Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Köyümün Boncukları

Küçük yerlerde haber hızlı yayılır. Köy kahvesinde oturan Mustafa amcaya da bu yüzden haber anında geldi. Mustafa amca çayını dikip tek yudumca içti, elindeki dolu olan küllüğe bastırdı ve ayaklandı.

“Nereye gidiyon be Mustafa,” dedi yanındaki Kadir, “yine araziye bakmaya gelmişlerdir. Boş ver onları.”

“Olmaz, onlar gidecek.” dedi traktörüne binerken. Koltuğunda duran tüfeğini ve eşyalarını arkaya koydu. Kontağı çevirdi ve hemen hareket etti, bir traktörün gidebileceği en yüksek hızla. Arkasından beraber çay içtiği arkadaşları bakakaldı. Kadir söylendi. “Yine başladı bizimki. Neyse anlayacağı yok bunun. İlla da yabancıları kovacak. Neymiş, orası bizimmiş. Giremezlermiş. Bir iki boncuk da onlar toplayıversin, n’olacak?”

Boş arazide yabancılar ve onları çekinerek izleyen köyün çocukları vardı. Çocuklar uzaktan bakınıyor, kendi aralarında konuşuyorlardı. Arazi, köyün nispeten içinde kalsa bile kimsenin değildi. Kimsenin de orayı kullanmak gibi bir derdi yoktu. Yalnızca köyün küçükleri, büyüyüp oradan sıkılana kadar arazide takılırdı. Topraktan boncuklar toplayıp onlarla eğlenirlerdi. Fakat bir noktadan sonra yeni bir şey bulamadıkça zamanla onlar da araziyi unuturdu. Gelen bütün yabancılar, o çocuklar gibi boncuklara bakardı. Yerden buldukları boncuktan büyük her şeyi de ceplerine atarlardı.

Mustafa amca traktörden indi, hışımla yabancılara yaklaştı. “Gidin lan köyümüzden!” diye bağırdı. “Bu boncuklar bizim malımız.”

Yabancılar ona anlamaz anlamaz baktı. Mustafa amca sesini yükselterek devam etti. “Anlamıyonuz mu? Köyden gidin! Rahat bırakın bizi!” Sarışın, açık tenli, mavi gözlü yabancılardı bunlar. Birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar. Sonra aralarından biri cevap verdi. “Sprechen Sie Deutsch? Oder Englisch?”

“Ne diyosun sen? Türkçe konuşsana.” Mustafa Amca şansını bir kez daha sesini yükselterek deneyecekti ki etrafa bakan ekibin kalanı Almanlara yetişti.

“Onlar sizi anlamazlar, hepsi Alman. Hiçbiri Türkçe bilmiyor. Ne derdin var, amca? Burası sizin araziniz mi?” Mustafa Amca, hemen bölgeyi sahiplendi.

“Evet, benim. Ne işiniz var burada?”

“Amca, bu bölgede arkeolojik buluntular çıktığını biliyor musun? Arkeologlar göz atmaya geldiler. Muhtar bize sahipsiz arazi demişti. Herhalde bir hata olmuş.”

“Evet, evet. Söyleyin muhtara düzeltsinler. Burası bütün köyün arazisi, bizim arazimiz.”

Türk arkeolog, adamı sakinleştirip göndermeye karar verdi içinden. Sadece etrafı aşırı sahiplenmiş biri. Arkeolojiden bahsetse de anlamazdı zaten. Şimdi onu ikna ederse sonra kazılarda sıkıntı çıkarmaz. “Siz boncukların değerini biliyor musunuz? Ya da buradaki kırık çömlek parçalarının?”

Uzaktan konuşmayı parça parça dinleyen çocuklar, aniden kulak kesildi.

“Hayır. Ne değerleri olacak, bir sürü paramparça şey.” Arkeolog başını iki yana salladı.

“Öyle deyip geçmemek gerek. Hepsi bizim için çok değerli bulgular, burada bir höyük bile olabilir. Kim bilir, belki toprağın altında daha da önemli parçalar bulunur. Sizce bu köy için güzel olmaz mı? Hem kaymakam da muhtar da bizi destekliyor.”

Kaymakamın desteği işin içine girince bitti bütün tartışma. Mustafa amca tam ikna olmadı, ama başına iş açmaya gerek yoktu. Şimdilik. Traktörüne binerken çocukların seslerini duydu. Hepsi ellerindeki boncukları kaç liraya satabilecekleri, ne kadar değerli olduklarını tartışıyordu.

O günden sonra Almanlar sık sık köye gelmeye başladı. Arazinin yanına çit çektiler ve bir gölgelik kurdular. Gölge yaz sıcağını engellemedi, ama hepsi bütün gün orada yerleri kazıyorlardı. Kazdılar, topladılar, kendi aralarında anlaşılmaz şeyler konuştular, kazdılar, kazdılar ve kazdılar. Mustafa amca durumdan hoşnut değildi, ama elden ne gelirdi ki?

Bir akşam, Mustafa amca kazı alanının yakınından geçiyordu. Çitlerin önünde tanımadık iki adam duruyordu. İçeriyi izleyip tartışıyorlardı. 70’lerin son model bir arabasıyla gelmişlerdi. Paraları olduğu belliydi. Fakat Mustafa amcaya onlarda ki bir şey, ters geldi. Belki çitlere bakışları, belki boncuklar hakkında konuşmaları, belki etrafa tedbirli bakışlar atmaları. Almanlara alışmıştı artık, fakat bu yeni tiplerin suratlarında hayır yoktu. Çok büyük bir tuhaflık vardı ve Mustafa Amca kendinden daima emindi. Önceki hırsızlar gibi, onları köyünden kovacaktı. Ne olursa olsun.

Onlarla konuşmak adına yaklaşırken tartışmalarından kısımları duymaya başladı.

“… değerli… yok.”

“…gece…tamam mı?”

Kısık sesle konuşuyorlardı, onlara doğru birinin yaklaştığını fark ettikleri anda ise konuşma sona erdi. Mustafa amca yanlarına neredeyse varmıştı. Adamlar ona konuşma fırsatı vermeden arabalarına bindi ve köy yolunda sallana sallana ilerleyerek onsan uzaklaştılar. Gece orada olacak tek kişinin onlar olmayacaklarını bilmiyorlardı.

Hava karardı, Mustafa amca evine gitti. Eşi ve çocuğuyla yere oturdular, beraber yemek yediler. Çocuk yemeğini bitirir bitirmez kalktı, kendi halinde oynadığı oyunları geri döndü. Mustafa amca ve Halime teyze baş başa kaldılar.

“Hanım, ben bu gece yokum.”

“N’oldu? Nereye gidiyo’n?”

“Hırsızlar geri döndü.” Halime teyze olan biteni anladı. İlk kez yaşadığı bir konuşma değildi. Son kez olacağından da şüphe ediyordu. Fakat hiçbir seferinde iş geceye kalmamıştı. Halime teyzeye göre bütün olay, köyün boncuklarını çalmak isteyen yabancıları korkutmaktı. Yalnız bu sefer, işin daha ciddi olduğunu hissetti.

“Kendini tehlikeye atma, ha!”

“Sorun olmaz.” Çayını bitirdi. “Sen çay koy.” Halime teyze iki boş bardağı doldurdu.

“Aman, kaymakam kızmaz mı?”

“Yok, kaymakam Almanlar çömleklerle oynasın diyor. Hırsızları engelleyince çömlekler onlara kalacak. Sorun yok.”

Mustafa amca hazırlandı ve hava iyicene kararınca evinden çıktı. Sırtında domuz vurmaya kullandığı tüfek asılıydı.

Gece yarısını geçmişti saat, bir araba çitlerin yanına yanaştı. Mustafa amca, çitlerin ardında onları bekliyordu. Tüfeğini hazırladı. Onu kullanmak zorunda kalacağını sanmıyordu. Şimdiye kadar yabancılar, onun tüfekle yaklaştığını görünce kaçmışlardı. İki adamdan biri elindeki aletle çitin tellerini kesti.

“Yeni bir höyükmüş, biraz soruşturdum etrafı. Çok fazla boncuk ve çömlek parçası varmış. Sana değerli bir şey yok demiştim.”

“Elimizdekiyle yetineceğiz. Önceki yerden çaldığımız sikkeler zaten bir süre daha bize yeter. Bakarsın boncukları satın almak isteyenler de çıkar. Bizden alışveriş yapanlar hep tuhaf tipler zaten.”

“Biraz arkeoloji, antik falan dedik mi satarız da… Önemli olan değecek kadar kazanacak mıyız?”

“Sus da bana yardım et.”

Çiti kesip içeriyi ellerinde bir çuvallar girdiler. Ellerinde fenerlerle arkeologların açtığı çukurlara ve tentenin altındaki masalara yaklaştılar. Masada daha büyükçe bir parça gördüler. Aralarından biri onu kapmaya yaklaştı. “Bak, işte bu para eder.”

Mustafa Amca artık onlara gününü göstermenin zamanı geldiğine karar verdi.

“Durun lan! Hepsi bizim malımız. Eğer herhangi bir şeye değerseniz gününüzü görürsünüz.” Mustafa amca, bütün hırsız korkutma kariyerinde ilk kez bu kadar beklenmedik bir tepki aldı. İki adam gülüştüler.

“İçip mi geldin amca, ne bu havalar?” Sonra biri, ceketinin iç kısmından bir silah çıkardı. “Bence burada bir şey gördüğünü unut, yoksa olacakları görüyorsun.” Diyerek silahı salladı. Mustafa amcanın elindeki tüfeğin farkına ateş sesiyle vardılar. Silahlı olan sese doğru silahını sıkarken diğeri arabaya doğru kaçtı.

Her şey orada bitebilirdi. Fakat Mustafa amca tatmin olmamıştı, özellikle tepkilerinden sonra. Silahı tekrar sıktı, arkada kalan acı içinde bir çığlıkla yere düştü. O bağırmaya devam ederken tüfeğini diğerine yöneltti. Bir silah patlaması sesi daha çıktı. Iskaladı. Tekrar denedi. Silah sesinden sonra cam kırılma sesi geldi bu sefer. Arabaya ulaşan adam küfretti. Mustafa amca tekrar deneyemeden arabaya gaza basıp gitti. Yerde yatan ortağının bağırışları yavaşça kesildi.

Köy ahalisi, silah sesleriyle uyandı. Normalde domuz avlanmasından silah sesine alışıktılar, ardından gelen bağırışlar beklenmedik olandı. Birileri koştu muhtarı çağırdı, muhtar telefonla polisi aradı, herkes arazinin orada toplandı.

Bütün köy telaşla oradan oraya koşarken, birbirlerine haberler aktarırken Mustafa amca, haklı olduğunu biliyordu. Adamların bu kadar arsız, bu kadar şerefsiz çıkacağını, tüfeği kullanmak zorunda kalacağını tahmin edememişti. Yaptığından yanlış bir şey yoktu. Kendi canından çok sevdiği köyünü kurtarmıştı. Kaymakam onu tebrik etmeliydi. Doğru tarafta olduğuna emin olsa da şokun etkisiyle bir süre orada kaldı.

Araziden çıkarken onu kalabalık ve bir polis arabası onu karşıladı. Muhtar ona ve elindeki tüfeğine baktı. Polis arabasının farları araziyi aydınlatıyor, arkada yerde yatan adam bütün netliğiyle görünüyordu. Muhtar, yüzünde acıma, şaşkınlık ve kızgınlığın karışımı bir ifade ile Mustafa amcaya döndü.

“Ne yaptın be Mustafa?”