, ancak sanki bir şey dudaklarından süzülen sözcükleri değiştirmeye çalışıyor gibiydi. Enkebit’den Karakoncolos anlatısına geçmek için oldukça büyük bir çaba sarf etmişti. Tam içinden “Neyse şimdilik toparladım gibi” diye geçirirken, sanki kendisini kusturacak kadar kuvvetli bir hisle, anlattıklarını yine değiştirmek zorunda kaldı:

“Karakoncolos’dan bu kadar bahsetmek yeter. Enkebit’e geri dönelim.

“Enkebit sözcüğünün Arapçadaki örümcek sözcüğünden türediği, oradan da karabasana gönderme olarak kullanıldığı düşünülür. Sağ elinin ayası deliktir. Başında altın bir fesi vardır ve geceleyin gelip, uyuyanları boğar. Ellerinde yirmişer parmak olması işini kolaylaştırır. Kimse ona engel olamaz. Durdurmaya çalışmanın yararı yoktur. Elinden kimse kurtulamamıştır.”

Bir dakika, bir dakika, internette Enkebit üzerine yazılanları böyle miydi ki? Düşünmeye çalışıyordu. Bu canavara benzer insanı durdurmak için çeşitli yöntemler okumuştu; ancak sürekli olarak düşüncelerini yönlendirmeye çalışan bir varlıkla mücadele ederken ne okuduğunu hatırlamakta zorlanıyordu. Bir anlığına gözlerini kapatıp daha yoğun bir şekilde düşünmeye çalıştı ve işte o anda görüverdi onu. Enkebit’i. Başında altın sarısı bir fesi vardı. Boğazına doğru kapanmakta olan elinin delik ayasından ucube yüzünü görüyordu. Cüzzamlı gibiydi. Bir gözü şişip de kapanmıştı sanki. Kel ve çirkin bir şeydi. Bu sırada dudaklarından anlamsız sözcükler çıktığını ve Rüzgâr’ın uzaktan gelen soru dolu “Anne?”lerini işitiyordu. Ancak olaya odaklanması gerekliydi. Nefesinin kesildiğini hissediyordu, ne yapmalıydı? O sırada Enkebit’in fesinin parlaklığı gözlerini aldı. Evet, fesi kapması gerekiyordu. Eğer biraz daha uzanabilirse… Ya da en iyisi bu varlığı sarsmaya çalışıp fesini yere düşürmek, sonra da yerden kapmaktı. “Azıcık daha kuvvet, haydi!”

* * *

Kan ter içinde gözlerini açtı. Yaşıyordu. Bir anlığına yattığı yerden tavanı seyrederek başından geçenleri tekrar gözleri önüne getirdi. Bahçeden gelen kuş seslerini işitiyordu, güneşli bir gün başlıyordu.

Önce, başını sağa çevirip yanında, derin soluk alıp verişlerle uyumakta olan kocasına baktı; sonra da sola dönüp beşiğinde mışıl mışıl uyumakta olan 6 aylık oğluna…

“Dün akşam yatmadan önce ‘Bastırık’[iv] ile ilgili çok şey okudum sanırım. Ona bağlı olarak okuduğum diğer varlıklar da cabası. Hepsi birden rüyamı kâbusa çeviriverdiler.

“Hem ne diye son dakikada Helsinki Üniversitesi’ndeki ‘Dünya Mitolojileri Konferansı’na katılmayı kabul ettiysem… İki günde sunum hazırlayacağım diye sinir stres yaptım herhalde. Neyse, kalkıp bir kahve hazırlayıp yeniden bilgisayarın başına geçeyim en iyisi.”

Tüm bunlar olup biterken bahçendeki çimleri kesen ve bir yandan da pencereden onu ve küçük oğlunu izlemekte olan, genel olarak evin işlerine yardımcı olsun diye tuttukları Kara Albıs’ı[v] fark etmemişti bile… “Bu sefer de çuvalladım.” diye geçirdi içinden Kara Albıs. Yoksa yüksek sesle mi konuşmuştu? Hareketlerine dikkat etmeliydi. “Sanırım bizim Kamos’dan[vi] yardım almam gerecek, yoksa artık daha kaç kez kılıp değiştirip gelebilirim bilmiyorum.”

[i] Louhi, Väinämöinen, Ukko: Fin mitolojisinden karakterler.

[ii] Kalevala: Finlerin mitolojik destanı.

[iii] Zemheri vakti: Karakış ya da kışın en soğuk günüdür.

[iv] Bastırık: Kâbus cini; İnsanların kâbus görmesi, halsizleşmesi, korkuyla uyanması, sonrasında nefesinin kesilmesi bu kötücül ruh ile bağlantılı görülür.

[v] Kara Albıs: Esmer, koyu tenli bir kadındır. Daha ağırbaşlı ve ciddi bir görünüme sahiptir. Ancak daha aldatıcı ve baştan çıkarıcıdır. Kara giysiler giyer. Kâbuslara sebep olur.

[vi] Kamos: Kâbus cini, kâbuslara ve karabasanlara neden olan kötü ruh. Gün ışığından korkar. Güneş doğunca kımıldayamaz. Tek başına uyuyan insanların üzerine bütün ağırlığıyla çökerek onların çarpılmalarına veya ölmelerine sebep olabilir.

*Yazılırken yararlanılan kaynaklar: Türk Söylence Sözlüğü (Deniz Karakurt), Tarihte ve Bugün Şamanizm (Abdülkadir İnan).

Erdal Gencer

1987, Eskişehir. Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü mezunuyum. Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım ve Heykel Bölümünü 1. Derece ile kazandım, devam eden sınıf öğretmenliği görevimden dolayı dondurdum. Esenyurt’da 3 adet resim sergisinde tablolarım sergilendi. İstanbul’da 10’u geçkin sayıda Anaokulun duvarlarını resimledim. Yusuf Nazım’ın “Kızak” adlı hikaye kitabını ve farklı 3 adet çocuk kitabını resimledim. Çalışmalarımın bir kısmı Sesan Kataloğunda ve “İllüstrasyon Illustration” adlı kitapta yayınlanmıştır.

S. İpek Ortaer Montanari

87 yılında İstanbul’da doğdum. Müzikle, kitaplarla, dostluklarla büyüdüm. Saint Joseph Fransız Lisesi’nden mezun olduktan sonra İÜ Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümünü bitirdim, İsviçre’de Eğitim Teknolojileri alanında mastırımı yaptım; bu süreçte yurtdışına taşındım, evlendim. Şimdiye kadar İthaki Yayınlarından basılan 4 çevirim bulunmakta; çevirmenliğin yanı sıra yazmakla, müzikle ve yeni diller öğrenmekle ilgileniyorum.

Kâbuslu Masallar” için 7 Yorum Var

  1. Eline emegine sağlik İpekciğim. Tarzını çok beğendim. Öykü ile insanları bilgilenmeleri konusunda kışkırtman da çok hoşuma gitti.

  2. Merhaba, öykünüzü okudum. Değişik bir öyküleme tekniği kullanmışsınız. Açıkçası biraz fazla açıklayıcı anlatım var hani ansiklopedik bilgi verir gibi. Bilgiler tam öyküye yedirilememiş sanki. Karakter kendi kendine konuşurken bile fazla açıklayıcı: “Hem ne diye son dakikada Helsinki Üniversitesi’ndeki ‘Dünya Mitolojileri Konferansı’na katılmayı kabul ettiysem… ” cümlesi mesela. Bu kendi kendine konuşma cümlesinden ziyade bir diyalog cümlesi gibi kurulmuş. Bir de anasınıfına giden bir çocuğun kurabileceği bir cümle gibi gelmedi bana şu cümle: “Hayır hayır, şövalye de olmasın. Daha ilginç bir şeyler yok mu? Mesela mitolojik! Bak burada ne kadar güzel anlatılar var Louhi, Väinämöinen, Ukko[i] üzerine…” cümlesi ve devamındaki cümle biraz büyük kaçmış çocuk karaktere. Bilemiyorum; belki öyle çocuklar vardır ama ben çevremde görmedim açıkçası 🙂 Bu arada ben de Thor’u pek severim; Bifrost enteresan gelir; Heimdall etkileyici. Bir gün bu öğeleri bir hikayemde kullanmayı düşünüyorum ben de.
    Söylemeden geçmeyeyim: Kısa biyografinizdeki bilgiler gıpta edilecek derecede güzel. Maşallah diyelim 🙂
    Başka seçkilerde görüşmek üzere. Sevgiler.

    1. Merhaba,

      Öncelikle ilginiz ve nazik yorumunuz için teşekkür ederim.

      Enkebit üzerine yazılan hem çok fazla bölük pörçük bilgi vardı bulduğum, hem de çoğu birbirinden farklı anlatımlara sahipti. Hepsini bir şekilde harmanlayıp anlatmak isterken biraz fazla bilgiye boğmuşum sanırım, o kısmına dikkat edememiştim. 🙂 Ama genel olarak öyküyle karışık bilgilendirme yapmak istediğimden kaynaklanmış bu durum. Enkebit’i sadece öyküde geçen bir karakter ismi olarak kullanmak istedim, okuyanlara da tanıtmak amacını güdüyordum biraz. Kullandığım diğer isimlere de bu yüzden dipnotlar düştüm.

      Açıkçası çocukla olan diyaloglar üzerine (6 yaşındaki bir çocuğun kurabileceği cümlenin nasıl olabileceği üzerine daha doğrusu) fazla kafa yormadım; çünkü bu diyaloglar karakterin kafasında geçiyor; ortada bir çocuk var ama aslında 6 aylık. 🙂

      Bir de karakterin kendi kendine yaptığı konuşmalar vardı bahsettiğiniz. Ben fazlaca kendi kendime konuşan bir insanımdır, bayağı bayağı diyalog kurarım yani, tartışırım kendimle, biraz bu durumdan yola çıktım sanırım yazarken. Yalnız sonradan fark ettim, diyaloglar ve karakterin iç konuşmaları için aynı yazımı kullanmışım. Belki iç konuşmaları italik vs. yapsam daha iyi olabilirdi ayrım açısından.

      Yine de ileride yazabildiğim kadarıyla bahsettiğiniz noktalara dikkat edeceğim. Ayrıca kuzey mitolojisi üzerine kaleme almak istediğiniz öyküyü de merak ettim şimdiden, umuyorum gözümden kaçmaz ve okuma şansı bulurum. 🙂

      Sevgiler,

  3. Öyküyü pek beğenmedim. İfadeler, dilin kullanımı akıcılıktan ödün verilmediği halde başarısız olmuş. Diyaloglar gerçekçi değil. Tema tutarlı değil. Yazarın da bu öyküyü kaleme aldıktan sonra tatmin olduğunu düşünmüyorum açıkçası.

    1. Merhaba,

      Öncelikle ilginiz ve yorumunuz için teşekkür ederim.

      Diyaloglardaki yapaylık sanırım daha çok çocuğu konuşturduğum kısımlarda yaşanmış, yukarıdaki yorumda da bahsedildiği üzere. Açıkçası öyküde gerçekten 6 yaşında bir çocuk konuşmadığı, diyaloglar ana karakterin zihninde/rüyasında geçtiği için fazla kafa yormamıştım cümle dizilimine 🙂 Yine de demek ki daha fazla dikkat etmek gerekiyormuş.

      Tatmin meselesine gelince, genel olarak o “keşke şunu da yazsaydım/yazmasaydım” hissi bende hep baki kalan bir his. Bir şeyi yazıp teslim ettikten sonra hep bir “keşke” diyorum. Mesela bu öykü için sonradan “sonunu biraz daha uzatabilirdim” dedim. Ama o anda yeterli gözüken bir sondu. Sonuç olarak bunun sonu yok benim için 🙂

      Bu arada temanın tutarsızlığından kastınızı tam anlayamadım, açabilirseniz sevinirim. Sonuç olarak eleştirilerden ders çıkartmak gerek. 🙂

      Sevgiler,

  4. Merhabalar. Öyküyü iki bölüme ayırdım. Temanın çıkarttığı sıkıntı konuya yansımış. Öykünün sonunda “kabus sürprizinin” çıkması, bir “ters köşeye yatırmak” havası taşıyor gibi, ki benim beğendiğim bir tarzdır. Fakat bilinmezliğin içinde uyumsuzluk görmek okuma ritmimi bozdu.

    Diğer bölüm ise üslup. Oldukça başarılı buldum. Üslup kalıcıdır. Ve azimle harika hikayeler yaratmaya gebedir.

    Ayrıca, farklı bir kurgu ve olay örgüsü kullananız da hoş olmuş. Belirtmek gerek.
    Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *