Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Simurg ve Aşk Vadisi

“Neyi arıyorsan sen osun.”

– Mevlânâ

Hayatım boyunca sevdim. Ağaçları, hayvanları ve insanları… Sevmek bir arayış mıydı? Peki, neyi arıyordum ben? Yoksa sadece bir oluş muydu sevmek?

Hayatım boyunca muhtelif insanlar tanıdım. Birçoğunu sevdim, bir kısmından uzaklaştım. Sevemediklerimi anlamaya çalıştım. Beni sevmeyenleri de. Ben Simurg. Yani ben senim aynı zamanda. Sen de bensin. Kafan karışmasın. Herkes bir gün Simurg olur. Öyle ya da böyle. Herkes bir gün ölür. Öyle ya da böyle ve herkes bir gün yeniden doğar. Öyle ya da böyle.

Ben, yani sen; yani biz. Biz yedi dipsiz vadiyi geçiyoruz seninle. Döngülerle. Hatırlasana. Geçenlerde sevgilinle yıl dönümünüzü kutlarken “Onunla yeniden doğdum.” dememiş miydin? Odaya girip günlerce evden çıkmadan romanını yazıp bitirdiğinde? Meditasyon yaptığın iki yılın ardından aynı şeyi hissetmemiş miydin? O büyük sınavı kazandığında? Aylarca Asya’yı trenle gezdiğin seneyi hatırla. Baban hastayken ona baktığın, bir ömür gibi gelen haftaları düşün…

Ben bir adamı sevdim. Kendisiyle kavgası olan, zor bir adamı. Uzaktan sessiz bir çöl gibi, yakından ateş gibi bir adamı çok sevdim. Hâlâ da seviyorum ve seveceğim. Çünkü sevmek tıpkı Simurg gibi, kendini döngülerle tekrarlayan ve asla yok olmayan bir şey. Çünkü sevmek hep orada. Önce ana rahmini seversin, sonra oradan çıkıp dünyaya gözlerini açtığında anneni seversin. Annende kendini, kendinde anneni bulursun. Sen annensindir, annen de sen. Gün gelir annenden ayrı olduğunu anlarsın. İşte o zaman o büyük soruyla karşılaşırsın: Ben annem değilsem, kimim, neyim?

Gün gelir kendini seversin. Gün gelir kendinden nefret edersin. Devran döner. Tufan olur. Simurg havalanır. Kendinle karşılaşırsın. Hem de herkeste. İşte o zaman görürsün; sen Simurg’sun.

Ben geçenlerde yine Simurg’u gördüm. Aynada. Heybetli kuyruğu ve renkli kanatlarıyla bana doğru geliyordu. Önce korktum. Sonra korkulacak bir şey olmadığını anladım. Ben sadece Kaf Dağı’na doğru uçuyordum. Öyle ya da böyle doğmuştum. Öyle ya da böyle o ilk soruyu sormuştum. En sevdiğim işaret soru işareti olmuştu bir kere. Tıpkı bir çocuğun nesneleri, dünyayı keşfederken, konuşmayı yeni öğrendiğinde yaptığı gibi: “Anne bu ne? Anne şu ne?”

Soru sormanın büyüsüne kapılmıştım. Soru sormanın talebesiydim ben. Soru sormak için doğduğuma inanıyor, “Bu uğurda ölür, bir daha doğarım,” diyordum. Tıpkı Simurg gibi.

Evet, evet, Simurg bana göründü. Bir kalp kırıklığının ardından. Simurg olup uçarak uzaklara gittim. Bir tüyümü yeryüzüne bıraktım. Belki aşka düşmüş birilerini iyileştirir diye. İnsan yedi dipsiz vadiye düşmeye yazgılı bir canlı. Bir yeniden doğar Simurg oluruz, bir yanar köz oluruz. Öyle ya da böyle.

Ne diyordum? Ben aşk vadisinden geliyorum. Bütün dipsiz vadilere bedel… İşte şimdi o soruyu sorma zamanı: Peki, biz neyi arıyoruz?

Iraz Şensöz

İzmirli. Eskişehir - Anadolu Üniversitesi’nde İletişim Sanatları okudu. On yıl İstanbul’da reklam yazarlığı başta olmak üzere çeşitli “yazarlık” işleri yaptı. 2014’te küçük bir hayat yaşamaya karar verdi ve İzmir’e döndü. Öykü yazmaya başladı. Öyküleri Oggito.com, Öykülem, Öykü Gazetesi, Post Öykü, Yeni e dergisi gibi edebiyat dergilerinde ve Can Yayınları’nın öykü uygulaması Trendeki Yabancı’da yayımlandı. Luis Sepulveda, Sait Faik ve Salinger hayranıdır.