Öykü

Kelimelerin Kıymeti Üzerine

Yolunu kaybetmiş bir gezgin yüksek dağların dik yamaçlarında siftine siftine yürüyordu. Muhtemelen kaybolmuştu fakat kayıp olmasından ötürü yüzünde okunan en ufak bir korku yahut endişe ifadesi yoktu; kendini dağa taşa vurduğu günden beri yolu kaybetmenin, ev diyebilecekleri bir yere sahip olanlara özgü bir lüks olduğuna inanırdı. Gezgin asla kaybolamazdı, gezginin evi kayıptı ve bizzat benliğini yollarda kaybederek onu ve nihayetinde de kendisini bulacaktı. 

Kahverengi deri kaplı küçük defteri kapattı, kalemi arka cebine yerleştirdi. Dağın zirvesindeydi, haritanın dışına çıktığını fark edince yeni çizimler ekleyebilmek için buraya çıkmıştı. Nefesi yavaş yavaş normale dönerken bulduğu büyük bir kayaya yaslandı ve yüksek irtifadan ötürü fıldır fıldır dönen beynine rağmen boynuna asılı dürbünü tutup gözlerine kaldırmayı başardı. Güneyde ve doğuda geniş bir araziye yayılmış orman vardı, oradan geliyordu. Uzakta, ufukta biten denizi gördü. Keyfi biraz kaçtı, denizler genelde bir yere uzun süre takılıp kalmasına sebep olurdu; ya bir köy ve kasaba bulup birinin yardımıyla suyu geçmesi gerekirdi ya da yapayalnız olduğu aşikârsa kolları sıvayıp kendi salını inşa ederdi. Yapmadığı şey değildi, yorulmaktan gocunmazdı; bir yolunu bulur, yüzerek de olsa geçerdi o denizi.

Dürbününü indirecekken batıda göğe yükselen bir duman dikkatini çekti, oraya döndü. Fazla uzağında değillerdi, dürbünle rahatlıkla gözleyebiliyordu, ateşin etrafına toplanmış kalabalık bir kafile vardı. Afalladı, bunu beklemiyordu. Böyle ıssız yerlerde haydutlardan başka birilerine pek rastlanmazdı ama karşısındaki grubun sayılarını göz önünde bulundurduğunda buna pek ihtimal verememişti. Üstelik oturdukları yerden biraz uzağa koyulmuş kervanları da kaçak olmayacak kadar yerleşik, sabit bir yere bağlanmayacak kadar da göçebe bir hayatları olduğunu gösteriyordu. Her şeye rağmen, gezgini asıl şaşırtan bu ıssız dağın tekinde birilerine rastlaması değildi. Özellikle bir dağın tepesinden bakınca gerçekten tuhaf gözüken manzara, ateşin etrafına düzensiz bir şekilde dizilmiş herkesin elinde bir kitap tutmasıydı. İlk önce bunu anlamakta zorlandı fakat herkesin ayrı ayrı köşelerde önlerine eğilmiş duruyor olmaları gerçekti, oturmuş kitap okuyorlardı. Bu acayip durum, onun kaşlarını bir miktar havaya kaldırırken dudaklarına da garip bir gülümseme yerleştirdi. Çantasındaki suluktan koca bir yudum alırken kesinlikle bu grupla biraz vakit geçirmesi, hiç değilse yanlarına gidip tanışması gerektiğini düşündü.

Tuhaftır fakat ulaşmak istediği belli bir varış noktası yoktu gezginin. Gittiğini biliyordu ama asıl hedefi gideceği herhangi bir yer de değildi, yol da en az onun sonuna ulaşmak kadar önemliydi ve karşılaştığı güzellikleri ve zorlukları gözardı etmeden her anı ve olayı nefes gibi içine çekmeye çalışırdı. Yaşardı. Bu basit eylemle ilgili not defterinin köşelerine sıkışmış satırlar vardı. Yaşamak, diye başlıyordu bunların biri, ne zaman peşinde koştuğumuz amaçtan basit bir araca dönüştü biz ölümlüler için? 

Dağdan indiğinde ve ayağı yer yer yabani otlarla bezeli kuru toprağa bastığında vakit ikindiye geliyordu. Gruba yavaş adımlarla yaklaşırken kitapları bırakmış sohbete daldıklarını gördü, içinde bir yerlerde attığı adımlardan tereddüt eder gibi oldu fakat aldırmadı. Buradan az çok yüzlerini seçebildiği kadarıyla genciyle yaşlısıyla gayet normal insanlara benziyorlardı. Ağaç gövdelerine ve araba arkalarına istiflenmiş hıncahınç dolu çuvallarının içinde sandığı kadarıyla yüzlerce kitap vardı.

Kendilerine doğru gelen yabancıyı fark edince herkeste bir hareketlilik oldu, sönmekte olan cılız ateşin çevresine düzensizce toplaşıp kendisini izlemeye başladılar. Gezgin yanlarına ulaşınca durdu, gerilmişti, öne çıkmış bir lider ya da birilerinden daha yetkili birini göremeyince herkese hitaben sordu:

“Ben ormanlık alandan geliyorum, işim uğraşım gezmektir. Arkadaki dağa araziyi daha rahat görebilmek için çıktığımda dumanınızı fark ettim, yoluma gitmeden evvel sizinle de tanışmak istedim. Kimsiniz, nereden gelir, nereye gidersiniz?” Büyük bir sükunetle kendisini dinleyen grup cevap vermeden önce bir süre durakladı, sanki kendisinin ağzını açıp konuşmasına şaşırmış gibi bir tavırları vardı. Neden sonra arka sıralarda bir ses sorusuna soruyla karşılık vererek sessizliği bozdu.

“Kitap okur musun, yabancı?”

Bir gün gezginin yolu, kelimeleri israf edemeyecek kadar değerli bulan göçebe bir kafileyle kesişti. Bu kalabalık güruh sorduğu sorulara daima en kısa ve en öz cevabı veriyordu, gezginin sonradan anladığı kadarıyla kendi aralarında da aynı bu şekilde olabildiğince az sözcük sarf ederek iletişim kuruyorlardı. Yine de kısa diyaloglarından anladığı kadarıyla söyleyebilirdi ki güneşin battığı yere, batıya gidiyorlardı. Bu kendilerine biçtikleri birincil vazifeleriydi. İkinci olarak ise yolda karşılaştıkları kasabalarda durup çürümüş dillerden ve terk edilmiş eserlerden kelimeler çaldıklarını söylemişlerdi.

Gezgin, dizinde defter ve elinde kalemiyle sırtını yaşlı bir ağaç gövdesine dayamış oturuyor, gruptan henüz kendi işini yapmaya dönmemiş birkaç kişi de yanında onunla konuşuyordu.

“Kelimeler mi çalarsınız?” Belli belirsiz, hafif alaycı bir gülümseme kondu yine gezginin dudaklarına. Zaman içinde güzel bulduğu şeylere ifadesiz yaklaşmak, garip bulduğu ve sinirlendiği şeylere de sırıtmak gibi bir huy geliştirmişti.

Cevap vermek yerine başlarını olumlu anlamda salladılar, sonra birisi açıklama yapma ihtiyacı duymuş olacak:

“İnsanların raflarda tuttuğu, bir hevesle alıp okumadığı tozlanmış kitapları sahipleniriz.” Bu cümlenin çoğu mimik ve el hareketlerinden oluşuyordu, takip etmek kolay değildi fakat gezgin elinden gelenin en iyisini deniyor, anlayabildiği kadarını da önündeki deftere hızlı hızlı kaydediyordu. Kelimeleri ağzından kaçmadan hemen önce yakaladı ve kitap çalıyorsunuz yani besbelli, diye içinden geçirdi. Gezgin bu durumun etikliğini sorguladı, bir sonuca varamadı. Tam olarak ne demeye çalıştıklarını anlamak için başka bir soru yöneltti,

“Peki dildeki çürümüş sözcükler, bu ne demek, sözcükleri nasıl alabiliyorsunuz?”

“Bizlere vampir derler, sözcüklerle beslenir ve onlarla yaşarız. Asıl sahibi olduğumuz o aldığımız kitaplardaki kelimeleri de kendi haznemize katar, onlara gereken değeri vermemiş eski sahiplerinin hafızasından da silinmesini sağlarız. Hayatlarına o sözcükleri kullanamadan devam etmek zorunda kalırlar.”

Gezgin bu olağan dışı durumu sindiredururken karşısındakileri, kafasında kurduğu sivri dişli ve siyah pelerinli vampir imajına oturtmaya çalıştı. Bunu yapmasına müsaade etmeyecek kadar mülayim insanlara benziyorlardı fakat kısa konuşmalarından da anladığı üzere insanların kitaplarını ve kullandıkları sözcükleri çalıyorlardı, yaptıkları buydu. Küçükken kendisine anlatılan masallarda rastlamıştı ancak böyle olağanüstü hikâyelere ve inanmadığını iddia etmektense mümkün olmaması için ortada bir sebep göremediğini söylerdi hep. Bazı şeyleri akılla kavramaya çalışmanın beyhude olduğunu öğrenecek kadar yaşamıştı. Hayatında birçok saçma sapan olayla karşılaşmıştı ve mantık onu çoğunlukla yalnızca A’dan B’ye ulaştırıp bırakmıştı, gerçekten yeterince gezmişseniz bunun hiçbir şey ifade etmediğini bilirsiniz çünkü hayat iki nokta arasındaki bir düzlem olmaktan ziyadesiyle uzaktır. Şimdi karşısında o masallardan fırlama fakat somut insanlarla karşılaşınca derinlerde ufak bir çocuk gibi heyecanlandığını hissetti. Sonra utandı kendinden. Eski evinin raflarına hapsolmuş kitapları düşündü, cilt cilt sıralanmış koca bir kütüphanesi vardı babasının dedesinden miras kalan fakat çoğunun kapağını dahi açmamıştı, bu şu bulunduğu ortamda onu bir suçlu kılıyordu. O evi terk ettiği günden beri arkasına bakmamıştı, yolları oraya düşüp de onun tozlanmış ve çürümüş kitaplarını da almışlar mıdır acaba diye aklından geçirmeden edemedi. Öyle bir şey olsaydı konuşacak tek sözcük bulamazdı muhtemelen, kitaplık gerçekten büyüktü. Üstelik kendisine miras kitapların bu insanlar tarafından çalınma ihtimali onu rahatsız etmişti ama o kitaplara sahip olduğunu söyleyecek cesareti de yoktu, onlar asla gereken değeri görmemişti kendisinden.

Zihninde cirit atan düşüncelerden sıyrıldığında ılık akşam meltemi yüzüne vuruyordu, yine de tüylerinin ürperdiğini hissetti ve titredi. Kendi yolculuğunu biraz erteleyip bu ilginç kafilenin peşine takılmaktan pek zarar çıkmazdı herhalde.

* * *

Okuduğu satırlar gezgini şaşırttı, kendisi zamanın nasıl geçtiğini fark etmese de saatlerdir oturmuş, vampirlerin küçük bir gaz lambasıyla birlikte eline tutuşturdukları kitabı okuyordu. Titizlikle kontrol ettiği nefesini ancak virgüllerde bırakıyor, bitmiş gözüken cümlelerin noktalarında kayboluyordu. Nihayetinde bugüne dek okuduğu tek yazılar haritalarda ve küçük not defterindeydi.

Daha önce bu kadar derinine inmediği okyanustan onu akşam yemeği vakti olduğunu kendisine hatırlatan bir çocuk çekip çıkardı. Boş bakışlarını bir süre ona çevirdikten sonra, “ha, evet, tabii.” gibi bir şeyler geveleyip kitabı elinden bırakmadan ayaklandı. Vampirler pek konuşkan insanlar değillerdi, yine de kendisini sevmiş olduklarını düşünüyordu. Birkaçı arada yanına gelmiş, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını bile sormuştu. Yemeğin nasıl geçeceğini kaydetmek için defterini de yanına aldı ve yakılan büyük ateşin etrafına dizilmiş topluluğa karıştı.

Etrafta gürültü olması alışık olduğu bir durum değildi çünkü ne yalnız başına seyahat ettiği ıssız diyarlarda, ne de herkesin kitap okumakla meşgul olduğu şu son iki-üç saatte nadiren ses duyulmuştu. Şimdi etrafındaki herkes gülüyor, birbirlerine heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Bu samimiyetleri ve birbirlerine karşı tavırları, önünde alev alev yanan ateşin yapamayacağı şekilde içini ısıtan bir mutluluk veriyordu ona, her ne kadar buraya ait olmadığının tümüyle farkında olsa da. Bu şen tiyatroda kendisi yalnızca sıradan bir seyirci olarak yer bulabilmişti fakat yine de şikayetçi değildi.

Büyük ateşin etrafında herkesçe şarkılara eşlik edildi ve fütursuzca yiyip içildi. Yer yer şiirlerden uzun dizeler okunuyor, yer yer ağızları terk eden anlamsız sözcükler havaya atılıyordu. Gündüz karşısında konuşmaya kıyamayan insanların tüm o mimiklerine sakladıkları kelimeleri şimdi eğlenceye dalıp bilinçsizce kullanmaları gezgini ilk başta şaşırtmıştı. Bir süre tüm bu şamatayı uzaktan izledi ve neler döndüğünü kavramaya çalıştı. Sonradan şakayla karışık konuşmaların arasından duyduğu kadarıyla yarın “av” olduğunu öğrenmişti, gün boyu seyahat edecek ve bulundukları yere en yakın köylerden birine saldıracaklardı. Muhtemelen çalacakları kitaplar bugün kaybettikleri kelimelerin yerini fazlasıyla dolduracaktı, bu yüzden bir geceliğine israftan kaçınmıyorlardı.

Avla ilgili konuşmaları ve bu hiç de olgun olmayan davranışları gezgini endişelendirmişti, içinde bulunduğu topluluğu gerçekten tanıyor değildi ve işin doğrusu güvenilir tipler olduklarına inanması için pek elle tutulur bir özellik de sergilemiyorlardı fakat ilk o dağdan inip onlarla tanışmaya karar verdiğinde tercihini yapmıştı ve şimdi ertesi gün neler olacağını yıpranmış not defterine kaydetmek için sabırsızlanıyordu.

Gecenin en karanlık saatlerinde, gökyüzü güneşin kızıllığıyla boyanmadan hemen önce varmışlardı köyün yakınındaki ağaçlık alana. “Bunu neden yaptıklarını hiç anlamıyorum” dediği duyuldu birinin, muhtemelen kendilerinin geldiğini fark eden köylü halkın pencere ve kapıları sıkı sıkı kilitleyip ışıkları söndürmelerini kastediyordu çünkü tüm vampirler bulundukları yerden ayrılıp köyün çarpık kaldırımlarına yayıldıklarında gökyüzü küçük mavi kelebeklerle kaplanmıştı, her yer onların yaydığı ışıkla apaydınlıktı. Bunu takip eden olaylar en mütevazı tabiriyle kaostu; kilitli pencereler hışımla açılıyor, kapalı kapıların kırılış sesleri işitiliyordu. Kitaplar tozlu raflardan adeta sökülerek alınıyor, ardından geniş torbalara dolduruluyordu. Önce kitaplarını sonra da kelimelerini yitiren insanların anlamsız sesler çıkararak haykırışları yeri göğü inletiyordu. Bu vahşetti ve adaletti. Suç bakış açınızdaki ufak bir kaymayla yön değiştiriyordu. 

Üstüne çoğunlukla pek düşünmediğimiz dil, sahip olduğumuz en kıymetli varlıklardan biriydi. Sembol, işaret, nota ve formüllerden oluşabiliyordu. Değişiyordu, ortaya çıktığı coğrafyanın kültür ve tarihinden besleniyor, hatta kendisine gereken değer verilmediği takdirde ölüyordu; onu konuşanlarla hayatta kalıyordu. Onu bir araç olarak kullanan kitaplar, vahşi öykü ve masallar yazarın hayal dünyasından kalemine bir köprü sağlıyordu. O tozlu raflarda çürümeyi hak etmiyorlardı çünkü dil insanoğlunun sahip olduğu en olağan dışı yetenek, yine de kullanamamaktan en çok yakındığı belaydı ve onu kullanarak yazılan eserlere ve kelimelerine yapılabilecek en büyük iyilik onları ölümden kurtarmak, okuyarak yaşatmaktı. 

Raflara düzenlenen gürültülü kısa devrimin ardından doğan güneş, dilsiz zihinlere ışık tutamadı. Vampirlerin torbaları dolmuştu ve geride kalanlar karanlığın mahkûmuydu.

* * *

Vakit geç, sallanan koltuğunda burnunun ucuna yer etmiş gözlükleriyle kestiren karaltı, gözlerini aniden açıyor. Yüzü geçmiş yılların bıraktığı izlerle kırış kırış ve hareketleri de hızlı geçen yıllarının aksine olabildiğince ağır; belki artık günlerin o kadar da çabucak bitmesini istemediğinden, hafta sonunu bekleyecek kadar nefesi kalmamış olabileceğinden ya da yalnızca hızın daima zaman kazandırmadığının ayırdına çoktan vardığından.

Kucağına düşmüş kitabı yavaşça yanı başındaki komodine bırakıp ufak adımlar atarak geniş penceresinin önüne geliyor. Yaşlarla parıldayan göz bebeklerine yansıyan mavi ışık, dudaklarında beliren kararsız bir dalgalanmanın ardından gelen tebessüme eşlik ediyor.

Sonra yakıyor tüm ışıkları ve etrafını kelebeklerin kuşatmasına izin vererek ardına kadar açıyor bütün pencereleri, çünkü biliyor ki gelenler eski bir dost ve kendisinin de ne arkasındaki devasa kitaplıktan ne de odanın her yerine istiflenmiş el yazmalarından korkacak bir şeyi yok. O kelimeler kurtulmuş paslı zincirlerinden, aşmış tozlu sayfaların sınırlarını ve artık hepsi özgür zihninde, dilinde, kaleminde…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ukant ukant says:

    Güzel bir öykü teşekkürler.

  2. Geri bildiriminiz için ben teşekkür ederim, beğenmenize sevindim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar