Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Algılanmayan

Yüz milyon kişinin yaşadığı, meydanlarında aynı anda yüz binlerin yürüdüğü bir şehrin sokaklarında insan öldüren bir suçluyu bulmanız istense ne yapardınız? Hayır, İstanbul hâlâ yüz milyonluk olmadı, geçen hafta emniyet bilgi sistemi sayacında doksan bir milyon kişinin yaşadığı gözüküyordu. Yüz milyona ulaşınca dünyakent oluyorsunuz. İstanbul yine de dünyakent olmuştu işte. İçine doğdunuz mu dışına çıkamazdınız. Turist almazdı, vermezdi. Dünya kadardı ama küçücük bir kutuydu işte. Dünya kentler dünya kadar suçlu doğururdu. Mahalle mafyaları, uyuşturucu gaz sevkiyatçıları, yasa dışı seks birlikleri, şiddet yansıtma cihazları satıcıları işin kolay yüzüydü. Çoğu suçlu, emniyet yapay zekâ sistemince sıklıkla tutuklanıp rehabilitasyona gönderiliyordu. Fakat bu vaka farklıydı birkaç ay önce ortaya çıkmış, şehrin en kalabalık yerlerinde insanların canını almıştı. İlginç yanı yapay zekalı emniyet sistemlerimiz ilk defa aciz kalmış, bir profil bile üretememişti. Kameralar kalabalığın içinde caniyi görüntüleyememişti. Polis barikatlar kurup gelip geçen herkesi aramış ama onu bulamamıştı.

İki hafta önce emniyet müdürü özel ekip için tavsiye isteyince iki yıldır yanında çalıştığım Çağrı amirim, bu adam bir katil gibi düşünüyor diyerek beni tavsiye etmiş ve özel ekibe girmemi sağlamıştı. İki haftadır tek yaptığım cinayet alanlarında dolaşıp, maktullerin resimlerine bakmaktı. Yaşlı, genç, saygın, serseri, muhafazakâr, liberal, uyruk, milliyet vesaire aklınıza ne gelirse kurbanlar arasında bir bağ yoktu.

Katil minicik zehirli bir iğne kullanıyordu. Kurbanların biri hariç hepsinde iğneyi bulmuştuk ama bu minicik iğnenin nasıl derilerine işlediği konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.

Eski usul polislik yaptım önce; sokaklarda gaz maskesi satmaya çalışan sokak çocukları ile konuştum, yiyecek bir şeyler için yalvaran evsizlerle konuştum, beni müşteri sanan hayat kadınlarıyla konuştum, hiç kimse şüpheli bir şey görmemişti.

Elimde sıfır vardı. Kurbanların yakınlarıyla konuşmaya karar verdim.

İlk kurban emekli öğretmen Necip Topçu; Sarıyer de yaşıyormuş, Büyükdere Caddesinde öldürülmüş. Genelde ilk kurban katile en yakın olandır.

Evi tepe üzerinde müstakil bir ev. Kapısını çalıyorum, kapı üzerindeki ses sisteminde yaşlı, cırtlak bir ses;

“Ses sistemine kendinizi tanıtın”

Ses kopyalamak artık bu kadar kolayken, insanlar hâlâ güvenlik firmalarının saçma ses veritabanı eşleştirmesine güveniyorlardı.

“Komiser Aydın Korkmaz, Cinayet Bürosu”

“Sesiniz onaylandı”.

Dar demir kapının arkasında toprakta birkaç solmuş çiçeğin kaldığı ufak bir bahçe var. Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Kardeşiymiş, Necip Hoca hiç evlenmemiş. Düzen disiplin hastasıymış.

“Hiç kimseye kötülüğü olmazdı. Öğrencileri biraz sıkardı gerçi, çok disiplinliydi.”

Başımla onayladım.

“Odasını göstereyim, bıraktığı gibi duruyor.”

Necip hocanın yatağı, çalışma masası, her şey yekpare bir düzenin varlığını hissettiriyordu. Bir duvarı kaplayan kitapları önce gelişigüzel sıralanmış gibi geldi. Sonra büyük resmi fark ettim. Kitaplar büyüklükleri ve renklerine göre sıralıydı.

“Necip Hocaya cep boyu bir kitap alsam, kitaplığına koymazdı” sanırım diye laf vurdum. Kardeşi ne demek istediğimi anlayıp güldü.

“Yok düzene uymayan şeyleri sevmezdi.”

“Bir düşmanı var mıydı?”

“Kim niye öldürsün Necip Hocayı? Gerçi artık insanların neyi niçin yaptığını anlamıyorum. Eskiden insanlar selamlaşırdı mesela. Tanımasan da sesini duyardın. Biri sana günaydın dediğinde bir esenlik duyardın. “

O bu lafları söylerken kalemlikten bir kalem alıp, elimde çevirip, masaya koymuştum bile ve beklediğim gibi ben odadan çıkmadan kalemliğe geri döndürüldü; sanırım ailevi bir şeydi.

İkinci kurban için İzmit semtine gitmek durumunda kaldım. Adresine geldiğimde dosyaya tekrar bir göz attım. Belediye Fen işlerinde çalışan Mahmut Yeşilgöz. İnşaat mühendisiymiş, yeni emekli vs. vs. Kalabalık caddede giderken yere düşüp ölüyor. Kalp krizi sanılmış, otopside zehirli iğne tespit edilmiş.

Evinde oğlu yaşıyordu. Dediğine göre annesi birkaç yıl önce ölmüş. Evli iki kardeşi taşrada oturuyorlarmış.

“Bir düşmanı var mıydı?”

“Yok babam öyle etliye sütlüye karışan biri değildi. Kendi halinde bir insandı. Kim niye öldürmek ister anlamadık” dedi oğlu.

Dosyada olmayan birkaç bilgiyi not alıp çıktım.

Katil hedeflerini rastgele mi seçiyordu?

Üçüncü kurban Çetin Yılmaz, bir mekânı yok, sokak serserisi. Tutuklama kayıtlarından nerelerde takıldığını anlamaya çalışıyorum. Westblock sokakları tutuklama kayıtlarına göre en çok takıldığı yer olmalı. Westblock bir uydu kent olarak eskiden Edirne denen bir şehrin üstüne inşa edilmiş. Westblock büyük ekonomik buhran sonrası suçluların mekânı haline gelmiş. Kimden bilgi almak istesem para istedi. Tekrar tutuklama kayıtlarına baktım ve iki defa aynı olay yerinde yakalanmış başka bir isim daha tespit ettim. Arkadaşı olmalıydı. Eski bir taciz suçundan dolayı takip bilekliği takılı olması gerçekten büyük bir şans. Onu bir üst geçit altında sızmış buldum. Saçı sakalı birbirine karışmış, pislik içinde bir müdavim. Sorularıma cevap vermek istemedi. Blöf yapıp tutuklayacağımı söyleyince konuşmaya razı oldu.

“Uyuşturucu parası için hırsızlık yapardık. Gasp, yankesicilik o tür şeyler ama son defasında bana kelek attı piç. Paylaşacağımız parayı çalıp gitti”

“Sen mi öldürdün?”

Eliyle ayağına takılmış elektronik takip bilekliğini gösterdi.

“Öldürsem bulurdun değil mi?”

“Ailesi, sevgilisi, tanıdık birisi var mıydı?”

“Ailesi olsa reddederdi onu. Ruhu olsa malla takas ederdi. Öyle bir keşti işte. Bıçakladığı her adam için göğsüne ufak bir yıldız dövmesi yaptırırdı. Galaksi göğsündeydi piçin. Bir keresinde elinde birşey gördüm. Ne olduğunu sordum. Bana bebek bacağı tavşan bacağından daha uğurlu demişti. Öyle bir bok işte! Onu soran ilk kişisin, sonuncu olursan şaşırmam.”

Akşam başlıyordu, buradan bir şey çıkamayacağını anlayıp, sonraki kurbana yöneldim.

Merter’in sokak taşları kan, döl ve idrar ile dövülmüştü. Yağmurun temizleyemediği sokaklarının, yürünmekten yorgun parkelerinin, birkaç tanesi yanan sokak lambalarının cılız ışığında elbiseleri müşteri çeksin diye ıslatılmış yaşlı fahişelerle doluydu. Hepsi yeni yetme gözüküyordu ama içlerinde elli altmış yıldır çalışanlar vardı. Teknoloji sayesinde derileri çürümüyordu ama ruhları çoktan çürümüştü.

Kapıyı Jessica Skytits açtı. Buraya gelene kadar bir düzine pop ikonu Jessica Skytits ve bir düzine aktris Wanda Osborn görmüştüm. Sanırım estetik dönüşüm merkezine giden her hayat kadını Jessicaya benzemek istiyordu. Bu sentetik sarı saçları iki yana örülmüş ve sahte pırlantalarla süslenmiş bir Jessica’ydı. Lateks mini eteği ve yarı şeffaf beyaz büstiyeri dışında her yeri dövmelerle kapalıydı.

“Sevgi Özdemir’i soracaktım”

“O yok, ben seninle ilgilenirim” dedi. Polis kimliğimi gösterip onunla ilgilenmediğimi anlamasını sağladım.

“Tembel orospunun tekiydi işte, neyini soruyorsun? Yüzünü, götünü bile yaptırmazdı. Öyle düşkün tipleri de sadist piçler kiralar.” derken gülümsedi.

“Zevkine dövmek için” diyerek tamamladı.

Gözlerine dik dik baktım, sırıtarak devam etti.

“Müşterilerinden biri öldürmüş diye duydum. İyi de olmuş kiradan kendine düşeni ödemiyordu.”

Görünen o ki hiçbir şey bildiği yoktu.

“Ailesi, düzenli görüştüğü biri var mıydı?”

“Onun tek yakını sokağa attığı piçleriydi, bir düzine doğurdu son elli yılda. Sokakta büyüyüp, müşterisi oluyorlardı.”

Bunları söylerken gülüyordu. Daha yirmisinde gözüken ama yüz yirmiyi devirmiş bu kadın beni tiksindirmişti.

Bir süpersonik tüp taşıyıcı araca binip geri dönerken, el bilgisayarıma adli tıptan yeni veriler geldiğini fark ettim. Cinayet iğnelerinin bir boru yardımıyla üflenerek fırlatılmış olabileceğini anlatan bir rapor vardı.

Boru ile üfleme silahları hep Afrika kabilelerini çağrışım yapsa da en eski örneklerinin Maya kültüründe olduğunu okumuştum.

Evime dönüp, evimin duvarlarını kaplayan sarmaşıkları suladım. Korteks uyarıcı bir ilaç aldım. Bu algılamayı arttırsa da beyni çok yoruyor ve baygın bir şekilde uyumamı sağlıyordu. Başka türlü uyuyamamak gibi bir sorunum vardı. Boru silahlar konusunda bilgimi pekiştirdim. Cinayet mahallerinin fotoğraflarına ve olay yeri videolarını tekrar tekrar seyredip yatağa yöneldim ama ulaşamadan halının üstüne bayıldım.

Rüyamda maktuller gibi dolaşıyordum. Bir fahişe oluyor kendimi pazarlıyor, bir serseri olup yol kesiyor, emekli bir öğretmen olup kaldırım çizgilerine sinirlenerek yürüyor, bir mühendis olup kaldırım yaptırıyordum. Sonra bir maya yerlisi sazdan yapılma üfleme silahına üflüyor ve tüm kanım çekiliyordu. Sokakta hep aynı insanlar bakıyor, görmemezlikten gelip yanımdan geçiyordu. Kimisi düşmeme aldırış etmeden üstüme basıyor. Sonra maya savaşçısı gelip başımı eziyor. Ve yine kameralar çekiyor, balon satıcıları, mısır satıcıları göz uçlarıyla bakıp gülüyordu. Seyyar mısır arabası her olay yerinde üzerimden geçiyordu. Temizlik görevlileri geliyor, elimdeki bıçağı, kondomları, kalemleri süpürüyor ve polise haber veriyordu.

Kendime geldiğimde kendi dilimle boğulmak üzereydim. Ayılmak için devridaim duş cihazına girdim. Cihaz siz yıkanırken tabanındaki giderden geçen suyu temizleyip yeniden başınızdan aşağı akıttığı için devridaim deniyordu. Benimkinin filtresi eskidiği için suyu ısıtsa da artık suyun rengi sarı akıyordu. Her duş için su alacak kadar zengin olmadığım için idare ediyordum.

Üstümü giyinip yeniden çalışma masamdaki fotoğraflara bakmaya başladım. Artık bir fikrim vardı. Polis raporlarına baktım. Sokaktaki satıcıların her olayda ifadesi alınmıştı. Rüyamın bana verdiği satıcılar farklı olsa da mısır arabasının hep aynı olduğuydu. Bir el arabası gibi taşınan bu mısır aracının bir tutacağı mavi diğeri yeşildi. Buna özdeş bir araba olacağına inancım sıfırdı. Satıcıları görüntülü arama ile ulaştım. Hepsi aynı şeyi söylüyordu. Arabayı kiraladıklarını. Kiralayan kişinin kârına ortak olduğunu ve tutacağın altında duran ahşap kutunun kilidinin kendilerine verilmediğini. Bu ufacık kutuya ne sığardı? Çoktan anlamıştım. Seyyar mısır aracının teslim edildiği adresi aldım.

Adres beni şehrin artık insan yaşamayan yerlerine getirdi. Tanrım, bu harabelerin arasında nasıl bir hayat olabilirdi? Her yeri harabe ve çöplük olan bu yerde ölseniz kimsenin haberi olmazdı. Arabayı bıraktıkları yerde ahşap bir kapısı olan tek odalı bir kulübe vardı. Kapının alt kısmında eski bir şiirden olsa gerek bir mısra kazılıydı.

“kendi kapımı çalmak zorunda kalmıştım

içeride olmadığımı bile bile”[1]

Kapı vursan yıkılacaktı, kilitli değildi, kapalı da değildi. İteleyip girdim içeri öyle, birkaç ahşap sandalye, yere açılmış bir yatak, köşede lavabosu olmayan musluğun altında birkaç çanak çömlek ve sarı mısır kutusu. Kutunun önünde yere oturdum.

“Sevgi annendi, Necip eğitim görmeni engelledi, Çetin bacağını kesti. İnşaat mühendisiyle sorununu anlamadım.”

“Kaldırımları yenilerken engelli rampalarını yaptırmadı. Maliyeti karşılayacak kadar engelli faydalanmıyormuş.”

Ses derinden ve kısıktı.

“Beni bulduğuna göre beni tutuklamayı hak ediyorsun”.

Kutunun kenarı açıldı, içeriden dışarı iki bebek kolu uzandı yan yana. Bir elinde bir bambu kamışı vardı. Gövdesini tek bacağıyla sürüyerek çıktı içinden. İki yaşında bir bebek kadardı ancak. Saçları dökülmüş, avurtları çökmüş bir bebek. Yüzünde birbirine simetrik olmayan iki buz mavisi gözle bana bakıyordu. Nihayet görmüştüm, o kendi mısır kutusunda biz kendi mısır kutumuzda hapistik.

O an tek aklımdan geçen soru şuydu; bu adamın yardım çığlıklarını duymayanların infaz çığlıklarını duymaya hakkı var mıydı?

Arkamı döndüm.

“Devam et, intikamı hak ediyoruz” dedim ve çıktım kulübeden.

Biliyorum yaptığım suçtu, ama bu boktan dünyada intikamı hak eden birisi varsa oydu.

[1] Küçük İskender – Çin Lokantası

İsmail Çakır

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for soulmate soulmate says:

    Çocukken okuduğum Mike Hammerların (evet, Kemal Tahir di onlar) etkisiyle noir bir anlatı denemek istedim. Umarım elime yüzüme bulaştırmamışımdır. İyi okumalar.

  2. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Tam aksine, oldukça emek sarf edildiği belli oluyor. Beğendiğim bir öyküydü. Karanlık siberpunk İstanbul atmosferi, küçük ayrıntılarla iğne oyası misali örülmüş.

    Tema başka öykülerle zenginleştirmeye müsait. Ahmet Ümit’in “Şeytan Ayrıntıda Gizlidir” kitabı gibi aynı komiserin her birinde farklı cinayetlerin peşinden koştuğu öykülerden oluşan bir kitap, neden olmasın?

  3. Avatar for soulmate soulmate says:

    Teşekkür ederim. Neden olmasın derken; editörümün tablarında yatan onlarca yarım öykü, iki roman ve bir senaryo bana göz kırptı. :sweat_smile:

  4. Avatar for Pinar123 Pinar123 says:

    @soulmate Hikayenizi beğendim. Hikayenizde her zamanki gibi bir twist noktası vardı ve iyi bir twist okuyucuyu her zaman etkiler. Doğruya, yanlışa karar veren taraf dedektif olduğu için dedektifin karakterini ve geçmişe ait hikayesini daha detaylı öğrenmeyi isterdim ama sonuçta bu bir kısa hikâye uzatmak istememenizi anlıyorum. Kaleminize sağlık :+1::slightly_smiling_face:

  5. Avatar for soulmate soulmate says:

    Teşekkür ederim. Büyük öykü yazarı Cortazar’ın “Roman sayıyla kazanır, öykü nakavtla” diye bir deyişi vardır. Çok beklendik sonlar yazmaktan özellikle kaçınıyorum. Karakteri geliştirmek metin uzunluğu isteyen bir durum. Hani tek cümleyle karakterin tüm dünyasını ele veren yazarlar var mı var. Ama ben o kadar yetkin değilim. :face_with_hand_over_mouth:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

5 cevap daha var.