Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Asılsız Bir Safari

“Safari, yakında başlayacak, eşyalarını hazırlamayacak mısın?” dedi adam.

Kadın daha uyanamamış gözlerle bakınarak;

“Hayır sevgilim, artık bir yere gitmek istemiyorum” dedi.

Portatif çadırın içindeki şişme yatağın üzerinde saten çarşafına sarılmış, hiç kalkmaya niyeti yoktu kadının. Siyah çarşaflar, siyah yatak ve bu siyah çadırın oluşturduğu karanlıkta sarı uzun saçları ve fildişi teniyle karanlığın içinde hala geceden kalma gözüküyordu.

Adam bir süre bekleyip cevap gelmeyeceğine emin olduktan sonra çadırın köşesindeki sırt çantasını düzenlemeye başladı.

“Acele etmeliyiz, safari başlayınca en azından kanyona ulaşmalıyız.”

“Belki de katılmamak en iyisi” dedi kadın.

“Her şeyden vazgeçmek senin için işte bu kadar kolay”

“Anlamıyorsun, beni. Yoruldum artık bu göçebe hayattan”

“Tembelliği bırakıp, kalkar mısın artık?!”

Kadın öfleyerek kalktı yataktan. Üstüne bir penye ile şort geçirip, çarşafları topladı. Düğmesine bastığında şişme yatak birkaç saniye içerisinde havasını bırakıp katlanıverdi. Kadın çalıların arasına gidip ihtiyaçlarını karşılarken adam çadırı topladı.

Kocaman sırt çantalarıyla yürüyüşe hazırdılar artık.

Kanyona giden dar bir patika buldular. Çalı dikenleri bacaklarını çizip kanatıyor, hızla ısınan hava susatıyordu.

“Su bulmalıyız” dedi, adam.

“Kanyon dibinde belki bir şeyler vardır. “

“Umarım bir kaynak buluruz, çamurlu sular içmekten karnım ağrıyor.”

“Çamurlu su içmek susuzluktan daha iyidir”.

“Sen yaşamak mı diyorsun buna”

“Bak benim tüm ailem safariyi bıraktığında öldü. Ne kadar acı çektiklerini gördüm ve ben yaşamak istiyorum” dedi adam.

Güneş iyice yükselip her şeyi kavurmaya başladığında, bir kaya çıkıntısının altında mola verdiler. Kızıl kayaların arasında yaşayan yılan ve akrepler dışında bir şey yoktu.

“Avcılar çoktan yola çıkmıştır, burada durup, kamp kursak olmaz mı?” dedi kadın.

“Biraz dinlenip yola devam edeceğiz, burası güvenli değil”.

“Şehirde yaşamayı özledim. Kalabalık caddeleri, eğlence mekanlarını, makyaj yapmayı özledim”.

Adam başını sallayarak;

“Şehirde ölürsün”.

“O güvenli değil, bu güvenli değil, bıktım senden”

Adam çantasını sırtına alıp yürümeye başladı.

“İstersen burada kalabilirsin.”

Kadın zoraki kalkıp peşine düştü. Bir saat daha yürüdükten sonra kanyonun dibine ulaştılar. Yorulmuşlar, susamışlardı ama hiçbir yerde su gözükmüyordu. Bir süre sonra sonsuzluğun ortasında hiçbir yere gitmeden yürüyorlarmış gibi geldi kadına. Oturup ağlamaya başladı.

Adam kadını teselli etmek için tam yanına gelmişti ki, bir vızıltı duydu. Gözlerini kamaştırıyordu güneş ve ter gözlerini yakıyordu ama görmesi gerekeni gördü.

Kadını kolundan tuttuğu gibi birkaç metre ötedeki çalının dibine çekti. Kadın şaşırmıştı, adam eliyle kadının ağzını kapayarak “Drone var” diye fısıldadı. Çalının dibine kendilerini sıkıştırdıkları yerden çalının dallarını aralayarak gökyüzüne bakıyordu adam. Yarım saat sonra “Tamam gitti” diyerek ayağa kalktı. Kadın hala sessizce ağlıyordu.

“Ölmek istemiyorum” dedi.

“Tamam kokma, tavşancık! Akşama fazla kalmadı”

Adam kadına sempati duyduğu zamanlarda ona tavşancık diye sesleniyordu.

Kadın adamla nasıl tanıştığını düşündü.

Epeyce kuzeylerde soğuk bir gündü. Birkaç gün önce yolculuk ettiği kafile öldürülmüştü. Korku içinde ormanlık alanda saklanmaya çalışıyor, açlıktan ölmemek için ağaç yapraklarını yiyordu. Yürürken çıkardığı çatırtıyı duyup bulmuştu adam. Gerçekten bir köpek kadar iyi duyuyordu kulakları. Ufacık bir vızıltı da droneları fark ediyor. Yürürken toprağın sesinden altındaki nemi anlayabiliyordu. O günden sonra hiç ayrılmamıştı adamdan. O adam hayatta kalmak demekti. Çok az konuşuyordu ve adını sorduğunda söylememişti, o da bir daha adını sormamıştı.

Kanyonun dere yatağında epey bir yürüdüler, akşam yaklaşmıştı, artık çok yorgundular. Kadın yürürken sendeliyor, düşmemek için zaman zaman önünde yürüyen adamın çantasına tutunuyordu.

“Bir kulübe var” dedi, adam.

Eski derme çatma bir madenci kulübesi vardı ileride. Eliyle kadına beklemesini işaret ederek, çok ufak adımlarla içeriye girdi adam. Bir kaç dakika sonra dışarı çıkıp kadını çağırdı.

“Tuzak değil, di mi?”

“Kontrol ettim merak etme”

İçeride iki tahta sandalye, kırılmış bir yatak ve eski ahşap bir dolap vardı sadece. O kadar tozluydu ki.

Dolapta bir kaç sebze yemeği konservesi ve bir kaç şişe şarap buldu adam. Konservelerin tarihleri geçmişti ama tatları iyiydi hala. Suları yoktu ama şarapları vardı artık. Karınları doyunca bir şarkı mırıldanmaya başladı adam, kadın eşlik etti. Şişme yatağı açmadan üzerinde seviştiler sonra.

Adam sabah uyandığında kadın gözlerine bakıyordu.

“Ben bırakmak istiyorum.”

“Bırakıp ne yapacaksın, Daria? Şehirde en fazla bir ay dayanırsın sonra kendini öldürürsün.”

“Bu sadece kendini kandırmak, bu yaşamak değil”

“Mücadele etmelisin”

Kadın sıkıldığını hareketleriyle belli etmeye çalışıyordu.

“Eskilerin hayatlarının bir manası vardı”

“Eskilerde savaş vardı, kıtlık vardı, hastalık vardı. Hayatta kalmak için mücadele etmeleri gerekiyordu yine de. Çok geçmişten söz etmiyorum daha yirmi birinci yüzyılda”

“Gerçekti o mücadele işte”

“Gerçek ne ki? Ne için öleceğini başkaları tercih edince gerçek sen tercih edince sahte mi oluyor? Başkalarının benim için tercih ettiği embesil bir yaşamda son bulmayacağım”

“Gerçekten kaçıyorsun”

“Şehre dönecek, eğlenecek, hoşça vakit geçireceksin ve bu gerçek olacak değil mi?”

“Her şeyin güzel olmadığını biliyorum, hatta biliyorum gerçekler bir kaç gün sonra üstüme gelmeye başlayacak.”

Yavaşça toparlandılar. Kanyonun dibindeki kızıl kayaların üstünde yürümeye çalışıyorlar ama pek hızlı yol alamıyorlardı. Öğlene doğru mola verdiler yine.

Bir kayanın gölgesinde dinleniyorlardı. Gözlerini kapatmıştı kadın. Sonra bir silah sesi sessizliğin içinde. Adam vurulmuştu, göğsünden kanlar akıyordu. Kadına bir şeyler söylemeye çalıştı ama ağzından kan boşaldı. Oracıkta öylece ölüverdi.

Kadın ellerini havaya kaldırdı. On dakika sonra üç tane avcı yanına ulaşmıştı.

“Daria Milton? Teslim mi oluyorsunuz?”

“Safariden ayrılıyorum” dedi, kadın.

Avcılardan ikisi gençti. Adamı yakmak için hazırlık yapmaya başladılar.

Yaşlı, beyaz saçları sakalı karışmış olan avcı ağlayan kadının yanına oturdu.

“Ağlama, belki de böyle ölmek en iyisi. Bir sabah kalktığında her şeyi ayarlayan o yapay zeka bokunun senin gereğin artık yok deyip, seni uyutmalarından daha güzel”.

“Öldürmekten zevk mi alıyorsun” dedi, kadın.

Yaşlı adam dudağının bir yanıyla gülümsedi.

“Hayır bu bir iş. Artık pek fazla kişinin işi yok, buna sahip olduğum için şanslı hissediyorum sadece.

Bu arada genç avcılar adamı ateşe vermişlerdi.

Kadın yaşlı avcıya döndü, sanırım şefleri oydu.

“İsmi neydi?”

“İsmi yok, sistem ona isim vermemiş. Bir süre bizden biriydi, sonra çıldırdı, gereksiz bir mana arayışına girdi”

Yanan adamı bırakıp uzaklaştılar.

İsmail Çakır

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Distopik bir ortamda geçen bu öykünün kurduğu dünyaya dair daha çok detay görmek isterdim. Şehirlere ne oldu? Neden şehirde yaşayanlar kendilerini öldürüyorlar? Adamı neden vurdular? Birçok soru cevapsız kaldı.

  2. Aslında bu soruları cevaplayacak ipuçları verdim. Her şeyi yapay zekanın yönettiği, insanların işinin olmadığı bir dünya bu. Sistemin kontrolü dışındaki tek şey bu ölüm safarisi. Her şeyi vermenin bazen okuyucuya hiç bir şey bırakmadığını düşünüyorum. Birazı okuyucunun haya gücüne kalmalı.

  3. Tekrar okuyunca taşlar yerine oturdu. Kimi öyküler uzun uzun anlatır, kimi öykü ise ipuçlarını verir ve okuyucunun hayal gücünü de işin içine katar. İkinci türden öykülere güzel bir örnek olmuş. Emeğine sağlık.

  4. Elinize sağlık iyi bir öykü olmuş. Bu tür yazılar öyküler okuduğumda ‘sonumuz böyle mi olacak’ diye sorarım kendime, bana bu soruyu tekrar sordurdu. Sadece adamın vurulmasını ani olduğunu düşünüyorum. Böyle kulakları keskin, gözleri açık biri daha kahramanca ölmeyi hak ediyordu diye düşünüyorum.
    Ana konuya doğrudan bağlı olduğunuzu da farkettim, iyi bir şey.
    Tekrar elinize sağlık

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar