Öykü

Tüm Sevgililer

Gözlerini açabilmek için epeyce uğraşmak zorunda kaldı. Göz kapakları kendine itaat etmiyor gibiydi. Gözünü açabildiğinde yüzünü kaplayan toz gözünü yaktı ve nihayet gözlerini açabildiğinde loş ışıkta duvarları maviye boyalı iki kanepe ve ufak bir masa olan odada yerde yattığını fark etti. Lacivert kanepeler ve ufak ahşap masa çocukluğunda Edirne’de yaşadıkları evdeki misafir odasını hatırlattı. Ayağa kalkabilmek için beş dakika uğraşması gerekti. Sanki kasları vurgun yemiş ya da soğuk bir kış günü dışarıda kalmış da tutulmuş gibiydiler. Mütemadiyen odadan çıkıp evin diğer yerlerine bakmak istedi. Ne olduğunu anlamak istiyordu. Labirent gibi koridorda dolaşırken buranın nasıl bir ev olduğunu düşündü. Belki rüya görüyordu. Rüya olmalıydı. Daha dün arkadaşları telefon açmış, “Haluk, bak sensiz olmaz. Çok eğleneceğiz,” diyerek İzmir’e çağırmışlardı. En son eşyalarını topladığını ve motoruna atlayıp yola çıktığını hatırlıyordu. Koridorda yürürken diğer odalarda uyuyan insanlar olduğunu fark etti. Niye orada olduğunu anlamadan kimseyi uyandırmak istemiyordu. Koridora serili el örmesi halının üzerinde sessiz sessiz ilerledi. Hol olduğunu tahmin ettiği yerde büyük ahşap bir kapı vardı. Kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kilitlenmişti. Zorlayarak açmaya çalışırken arkasından bir ses duydu.

“Haluk, oğlum o kapıyı kullanmadığımız için kilitli tutuyoruz. Dışarı çıkacaksan diğer taraftaki kapıyı kullan”. Arkasını döndü. Eliyle sağdaki koridoru gösteren kişi cepkeniyle, koca göbeğiyle , o küçükken korktuğu cam mavisi gözleriyle dedesiydi.

“Ben neredeyim?” dedi. Sesi titriyordu.

“Yanımıza geldin oğlum”

“Dede sen ölmemiş miydin?”

“Sonra anlatırım. Gel annenle babanın yanına gidelim. Seni ne kadar özlemişlerdir.”

“Onlar burada mı?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Tabi ki buradalar, üst kata taşındılar bugün,” dedi dedesi.

Merak ve heyecanla dedesini takip etmeye başladı. Çocukluğundan hatırladığı dedesinin yürürken hep sağ ayağı aksardı. Oysa şimdi gayet güzel yürüyordu.

Sağdaki koridordan önce yılan gibi kıvrılan başka bir koridora oradan daha başka uzun ve düz bir koridora ve en sonunda ceviz ya da meşeden kahverengi ahşap bir merdivene geldiler. Dedesi on yedi yaşında bir genç edası ile birer ikişer adımlayarak çıktı merdivenleri ve yine uzun bir koridora girdiler. Sonra sağa sola kıvrılan başka koridorlar. En sonunda bir kapının önünde durdu.

“Hazır mısın?” dedi dedesi.

“Evet,” dedi, ne diyeceğini bilememenin verdiği kararsızlık içinde. Dedesi önce elini uzattı kapıya sonra vazgeçip geri çekti.

“Gel önce bir yüzünü yıka,” dedi ve elinden tutup bir lavaboya götürdü. Yüzünde aylardır temizlenmemiş bir mobilyanın üzerinde birikecek kadar toz birikmişti. Yüzünü yıkadı, sabunladı, tekrar yıkadı. Aynadaki yüz yabancı geldi kendine. Avurtları çökmüş, gözlerinin feri gitmiş, kanı kalmamış gibi derisi mavileşmişti. Simsiyah fırça gibi saçları yer yer seyrelmiş ve gri teller sarmıştı. Lavabodan çıkıp dedesiyle yeniden o kapıya döndüler. Dede kapıyı tıklattı ve içeriden gelen gel sesiyle kapıyı açıp girdi. Annesi ve babasını karşısında gördüğüne inanamadı Haluk. Onları en son bayram tatili için gittiğinde görmüştü bir ay kadar önce. Tam karşısındaydılar. Sarıldı, ağladı hıçkıra hıçkıra. Annesi “Merak etme alışırsın. Hem herkes burada”dedi. Anlattığına göre önceki koridorda teyzeleri, üst katta büyük anne büyük babası. Alt katta kuzenleri, kuzen çocukları, tanıdığı herkes oradaymış. Okuldan işinden hayatından konuştular ama söylemedikleri bir şey vardı ve Haluk sormaya korkuyordu.

“Gel seni gezdireyim,” dedi babası. Babası Arif Bey, Edirne’nin hatırı sayılır ailelerinden birinin çocuğuydu. Her zaman vakur ve ciddi bir tavrı vardı. Oysa şimdi kendine espriler yapa yapa güle eğlene yanında yürüyen babasına gözünün ucuyla şaşkın bakıyordu.

Binadan çıktılar. Arkasında döndüğünde ev zannettiği yapının bir gökdelen yüksekliğinde ucu bucağı gözükmeyen bir bina olduğunu gördü. Gözünün görebildiği yerde dış kapıları vardı. Bakışlarını yakalayan babası, “Ah, evet orası bizim malikânemiz,” dedi. Babasının anlattığına göre her soy bir malikânede kalıyormuş ve yeni bireyler geldiğinde eskiler malikânenin bir üst katına taşınıyormuş. Bir dağın eteğine kurulmuş bir şehirdeydiler ve o gökdelen gibi malikânelerden sayısızca vardı. Evin odaları gibi şehrinde bir düzeni yok gibiydi. Sokaklar parke taşları ile döşenmişti ve birkaç çocuk seksek oynuyor, ip atlıyorlardı.

Uzun uzadıya yürüdüler sonra, babası bir şeyler anlatıyordu ama etraftaki tuhaflıklar yüzünden kafasını verip hiçbir şey anlayamadı. Sonra meydan gibi bir yere geldiler. İnsanlar oturmuşlar kimisi şarkı söylüyor, kimisi muhabbet ediyordu. Bir kalabalık bir curcuna.

“Bu geç vakit insanlar niye buradalar ki,” dedi sesli düşünerek.

“Geç değil hatta öğlen vakti,” dedi babası.

Şaşkınlıkla baktı babasına, sonra kafasını kaldırdı. Güneş gözükmüyordu sadece ay vardı.

“Güneş burada hiç gözükmez, hatta yazımız kışımız da yok “.

“Etrafta niye hiç iş yeri yok?” diye sordu.

“Lokantalar yok, çünkü acıkmıyoruz. Terziler yok, çünkü giysilerimiz eskimiyor. Marketler yok çünkü bir şeyler satın almak ihtiyacında değiliz,” dedi babası.

Tam yeniden nerede olduğunu soracaktı ki. Koşa koşa gelen bir kadın boynuna sarıldı. Geri çekilip baktığında gözlerine inanamadı Haluk. Bu üniversite yıllarında ki sevgilisi Yasemindi. Gerçi hatırladığından daha genç duruyordu. Uzun uzun sarıldılar birbirlerine. Evlenmiş, çocukları olmuş, şimdi çocuklarını bekliyormuş. “Sana kimi göstereceğim,” diyerek çekiştire çekiştire başka bir kadının yanına sürükledi.

“İşte Aslı, benimle hiç tanıştırmamıştın, hatta ne zaman sorsam geçiştirirdin. Burada tanıştık, senin az dedikodunu da yapmadık.” dedi gülerek. Bakakaldı Haluk, evet bu lisede kız arkadaşı olan Aslı idi.

Şaşkınlığı fark eden Aslı gülerek;

“O ooo biz Didem, Öykü ve Evrim’le de tanışıyoruz,” dedi.

Birkaç saat içinde hepsiyle tekrar buluştu Haluk. Hayatının farklı dönemlerindeki kız arkadaşları onunla şakalaşıyor., akşam bizim malikânede kalsın diyerek birbirleriyle uğraşıyor, gözlerinin içine bakarak gülüyorlardı.

Bütün bu muhabbetin içinde biri “Eee nasıl öldün anlatsana,” dedi. Taş kesildi o an Haluk. Kalbi duracaktı. Gözünü açtığından beri sormaya korktuğu şey karşına dikilmişti sanki.

“Ben öldüm mü? Hatırlamıyorum.”

“Ölmeden buraya gelemezsin”

“Burası neresi?”

“Sanırım delilerin gittiği yer, Araf,” dedi birisi ve sonra hep birlikte güldüler.

“Ben deli değilim”

“Herkes biraz delidir, o yüzden herkes burada,” dedi Aslı.

Sonra arkasından babasının sesini duydu. Meğer sevgileriyle konuşurken o orada hep arkasında beklemişti.

“Oğlum bir motosiklet kazası yaptın. Vefat ettin. Şimdi hatırlamıyorsun ama yakında hatırlamaya başlarsın”

“Ö öldü mü?” dedi kekeleyerek. Tükürüğü boğazına düğümlenmişti sanki. Nefes alamıyordu.

“Bak korkmana gerek yok. Alışırsın buraya.” dedi babası. Teskin etmek için bir şeyler söylüyordu babası fakat her şey o kadar kifayetsiz kalıyordu ki. Kolundan çekip kalabalıktan çıkardılar neden sonra Aslı ile Arif Bey. Adeta bir cansız bir insanı sürükler gibi kolundan sürükleye sürükleye malikâneye getirdiler. Uyandığı odaya getirip yatırdılar. Lise aşkına sarılarak uyudu.

Sabah gözlerini açtığında yatağın yanında ki komodinin üzerinde duran Dante’nin Araf kitabına baktı. “Uyku öncesinde okumak için hiç de iyi bir kitap seçimi değilsin,” dedi gülerek.

İsmail Çakır