Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kırmızı Tüy

Mary yer yer sisli bir havada sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran Kadim Orman’ın kıyısında durmuş bir sonraki adımını atmayı bekliyordu. Üzerinde ormanda daha rahat hareket etmesini ve gizlenmesini sağlayan kahverengi, yeşil karışımı pelerinin başlığı kafasını ve yüzünün bir kısmını örtüyordu. Sırtında içinde bolca erzak ve battaniye olan ufak bir çanta vardı. Eğer uzaktan onu gören birisi olsa ormana avlanmaya giden bir avcı olduğunu düşünürdü ama henüz güneş kendisini sıradağların ardından yeni yeni göstermeye başladığı için horozlar da dahil kasabadaki herkes yataklarından daha çıkmamıştı. Karşılıklı sıradağların tam ortasındaki geniş ve bereketli bir vadide yer alan kasabası içinde bulunduğu krallığın o kadar uzak ucundaydı ki vergi memurları vergileri toplamak için her yıl gelmek yerine birkaç yılda bir uğrardı. Ancak buna rağmen kasaba halkı zaman zaman yabancıları buralarda görmeye alışkınlardı. Çünkü Renne kasabası, doğudaki sıradağın yamacında bulunan, sağlı sollu kilometrelerce uzanan Kadim Orman’a ev sahipliği yapıyordu. Peki neydi bu ormanı bu kadar meşhur eden ve başka ülkelerden bile yabancıları buraya çeken?

“Nine, bana şu Zümrüdü Anka kuşunun hikâyesini anlatır mısın?” diye sordu Mary, yatakta ninesinin kucağına sokulmuş uzanırken.

“Ah yapma ama, daha kaç kere anlatacağım?” diye karşılık verdi ninesi. Ama torunu biliyordu ki ninesinin sesindeki tınıdan, hikâyeyi anlatmaya o da hevesliydi. “Hem bugün çok yoruldum, yarın anlatırım.”

İşte buydu, ninesi bu son cümleyi söyleyerek Mary’nin ısrar etmesini beklediğini belli ediyordu. Zaten hep böyle olurdu. Mary daha küçük bir çocukken ona bu hikâye anlatıldığında adeta aşık olmuş ve o zamandan beri ninesine defalarca anlattırmıştı. Zaten bütün kasaba bu hikâyeyi ve daha nicelerini bilir nesilden nesle aktarırlardı.

“Hadi ama benim tatlı ninem, bak zaten ne zamandır anlatmıyorsun” dedi Mary yüzünü dönüp ninesinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra.

“Eh” dedi yaşlı kadın iç geçirdikten sonra ve ekledi “Belli ki senden kurtuluş yok, anlatayım da sen de kurtul ben de.”

“Kadim Orman’ın en derinlerinde, en korkusuz avcıların ya da savaşçıların bile girmeye cesaret edemedikleri yerinde, tüyleri alevler gibi kırmızı, bakanın gözlerini alamadığı ismi Zümrüdü Anka olan iri bir kuş yaşarmış. O kadar narin ve güzel görünürmüş ki bir kuğu bile onun yanında çirkin kalırmış.”

“Nine” diye araya girdi Mary “Neden gelip de insanların içinde yaşamıyor?”

Aslında bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. Ama ne zaman bu hikâyeyi dinlese hep araya girer ve cevabını defalarca sorduğu soruları sorardı. Çünkü Zümrüdü Anka hikâyesini her dinlediğinde sanki ilk defa dinliyormuş gibi heyecanlanır ve soru sormadan duramazdı.

“Çünkü insanlar açgözlüdür benim tatlı yavrum. Eğer gelip içimizde yaşasa onu hemen kafese kapatırlar ve en çok altını verene satarlar ki zaten bir tüyü bile insana küçük bir servet kazandıracak kadar değerlidir.”

“Ve bu yüzden de ormanın en derininde saklanıp kendisini koruyor öyle mi?”

“Evet canım benim aynen öyle yapıyor. Ama eskiden çok çok eskiden bazen geceleri bu kasabayı ziyaret ettiği ya da göklerde uçtuğu görülürmüş. Gerçi ne ben ne de benden daha yaşlılar böyle bir şeye şahit olmadı ama bizden çok daha eskiler şahit olmuşlar.”

“İşte bu güzeller güzeli kuşu görmek için yine çok eskilerde dışarından buraya pek çok gezgin, maceracı ya da zorda kalan insanlar gelirmiş.”

“Çok azı geri dönmüş ama” diye fısıldadı Mary korkuyla.

“Çünkü orman tehlikelerle dolu güzel torunum. Avcılar bile sadece belli bir kısmına kadar girip avlanırlar daha öteye gitmezler.”

“Peki giden niye gidiyor?”

“En çok meraktan” diye cevap verdi ninesi derin bir iç geçirip “Merak sevgili çocuğum o kadar güçlü bir duygudur ki insanı pençesine aldı mı onun esaretinden kurtulman neredeyse imkânsız hale gelir. Bazıları gelip bu kuşun gerçekten var olup olmadığını görmek ister, bazıları yakalayıp zengin olmak bazıları da sadece bir tüy istemek için…”

“Neden tüyünü istiyorlar?”

“Anka kuşunun tüyü çok nadirdir. Çok zenginler onu kıyafetlerine süs olarak takıp başkalarına hava atarlar. Öyle bir görünürmüş ki sanki tüy değil de alev taşıyormuşsun gibi bir izlenim bırakırmış. O yüzden bazıları, daha az aç gözlü olanlar ya da çaresizlikten ölümü bile göze alanlar sırf bir tüy bulabilmek ya da alabilmek umuduyla buralara gelirlermiş ki çaresizlik bir insana öyle şeyler yaptırır ki akla hayale sığmaz. Üstelik o tüyün her türlü hastalığa şifa olduğunu da söylerler.”

“Hala gelenler var” diye itiraz etti Mary.

“Eh haklısın yavrucuğum, nadir de olsa geliyorlar. Ama eskiden burası yabancı kaynarmış ve kasaba halkı da bundan şikayetçi değilmiş. Çünkü yabancı demek altın, gümüş demek doğal olarak.”

“Niye daha az kişi geliyor artık?” diye sordu Mary ki ne zaman bu soruyu sorsa sesindeki hayal kırıklığı hemen belli olurdu.

“Çünkü çok uzun zamandır Zümrüdü Anka’yı ne gören var ne de duyan. Artık gerçek değil de dilden dile anlatılan bir efsane, masal oldu onun varlığı.”

“Hayır, hiç de bile. O hala yaşıyor ormanın içlerinde eminim. Arkadaşım Mark onu bir gece vakti görmüş.”

“Mark kıçını bile göremeyecek kadar şaşkın bir aptalken nasıl onun söylediklerine inanıyorsun anlamıyorum. Neyse dediğim gibi zaten ormana giren kişilerin çok çok azı geri dönüyorken ve o güzel kuş uzun yıllardır görülmemişken artık buraya da gelen giden olmuyor.”

“Ah bir de şu hafıza kaybı var” dedi Mary aceleyle “ Onu anlatmadın ama.”

Ninesi zar zor bastırdığı esnemesinin ardından “Anka kuşunu aramak için ormana gidip de onu bulmuş olanlar ormanda geçirdikleri zamana dair ya hiçbir şey hatırlamazlar ya da bölük pörçük anılar. Çünkü…”

“Başkalarına da anlatıp ona nasıl ulaşacaklarını söylemesinler diye” cümleyi tamamladı Mary. Ancak ninesi cevap vermedi, çünkü çoktan uykuya dalmıştı bile.

“Tatlı rüyalar nineciğim.”

Mary burnunu çekip bir adım attı ama devamını getiremedi. Halbuki onlarca defa bu ormandan içeri girmişti. Ama şimdi sanki bir güç onu yerinden tutuyor daha fazla ilerlemesine müsaade etmiyordu. En sonunda yumruklarını sıkıp derin bir nefes aldıktan sonra o tanıdık ağaçların arasına daldı.

O da tıpkı babası gibi bir avcıydı. Ormanda ne bulursa avlar ve evin geçimine bu şekilde katkı sağlardı. Bir erkek çocukları olmadığı için babası onu da tıpkı kendisi gibi avcı olarak yetiştirmişti. Annesi yıllarca buna itiraz edip avcılığın bir kız için çok tehlikeli ve uygunsuz olduğunu söylese de en sonunda pes etmiş ve baba kızı kendi hallerine bırakmıştı. Mary ormanın içinde sessizce ilerlerken annesi ve babası aklına gelince içi cız etti. Onları birkaç yıl önce kanlı öksürükten kaybettiğinden beri kırılan kalbi hiç tam düzelmemiş ve zaman zaman sızlamaya devam etmişti. Lanet hastalığın bir çaresi yoktu ve o kadar bulaşıcıydı ki yanlarında kalanlara da bulaştığı için belirti gösterenler hemen ayrı bir yere alınır ve uzaktan tedavi edilmeye çalışılırdı. Bu zamana kadar o illete yakalanıp da kurtulan neredeyse hiç olmamıştı. Üstelik nasıl ve nereden bulaştığı da belli olmuyordu. Geldiği hızla kayboluyor, sonra tekrar gelip birkaç can alıp tekrar gidiyordu. Onlar öldükten sonra Mary, ninesi ve teyzesiyle baş başa kalmıştı. Hayatta sahip olduğu yegâne iki kişi onlardı ve şimdi onlardan habersiz muhtemelen bir daha geri dönemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştı. Attığı her adımla içindeki endişe ve korku biraz biraz dinmeye başlamıştı. Bu yaşlı ve bereketli orman en azından belli bir sınıra kadar adeta onun evi gibiydi. O sınırdan ötesi en tecrübeli avcılar için bile tehlikeliydi ama Mary şimdilik işin bu kısmını düşünmemeye çalışıyordu. Ailesini kaybettikten sonra hemen hemen her gün ormana gelir, bazen sadece kendi başına saatlerce otururdu. Bazı zamanlar ise Mark ile kamp yapmaya gelirlerdi. Bazen tavşan ya da bıldırcın avlarlar bazen de sadece meyve toplayıp onları yerlerdi. İşte ne zaman kamp ateşinin başına geçseler konu dönüp dolaşıp hep aynı yere gelirdi. Acaba Zümrüdü Anka nasıl bir şeye benziyordu? Gerçekten onu bulan herkese yardım ediyor muydu? Bir gün beraber onu aramaya çıksalar ne olurdu acaba?

Sonu gelmeyen sohbetlerin ve kurdukların hayallerin sonunda uyurlar, ertesi gün evlerine dönerlerdi. “Bir şeyi hayal etmekle onu gerçekleştirmek aynı şey değil çocuğum” derdi ninesi “Hayaller tatlıdır, gerçekler ise acı…”

Kocaman kayın ağaçlarının arasından geçerken aklına gelmişti bu öğüt. Yıllar boyunca o ateş kuşunun hayalini kurmuştu. Ormana girecek, bütün engelleri aşacak ve Anka’yı görecekti. Hatta ondan bir tüy bile istemeyecekti. “Ben” diyecekti, “Buraya sadece seni görmeye geldim, senden tüy istemiyorum. Çünkü zengin olmaya ihtiyacım yok.” Ve Anka da onun bu yüce tavrı karşısında önce şaşıracak sonra da takdirle karşılayacaktı. “Tek bir şey istiyorum senden” diyecekti, “Lütfen hafızamı silme, böylece seni gördüğümü herkese anlatayım. Ama söz veriyorum seni nasıl bulduğumu kimseye anlatmam.”

Bir yandan yürürken bir yandan da gülümseyip başını iki yana salladı. Ne kadar da çocuksu hayallerdi ve ninesi ne kadar da haklıydı. Gerçekler acıdır, önünde sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran ormana bakınca aslında başarısız olma ihtimalinin neredeyse kaçınılmaz olduğu daha ormanın avucunun içi gibi bildiği yerlerinden kafasına dank etmişti. Sen kim onu bulmak kim seni lanet olası aptal! dedikten sonra durdu ve arkasını dönüp henüz gözden kaybolmamış olan ormanın girdiği kıyısına baktı. Hava iyiden iyiye aydınlanmaya başlarken uzaktan görünen aydınlık adeta onu kendisine çekiyordu. Diğer yandan başını çevirip ters yöne ormanın derinliklerine baktığında ise gördüğü karanlık adeta orada başına gelebileceklerin uyarısı gibi duruyordu. Tam vazgeçip geri dönecekti ki, bu yola neden çıktığını hatırladı ve sırtını aydınlığa dönüp tekrar ilerlemeye başladı. Ya ölecekti ya da bulacaktı. Başka türlü bir dönüş yoktu onun için…

İlk gün neredeyse hiç dinlenmeden akşama kadar yürümüş ve en sonunda ormanın derin noktalarına giden sınıra ulaşmıştı. Daha önce birkaç defa buraya babasıyla bir defa da Mark’la beraber gelmişti ama diğer tarafa hiç adım atmamışlardı. “Orman bize yeterince şey sunuyor, daha derinlere inmenin ve hayatımızı riske etmenin anlamı yok” demişti babası ciddi bakışlarla bir keresinde tam sınırda durduklarında. “Anka kuşunun hikâyesi bana da her zaman çok çekici gelmiştir ama onu arayıp bulmayı hiç düşünmedim” diye devam etmiş ve gülümsemişti. “Çünkü, her şeye sahibim. İyi bir ailem, tok bir karnım var. Daha fazlasını neden isteyeyim ki?” Mary babasıyla o konuşmayı yaptığı yere battaniyesini serip oturmuş, kollarıyla dizlerine sarılmış nerdeyse nefes almadan karşıya, ormanın vahşi kısmına bakıyordu. Nereden başlayacağıyla ilgili belli belirsiz fikirleri vardı ve bu fikirlerin üzerine bir plan kurmuştu. Zaten yıllar boyunca Anka kuşu efsanesi ile ilgili anlatılan her şeyi dinlemiş, bulabildiği tüm kitapları okumuştu. Bu efsane kendi kasabasında on yıllardır bilindiği için orada yaşayanlara sıradan gelir ve günlük hayatlarının bir parçası, hatta bir gelenek olarak kabul ederlerdi. Ancak nadir de olsa zaman içinde konuyu daha fazla merak edip araştıranlar da olmuştu. Kimi en sonunda dayanamayıp ormana aramaya gitmiş ve geri dönmemiş, daha az cesur olan ya da başka bir bakış açısıyla daha temkinli olan kimi ise sadece teorik olan bilginin peşine düşmüştü. Kasabanın belediye başkanının büyük büyük dedesi de sadece bilgi edinerek daha fazlasını öğrenmek isteyen konunun uzmanlarındandı ve geride sayfaları çok yıpranmış kendi fikirlerini yazdığı bir kitap da bırakmıştı. Belediye başkanı kendi evinde incelemesi kaydıyla Mary’ye kitabı vermişti ki Mary o zamanlar sadece daha fazla şey öğrenmek için çabalıyordu. Aslında dürüst olmak gerekirse bir gün bu yolculuğa çıkacağını da biliyordu ama bu kadar erken olacağı hiç aklına gelmemişti. Kitapta yazana göre kasabalıların ormanın derin noktası olarak isimlendirdikleri sınırdan sonrası sanki bambaşka bir dünya gibiydi. Evet aynı orman, aynı ağaçlar, aynı hayvanlardı. Ama yazarın teorisine göre iki şey onun için kesin gibiydi; Zümrüdü Anka çok güçlü bir sihirli yaratıktı ve kendisini korumak için ormanın en derininde yaşıyordu. İşte o efsanevi kuşun sahip olduğu sihir ister istemez zaman içinde dalga dalga yayılarak belli bir noktaya kadar etrafındaki her şeyi etkiliyor ve muhtemelen kendisine hizmet etmelerini sağlıyordu. Ama nasıl? İşte buna cevap verebilmek için ormana gidip neler olduğunu yerli yerinde görmek gerekiyordu ama yazar bu konuya hayatını feda etmeyi göze alacak kadar meraklı olmadığını da belirtmeden geçmemişti. Üstelik, canlı dönse bile hiçbir şey hatırlamayacağı için bu yolculuğa çıkmak faydasızdı. Bu zamana kadar edindiğim izlenimlere göre, Anka Kuşu merhametsiz ya da düşünüldüğü kadar vahşi olmayabilir. Eğer öyle olsaydı kimse oradan canlı dönmez ve ellerinde bir tüy olmazdı. Bir sır olmalı… Geri dönen pek az kişinin hatırlamadığı ama hepsinin ortak bir yanı olmalı ki oradan ellerinde bir tüyle dönmüşler. Belki de o efsanevi kuş bir şekilde onları bir tehdit olarak görmemiş ve canlı olarak dönmelerine müsaade etmiştir. Ya da belki gerçekten ona ihtiyaç duyduklarını anlamış ve yardım etmeye karar vermiş olabilir. Ne de olsa güçlü bir büyüye sahip. Sonuç olarak eğer ben onu bulmaya gidecek olsaydım, zaten riske girmişken yanıma tehdit oluşturabilecek hiçbir silah almazdım…

Mary daha şimdiden o ihtiyarın öğüdünü tuttuğuna pişman olmuştu. Yayını ve hançerini yanında getirmediği için içten içe kendisine kızgınlık duyuyordu ama sesi çok cılız çıkan bir parçası da böylesinin daha iyi olduğunu fısıldıyordu. Mevsim ilkbaharla yaz aylarının tam buluştuğu noktadaydı ve bu dönemler kolay kolay yağmur yağmazdı. O yüzden hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra battaniyesini altına serdi ve rahatsız bir uykuya daldı. Sabaha karşı karmakarışık gördüğü rüyaların arasında birkaç defa korkuyla uyanmış ama etrafta bir tehlike görmemişti. Ertesi sabah güneş doğmadan uyandığında orman derin bir sessizlik içindeydi. Mary sanki misafirliğe geldiği bir evde ev sahiplerinden önce uyanmış ve onların da uyanmasını bekliyormuş gibi hissetti. Bir açıdan bakıldığında durum aslında tam olarak böyleydi. Ormanlar, içinde yaşayan canlıların eviydi ve insanlar orada ancak misafir olabilirlerdi.

Yola çıkmak için güneşin doğuşunu sabırla bekleyip çantasını sırtına attıktan sonra derin bir nefes alıp sınırı geçti. Ve beklediğinin aksine hiçbir şey olmadı. Sanki sınırı geçtiğinde hiç beklemediği garipliklerle karşılaşacakmış gibi bir beklenti içindeydi. Ancak her şey normal görünüyordu. Orman yavaş yavaş uyanırken bir yandan ilerliyor ama tam olarak nereye gideceğini de bilmiyordu. Daha önce hiç geçmediği sınırı geçip daha derinlere yol almak onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu. Heyecanlanıyordu çünkü babasının bile yapmadığı bir şeyi yapmış olmanın verdiği bir gurur vardı içinde ve tabii ki bilinmezliğe her adımıyla daha da yaklaşmak, sanki büyük bir şey başarıyormuş hissi veriyordu. Korkuyordu çünkü tamamen savunmasızdı. Eğer karşısına aniden bir tehlike çıkarsa kaçmaktan başka yapacağı bir şey yoktu ve bu da iyi bir plan sayılmazdı. Üstelik ağaçların dalları güneş ışığını kesecek kadar birbirine yakın duruyordu ve yer yer karanlık olan kısımlarda önüne bir şeylerin fırlama ihtimali onu tedirgin ediyordu.

 

Öğleden sonra tam molasını bitirip toplanıyordu ki çok da uzak olmayan bir mesafeden kurt uluması duydu ve bir an olduğu yerde donup kaldı. Tam da mola verdiği sırada yolculuğunun ne kadar da sorunsuz geçtiğini düşünmüştü. Hızla çantasını ve battaniyesini toplarken uluma sesi az öncekine göre o kadar yakın bir yerden geldi ki Mary her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçmaya başladı ama kurtların sürü olarak avlandığı aklına geldiğinde az ilerisinde heybetli bir şekilde duran meşe ağacına tırmanmaya başladı. Olabildiğince yükseğe tırmandıktan sonra bir yandan düşmemek için sımsıkı tutunurken bir yandan da nefes alışverişini kontrol etmeye çalıştı. Daha önce bir kurtla karşılaşmamıştı ama çok zeki hayvanlar olduğu konusunda defalarca uyarılmıştı. Üstelik hassas koku alma duyularıyla onun varlığından haberdar olacaklardı ama en azından nefesini kontrol altına alabilirse belki yerini bulamazlar ve giderlerdi. Üzerinde bulunduğu kalın dala dikkatli bir şekilde oturduğu sırada mola verdiği yerin yakınına boz renkli iri bir kurt geldi. Hayvan o kadar korkutucu görünüyordu ki muhtemelen Mary’yi tek bir lokmada yutabilirdi. Kurt bir süre etrafı koklayıp yerde duran battaniye ve çantanın yanına gitti. Bir süre burnunu çantanın içine sokup kokladıktan sonra çantayı dişlerinin arasına alıp oradan uzaklaştı. Ah lanet olsun, yiyeceklerim gitti…

Yaşadığı hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki uzun bir süre ne düşüneceğini bilemeden ağacın tepesinde öylece oturdu. Yanında yayı ya da en azından hançeri olsaydı avlanıp yiyecek sorununu çözebilirdi. Yola daha yeni çıkmıştı ve kaç gün daha ormanda kalacağını bilmiyordu. Karnını doyurmak için tek umudu karşısına meyve ağaçlarının çıkmasını beklemek olacaktı ama buna güvenerek yola devam etmek gerçekten alınabilecek bir risk miydi? Eğer şimdi geri dönmeye karar verirse bir şekilde geldiği yoldan geri gidip eve dönüş yolunu bulabilirdi. Tam yerinden kalkıp ağaçtan inmeye karar verdiği sırada yola neden çıktığını hatırladı ve gözleri doldu. Yola çıktığından beri tek düşündüğü şey hedefe ulaşmak ve bunu yaparken hayatta kalmaya çalışmaktı. Her şeyi bir kenara bırakıp sadece bunları düşünüyordu, üstelik çantasının elinden gitmesi de tam bir şok olmuştu. İşte tüm bunlar ona, bu sonu bilinmez ölüm kalım yolculuğuna neden çıktığını unutturmuştu. Neden bu tehlikeyi göze aldığını ve neden geri dönmemeyi bile kabullendiğini bir kenara bırakmıştı. Halbuki asıl hatırlaması gereken ve aklından çıkartmaması gereken tek şeyi öylece bir kenara bırakmıştı. Ah lanet olsun diye içinden geçirirken bir yandan da gözyaşları sicim gibi yanağından akıyordu. Kurt tehlikesinin geçtiğinden emin de olamadığı için olabildiğince sessiz ve içli içli ağlıyordu. Hayır, geri dönmek yok, gerekirse açlıktan ölürüm ama yine de geri dönmem.

“Sen neden ağlıyorsun?” diye bir ses duyduğunda o kadar korktu ki neredeyse dengesini kaybedip ağaçtan düşecekti ancak son anda ağacın gövdesine yapışıp tekrar dengesini buldu ve korka korka hemen yanı başında duran, serçe büyüklüğündeki, masmavi tüylü kuşa baktı. Kuş az ilerisinde durmuş başını hafifçe yana yatırıp merakla ona bakıyordu.

“Sen… Sen gerçekten de konuşuyor musun?” diye sordu Mary bir yandan da gerçekten bir cevap alabileceğinden şüphe ederek. Ama yine de bir şey söylemek zorunda hissetmişti kendisini ve içgüdüsel olarak gerçekten de kuşun konuşup konuşmadığından emin olmak istemişti.

“Buna neden bu kadar şaşırdın ki? Sen de konuşuyorsun ya?” diye cevap verdi mavi kuş olduğu yerden kıpırdamadan.

Mary şaşkınlıktan neredeyse küçük dilinin yutacaktı. Daha önce konuşan kuşlar görmüştü, ormandaki muhabbet kuşlarını yakalayıp onlara bir iki kelime öğreten birilerine şahit olmuştu. Hatta belediye başkanının evinde bir papağan bile vardı ve kısa cümlelere kurabiliyordu. Ama karşısındaki bu küçük yaratık adeta bir insanmışçasına cümle kuruyor, kendi içinde mantık yürütüp soru soruyordu. Dengesini kaybetmemek için bir eliyle ağaca tutunan Mary boşa kalan koluyla yüzündeki gözyaşlarını sildi.

“Yani, daha önce bu şekilde konuşan bir kuş görmemiştim, o yüzden şaşırdım.”

“Ah işte bunda haklısın” diye cevap verdi mavi kuş neşeyle ve devam etti “Her hayvanın kendine özgü bir dili vardır. Ancak” dedikten sonra bir kanadını kaldırıp adeta ders veren bir öğretmen gibi hareket ettirdi “Buralarda yaşayanlar insanların dilini de konuşabilirler.”

Bu Anka kuşunun etkisi olmalı diye içinden geçirdi Mary heyecanlanarak. Belki de onun sihri diğer hayvanlar üzerinde böyle bir etki bırakıyordur. Doğru yoldayım galiba…

“Bu arada çok şanslısın” dedi mavi kuş “O lanet kurt seni yakalasaydı kendisine güzel bir ziyafet çekerdi.”

“Eh şimdilik çantamdaki yiyeceklerle yetinmek zorunda kalacak” diye cevap verdi Mary bir yandan da etrafına baktı o korkunç yaratıktan bir iz arayarak. “Acaba sen Zümrüdü Anka’yı görmüş olabilir misin?”

Madem buralarda yaşayan ve konuşan bir kuş bulmuştu Anka’nın yerini sormak gayet mantıklı görünüyordu.

“Senin de onu aramaya geldiğini biliyorum” diye cevap geldi karşısından “Uzun süreden beri sen onu arayan karşılaştığım ilk kişisin.”

“Peki son gördüğün kişi onu bulabilmiş miydi? Bana yol gösterip onu bulmama yardımcı olur musun?” diye sordu Mary merakla.

“Maalesef hayır, son kişi koca ayının midesinde duruyor. O yüzden yol yakınken geri dönmeni tavsiye ederim” dedikten sonra kurnaz kurnaz bakıp devam etti “Sana dönüş yolunu gösterebilirim ve böylece evine dönersin.”

“Senden nasihat istemedim” dedi Mary kızgınlıkla “Buraya kadar geldim ya onu bulacağım ya da burada öleceğim.”

Mavi kuş bir süre cevap vermeden durup öylece baktıktan sonra içini çekti “Peki madem, ama başına bir şey gelirse sorumluluk almam. Üstelik” dedikten sonra uyarırcasına ufak tüylü kanadını kaldırdı “Anka kuşu misafirlerden hiç hoşlanmaz ve seni bir çırpıda yiyiverir.”

Mary’nin içi bu son uyarıyla beraber korkuyla doldu ama yine de tutunduğu bir umut vardı “Geri dönenler oldu, başarılı olanlar oldu” diye cevap verdi istemeden cılız bir sesle.

Mavi kuş havalanıp çoktan yere konmuştu ama Mary’nin ağaçtan inmesi biraz zaman aldı. En sonunda yola çıktıklarında omzunda kuş, elinde kurdun dokunmadığı battaniyesi ormanın derinlerine doğru yol almaya başladılar. Yer yer ağaçların dalları gökyüzünü tamamen kapatıyor ve günün ortasında ormana geceymiş hissi veriyordu.

“Daha ne kadar yolumuz kaldı?” diye sordu Mary akşama doğru yorgunluktan bitmiş bir vaziyette, her halinden yıllardır orada durduğu belli olan bir kütüğe sırtını vermiş otururken. Karnı açlıktan şikâyet edercesine gurulduyordu.

“Daha çooook var” diye cevap verdi kuş yanı başından. “Daha şimdiden yoruldum diyorsan bence hiç devam etme.”

“Ne kadar yol kaldığını merak edemez miyim?” diye sordu Mary sinirle. “Üstelik yoruldum da demedim.”

“Sen demedin ama yüzün her şeyi ortaya döküyor” dedi kuş bilmiş bir tavırla.

“Buralarda meyve ağaçları var mı?” diye sordu Mary yerinden kalkarken. Açlığa bir çözüm bulmalıydı ve şimdiye kadar ne meyve ağacı görmüştü ne de susuzluğunu giderecek bir kaynak.

“O ağaçlar daha çok sizin evlerinize yakın yerlerde olur, buralarda göremezsin. Hadi bakalım biraz daha devam edelim” dedi kuş, havalanıp Mary’nin hemen önünde onun da ayağa kalkmasına teşvik etmek için kanatlarını hızlı hızlı çırpmaya başladı.

Gecenin karanlığında pek çok böceğin şarkıları eşliğinde yollarına devam ettiler. Bu seslere kimi zaman bir baykuş ötüşü kimi zaman da bir tilkinin tuhaf çığlıkları eşlik ediyordu. Mary ormanın kendine has seslerini her zaman çok huzur verici bulurdu. İçinde taşıdığı ve her adımında bastırmaya çalıştığı korkuyu bir kenara bırakıp kendisini sadece seslere bıraktı. Böylece zihnini boşaltıp rahatlamaya ve sakinleşmeye başlarken hemen sol tarafından önce bir homurdanma ardından da yüksek sesli bir kükreme geldi. Mary olduğu yerde donup kaldı. Korku onu öyle bir ele geçirmişti ki ya da bu durumda pençesine almıştı ki beyni çığlık çığlığa kaçmasını söylese de bacaklarına söz geçiremiyordu. Az sonra daha önce hiç görmediği kadar iri, simsiyah bir ayının başı çalılıkların arasından çıktı ve karanlık gözlerini Mary’ye dikti.

“Kaç” diye bağırdı kuş telaşla “Eğer canını seviyorsan kaç!”

İşte bu uyarı Mary’yi kendine getirdi. Bacakları sonuna kadar gerilip en sonunda fırlayan bir yay gibi onu ayıdan uzaklaştırmaya başladı. Ancak ayı da hemen peşindeydi ve dört bacağı üzerinde koşmanın verdiği avantajla her saniye kıza biraz daha yaklaşıyordu. Mary’nin korkudan kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyordu. Bacakları adeta kendi kendine uçarcasına onu taşırken akşamın karanlığında nereye gittiğini bilmiyordu. Tam bir adımını atmış diğerini da atmak için bacağını öne geçirmişken ayağının altında sert zemini hissetmediğini fark etti ve bir an sonra her şey karanlığa gömüldü.

Başında şiddetli bir ağrıyla uyandığında, havanın aydınlık olduğunu fark etti ve ağzından istemsiz bir inleme çıktı.

“Ah sonunda uyandın” diye bir sesi geldi kucağından. Mavi kuş oturmuş ona anlaşılmaz gözlerle bakıyordu. Kızın uyandığına sevinmiş miydi üzülmüş müydü pek belli olmuyordu.

Mary etrafına baktığında derin bir çukurda olduğunu gördü. Ne kadar derin olduğunu ya da çukurdan çıkıp çıkamayacağını ayağa kalkmadan anlamak pek mümkün görünmüyordu. Etrafında topraktan dışarı fırlamış ağaç kökleri vardı ve onlardan bir tanesine tutunup doğrulmaya çalışırken acıyla çığlık attı. Sağ ayak bileğinin üzerine basamıyordu ve eğilip daha dikkatli baktığında bileğinin davul gibi şişmiş olduğunu fark etti. Ah lanet olsun.

“Sen şimdi bu halle nasıl yola devam edeceksin? Hem yüzün de kan içinde kalmış.”

Elini yüzüne götürdüğünde sağ şakağından yanağına kadar kurumuş kanla kaplanmış olduğunu fark etti.

“Sen en iyisi eve dön, daha çoook yolumuz var” dedi kuş ağaç köklerinden birinin üstüne tünemişti.

“Bana baksana sen!” diye patladı Mary. “Sen bana yardımcı olmaya mı çalışıyorsun yoksa beni yolumdan döndürmeye mi anlamadım. Eğer istemiyorsan uçup başka bir yere gidebilirsin. Ben o lanet yolu tek başıma bulurum!”.

“Hey hemen kızma” diye cevap verdi kuş iki kanadını da kaldırıp. “Ben sadece sana yardımcı olmaya çalışıyorum. Yorgun ve yaralısın, eve dönmek daha mantıklı olur diye düşündüm.”

Mary bir cevap vermedi ve ağaç köklerine tutunarak çukurdan tırmanabileceğini hesapladı. Normalde olsa bu onun için çocuk oyuncağı olurdu ama ayağı çok fena durumdaydı. Sağlam iki tane kökü sımsıkı tutup tırmanmaya başladı. İlk seferinde acıyla yere yığıldı. Ancak çukurdan çıkması için dayanması gerektiğini biliyordu. Yoksa burada ölüp gidecekti. Yukarıya tırmanana kadar o kadar çok acı çığlığı attı ki muhtemelen ormandaki en vahşi hayvanlar bile korkudan oldukları yere sinip kalmışlardır diye düşündü. En sonunda tırmanışı bittiğinde acı ve yorgunlukla kendisini yere bıraktı ve uzun bir süre hareket etmeden o şekilde kaldı. Ayağa kalkıp yürüyecek gücü kalmadığı gibi açlıktan ya da acıdan tekrar bayılacağını hissediyordu. Üstelik bir değnek yardımı olmadan yürümesi mümkün değildi ve etrafında onu taşıyacak iri bir dal parçası da görünmüyordu. Bir süre daha öyle yattıktan sonra az ileriden bir homurtu duydu ama başını kaldırıp bakmaya tenezzül etmedi bile. Zaten ne yapabilirdi ki?

Biraz sonra çantasını alıp giden boz renkli iri kurt ağzında kalın ve uzun bir dal parçasıyla kızın görüş alanına girdikten sonra dalı yere bırakıp birkaç adım uzaklaştıktan sonra arka ayakları üzerine çöktü. Mary ne düşüneceğini bilemiyordu. O kadar yorgun olmasa şaşkınlıktan ağzı açık kalabilirdi ama o sadece gözlerini dikmiş kurda bakıyordu.

“Demek yardım etmeye karar verdin” diye kuşun sesi geldi öteden bir yerden.

“Evet” diye cevap verdi kurt bakışlarını Mary’den ayırmadan. “O bunu hak etti.”

“Hey neler oluyor?” diye sordu Mary zorlanarak da olsa yerinden doğrulup oturdu. “Siz… siz…” dedikten sonra bir kurda bir de mavi kuşa baktı.

“Biz hepimiz Zümrüdü Anka’ya hizmet ederiz” diye cevap verdi kuş. “Sınavı geçtin Mary, ona gitmeye hak kazandın.”

Mary’nin acıdan ya da belki de sevinçten gözleri doldu ama ağlamadı ve yerdeki kalın dalın yardımıyla ayağa kalkıp mavi kuşu takip etmeye başladı. Kurt da peşlerinden geliyor ama arada mesafe bırakıyordu.

İlk damlalar yüzüne düşmeye başladığında vakit öğleye doğru yaklaşıyordu ve Mary artık o kadar yorulmuştu ki en sonunda bir elma ağacının altına oturduğunda kurt ona bir elma getirene kadar durumu fark etmemişti bile. Tam dördüncü elmasını yiyordu ki yağmur hızlandı ve bir süre yola koyulmalarına engel oldu. Her üçü de sırılsıklam olsa da kızın eşlikçileri buna aldırıyormuş gibi görünmüyorlardı. Mary yırtık pelerininin başlığını başına çekmiş kollarını sağlam bacağına dayamış öylece oturuyordu. Öyle bir noktadaydı ki başına gelenleri düşünüp tartacak ya da şaşıracak hali yoktu. Acıdan ve yorgunluktan beyni uyuşmuş vaziyetteydi. Onu ayık tutan tek şey hedefine odaklanmış olmasıydı.

En sonunda yağmur dindiğinde tekrar yola çıktılar. Kuş nereyi gösterirse Mary o taraftan gidiyor onun haricinde onlarla konuşmak aklına bile gelmiyordu. Sağlam ayağınla bir adım at, sonra şişmiş olanı yavaşça sürükle. Sağlamı at, sonra diğerini sürükle…

Mavi kuş “İşte geldik” dediğinde Mary iki adım daha attı ve ancak ondan sonra durmaları gerektiğini anladı. Kafasını kaldırıp baktığında biraz ilerisinde onu ölümüne kovalayan siyah ayının, önünde mışıl mışıl uyuduğu bir mağaranın birkaç adım ötesinde durduklarını gördü.

“İçeri girebilirsin kızım” diye sesi geldi kurdun arkadan.

“Bak iyi düşün, oraya girersen muhtemelen öleceksin” dedi kuş uyaran bir ses tonuyla.

“Kes artık Maviş,” diye hırladı kurt arkadan “O burada olmayı hak etti” dedikten sonra Mary’nin yanına geldi ve kızı burnuyla hafifçe dürterek içeri girmesi için cesaretlendirdi.

“Ne yani, Zümrüdü Anka içeride mi?” diye sordu Mary tedirgince. “Sonunda onu görebilecek miyim?”

“Evet” diye homurdandı ayı uyuduğu yerden. “Maalesef evet.”

Mary farkında olmadan tazelenmiş bir enerji ve merakla elinde tuttuğu dala dayanarak elinden geldiği kadar hızla mağaranın girişine ilerledi ve içeriye adımını attı. Beklediğinin aksine mağara oldukça aydınlıktı. Tavandan içeriye giren gün ışığı girişin az ilerisinde bir kaide üzerinde duran ve Mary’nin ilk bakışta anlamlandıramadığı bir şeyin üzerine vuruyordu. Peki o hikâyelerde güzelliğiyle ünlü Anka kuşu neredeydi? Sırılsıklam kıyafetlerinden su damlata damlata bir iki adım daha yaklaştı ve kaidenin üzerinde bir kıpırtı oldu ve alev renginde el kadar gagası olan bir baş uzandığı yerden hafifçe doğrulup, ona inanmayan gözlerle bakan kıza döndü. Mary şaşkınlıktan ağzı açık bir vaziyette istemsiz bir şekilde dayandığı dalı yere düşürdükten hemen sonra kendisi de kalça üstü yere oturdu ve ayağından bütün bedenine bir acı dalgası yayıldı.

Kaidenin üstündeki kuş da ayağa kalkmış hüzünlü gözlerle Mary’ye bakıyordu. Kanatlarından bir tanesinin ucunda duran bir tüy hariç tüm bedeni tamamen çıplaktı. Sanki bütün tüyleri yolunmuş gibi görünüyordu. Bu bin yıl boyunca düşünse Mary’nin aklına gelmeyecek bir manzaraydı.

“Sen..” diyebildi en sonunda acıdan yaşarmış gözlerle.

“Evet ben Zümrüdü Anka’yım”

“Ama sana ne oldu böyle?” dedikten sonra elleriyle gözyaşlarını sildi. “Sen çok farklı görünüyorsun.”

“Nerede o efsanevi, dillere destan güzellik değil mi Mary?” diye sordu ve gülümsedi. “Buraya gelebilen hiç kimseyi geri çevirmedim.”

“Yani” dedi Mary dili damağı kuruduğu için konuşmakta zorlanıyordu “Sende yeni tüy çıkmıyor mu?”

Anka kuşu bir defa daha hüzünle gülümseyip başını iki yana salladı. “Hayır, çıkmıyor çocuğum. Tüylerimizi verip vermemek bize kalmış bir şey ama bir Zümrüdü Anka ona gelen herkese yardım eder.”

“Ama bu şekilde sana zor olmuyor mu?”

“Benim için korkma bu son tüyü de verdikten sonra ölüp küle dönüşeceğim ve bir gün tekrar belki burada belki de dünyanın bambaşka bir yerinde küllerimden doğacağım” dedikte sonra kanadının ucunda kalmış olan ışık değdikçe sanki alev alıyormuş gibi göz kamaştırıcı görünen tüyü gagasıyla koparıp yere bıraktı. “Sen de bunu hak ettin. Ancak korkarım ninen için yapabileceğin bir şey kalmadı.”

Mary o kadar hızla oturduğu yerden ayağa kalktı ki ayağındaki acıyı bile neredeyse hissetmedi. “Ninem…” diyebildi şaşkınlıkla ve dudakları titrerken. “Ninem öldü mü?”

“Anneni babanı alan hastalık onu da aldı sevgili çocuğum. Onun için yaptıkların takdire şayan, senden çok daha güçlü niceleri bunu başaramadılar. Ama onun için yapacağın bir şey kalmadı.”

“Ah nine” diyebildi Mary çatlayan sesle ve en sonunda annesiyle babasını kaybettiği zamandan beri yapmadığı şeyi yapıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Ninesi yatağa düştüğünden beri içinde biriktirdiği bütün acı ve korku, tuttuğu tüm gözyaşları adeta sağanak yağmur gibi gözlerinden boşanıyordu.”

“Benim de zamanın geldi” dedi Anka uzandığı yerden hüzünlü gözlerle, en sonunda Mary sustuğunda. “Hafızan silinmeyecek ki zaten buna gücüm kalmadı. Benimle ilgili bildiğin ve öğrendiğin her şeyi herkese anlat ki gerçekten neler olduğu bilinsin” dedikten sonra gözlerini kapadı ve bir daha da hiç konuşmadı. Sanki tatlı bir rüyaya dalmışçasına huzurlu görünüyordu.

 

Kasaba halkı günlerdir aradıkları Mary’yi bir gece ormanın kıyısında baygın ve perişan halde bulmuşlardı. O kadar çok ateşi vardı ki kendi kendine sayıklıyor kimi zaman ninesine kimi zamansa Anka kuşuna sesleniyordu. O uyanıp anlatana kadar tam olarak neler olduğunu bilemeyeceklerdi. Ancak elinde sımsıkı tuttuğu ve hiçbir şekilde almayı başaramadıkları ışık vurunca alev gibi parlayan, uzun, kırmızı tüyden yola çıkarak bir fikir edinmişlerdi; Zümrüdü Anka yaşıyordu…

Kürşat Hürmüzlü