Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dört Karşılaşma ve Bir Fotoğraf

1. Karşılaşma, 2019

İstanbul’un sokakları çabuk değişir. Bir dükkân kapanır, yeni bir tanesi açılır, tadilat yapılır, binalar yenilenir. Sirkeci bu duruma karşı istisnai bir yer. 2079’dayken de buralarda çok dolaşırdım. Fakat 2019’daki halini tanıyacağım kadar aynı kaldı. Etraf turistik mekânlarla dolu olunca kimse yenileme telaşına girmemiş Sirkeci sokaklarını. Eski olmak onlara ilgiyi getiren yönleri.

Yine de Gülhane Parkı beklediğimden farklıydı. Fotoğraflarına bakmıştım, fakat hiçbiri insanların olduğu fotoğraflar değildi. Eylül’ün sonlarına gelmiştik ve insanlar parkın girişinde gördüğüm her boşluğu dolduruyordu. Turistler, son sıcaklarda yürüyüşe çıkanlar, öğrenciler… Kalabalık beni hazırlıksız yakaladı. Parkın ortasındaki ana yoldan ilerlemeye devam ettikçe daha nefes alınabilir yerlere ulaştım. Ara yollara daldım, çocuk parkına baktım, 10’lu yılların insanlarını izledim. Asıl görevim burada bulunmak değildi. Ama kimse bana boş vaktin varsa gezemezsin dememişti. Ben bankta otururken, birinin beni izlediğini fark ettim.

Biraz daha uzakta oturan bir kız beni gözetliyordu. Yüzyıllardır uyumamış gibi duran gözaltları ve her hareketimi takip eden gözlerini incelerken benim onu fark ettiğimi anladı. Bana doğru yürümeye başladı. Aklıma gelen tek tepki, oradan sakince uzaklaşmaktı. Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Kız takibine daha hızla devam etti. Aramızdaki mesafe kapanmaya başladı. Eğer şimdi ortalığı karıştıracak olursam, planladığım gibi sadece gözlemci olarak kalamazdım. Takipçim ise beni bırakmamak konusunda kararlıydı. Parkın girişine yaklaştım. Kalabalıkta beni kaybederdi. İnsanlar arasında onu kaybedecekken bana bağırdı.

“Ekin!” Onun ne kadar nefes nefese kaldığını ismimi söylediğince fark ettim. “Lütfen dur. Beni tanımadın mı?” Adımı duyunca yaşadığım duraksama ona beni yakalaması gereken bütün süreyi verdi. “2019’dayız, değil mi? O zaman bu senin için ilk karşılaşmamız olmalı.”

“Hanımefendi, sizi tanımıyorum ve bir daha karşılaşacağımızı sanmıyorum. Beni biri ile karıştırmadığınıza emin misiniz?”

“Böyle diyeceğini biliyordum, sen bana söylemiştin.” Kahverengi gözlerinin yaşlarla doldu ama ağlamadı. “Bana beni tanımadığın halinle konuşmanın zor olacağını da anlattın. Hepsini anlattın.”

“Bakın, ben sizi ilk kez görüyorum. Şimdi lütfen elimi ve beni rahat bırakır mısınız?”

“Sonraki görevin 1981’de olacak. Eğer doğru çıkarsa tanıştığımız konusunda doğruyu söylediğimi anlarsın.”

Sonunda peşimi bıraktı ve kalabalığa karıştı. Bir daha onu görene kadar, sadece tuhaf bir karşılaşmaydı.

2. Karşılaşma, 1981

Darbe ve tam olarak etkisini atlatamamış bir ülke, yeni yeni gelen renkli televizyonlar ve daha fazlasıydı seksenler. Buradaki gözlem görevim fazla zor değildi, buna rağmen öncesinde gittiğim günlük sürelerden daha uzun bir zaman dilimini burada geçirecektim. Kalacağım yer, benden önceki bir zaman yolcusunun eviydi. Yasal olarak bir sahibi vardı ve sahibinin bu zaman için hazırlanmış kimliği artık benimdi. Görevde ilk iki günüm sakin geçti. Gözlemle, yaşananları bildiğimiz tarih ile karşılaştır, raporları gönder. Üçüncü günün akşamı, evin kapısında biri beni bekliyordu.

2019’da gördüğüm kızdı bu. Tamamen aynısı. Daha genç değil, daha yaşlı değil, tamamen aynısı. Evin kapısının merdiveninde oturmuş, bir eliyle zile devamlı basarak bekliyordu. Tuşun o beklerken bozulmaması mucizeydi, yanındaki boş soda şişesi ve yiyecek paketleri bekleme süresinin fazlalığını belli ediyordu. Ben kapının önüne gelirken beni gördü ve hemen ayaklandı. Heyecanla benim yanıma geldi.

“Bana saat söylemeliydin. Sadece adres ve gün vererek buluşamayız.” dedi ve bana sarıldı. Beni özlemişçesine sıkı sıkı sarılıyordu. Elimden geldiğince ona karşılık verdim. Yıllarca aynı kalan bir kız tuhaf bir vakaydı, ama ben de bir zaman yolcusuydum. Kendimin bulunduğu durum, her ne kadar gelişen teknolojiyle mümkün olsa da, çok normal bir durum sayılmazdı. Bana sarılması bitince, bana dönüp “Ee, beni içeri davet etmeyecek misin?” dedi. Merak ettiğim cevapları almak için pek başka bir seçeneğim yoktu. Zaman yolcusu olmanın en kötü yanlarından biri, mümkün olduğunca az konuşma yapmak zorunda olmak. Eğer tarihi bilgileri düzeltmek istiyorsan, onları bozmamalısın. Gözlemci olarak gönderildim ve daha fazlasını yaparsam… ne olur bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Kimse deneyip ne olacağını bulmak da istemiyor. En iyisi, riski en aza indirgemek.

Eğer benim zaman yolcusu olduğumu biliyorsa, o da bir zaman yolcusu olmalı. Öyleyse onunla konuşmam bir sıkıntı yaratmaz. Ancak bunları hep sonradan düşündüm. Bir nevi kendime yanımda birinin olmasının sorun olmadığı konusunda bahaneler buldum. O sırada yalnızca heyecanlıydım. Sonunda konuşacak biri bulmuştum. Muhtemelen hayır demeliydim, tabii ki bu yapmam gereken şey olurdu, ama diyemedim. Kapıyı açtım ve ona elimle önden girmesini işaret ettim.

Çayın altını yaktım ve onun ceketini çıkarıp bir yere oturmasını bekledim. Ondan cevaplar istiyorsam, ona birkaç açıklama borçluydum.

“Öncelikle, sana birkaç şey söylemeliyim. Bu benim için seninle ikinci karşılaşmamız. Anladığım kadarıyla, seninle daha önce arkadaş olmuşuz, değil mi?” Kafasını aşağı yukarı salladı. “Tamam, o zaman tanıştığın Ekin, daha ben değilim. Benim hakkımda ne kadar şey biliyorsun?”

“Zaman yolculuğu işini kastediyorsan hepsini biliyorum. Gittiğin ve gideceğin her zamanın tarihi bende var.” Tam nereye gideceğimi sormak için ağzımı açtım ki konuşamadan araya girdi. “Hayır, onları sana veremem, bunu bana sen söyledin. Başka soru?”

“İsmini daha öğrenemedim.” Kız duygularını belli etmemeye çalışsa da bu sorunun onu ne kadar hüzünlendirdiğini görebiliyordum. 2019’daki haline nasıl tepki verdiğimi düşündüm. Kim bilir ondan kaçmam nasıl hissettirdi?

“Filiz. Bir daha unutma.”

“Peki, Filiz. Nasıl yıllar içinde hiç değişmedin? Sen de bir zaman yolcusu musun? Öyleyse neden beni takip ediyorsun?” Parmaklarıyla masada bir ritim tutturmaya başladı. Ani bir soru bombardımanı onu sıkmıştı.

“Bir, neden bilmiyorum, iki tam olarak değil, üç sen beni buraya davet ettin. Detayları daha önce sana anlattım. Tekrarlamak istemiyorum. Bir sonraki görüşmemizde öğrenirsin. Şimdi başka şeylerden bahsedelim.”

Öylece konuşmaya başladık. Filiz bana son birkaç on yılda yaşadıklarından bahsetti, ondan öncesini anlatmama gerek yok dedi. Karşılığında ben de ona hayatımı anlatmaya başladım. Konuştuk, konuştuk ve konuştuk. Sadece birkaç haftamız vardı. Normalde zaman yolcuları bir şeye zamanının olmaması gibi bir durumu yaşamaz, ama Filiz’le yeterli zamanımız olmadı.

3. Karşılaşma, 1942

Hangi yılda olursam olayım, İstanbul’un sokakları her seferinde beni büyülüyor. Beni 1940’larda en çok büyüleyen şey ise, renkler. Sadece siyah beyaz ya da sonradan renklendirilmiş fotoğraflara bakmak ve Beyoğlu’nu kendi gözlerimle görmek arasında ciddi bir fark var. İstiklâl Caddesi’nde yürüdüm ve bir ay kalacağım Pera Palas’a ulaştım. Görev sürelerim gittikçe uzuyordu. Tecrübem sayesinde mi yoksa sadece bir denek miyim emin olamıyordum. Otel bütün görkemiyle misafirlerini bekliyordu. Otelin girişinde, açık mavi elbiseli ve aynı renkli şapkalı bir kadın bekliyordu. Uzun koyu kahverengi saçları rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Yaklaştıkça Filiz’i tanıdım. Ona seslendim.

“Filiz! Filiz, nasılsın?” Bir anlığa beni boş gözlerle izledi. Onu bulduğuma inanmıyor gibi bir hali vardı.

“Geldin…” dedi. Kolumu uzattım. Filiz konuşmadan koluma girdi ve beraber otele girdik. Yılmaz çifti olarak bir oda tuttuk. Ben otele kayıt yaptırırken Filiz sadece yanımda bekledi ve sıkıntıdan dudağını ısırdı. Hemen odaya gitmek istiyordu. Sonunda odamıza çıktık. O zaman bana sonunda bir şeyler söylemeye başladı.

“Beni kandırdığını düşünmeye başlamıştım. Biraz daha geç gelseydin gidecektim.” Anlaşılan dışarıda konuşmamamızın tek sebebi, bana dışarıda kızmak istememesiymiş.

“Beklettiğim için özür dilerim.” Otelin yatağında oturuyordum, yanıma oturdu. Eline uzandım ve tuttum. “Saati söylemem gerekirdi.” Şapkasını çıkarıp kenara koydu. Kafasını omzuma yasladı.

“Özrünü kabul ediyorum. Bu seferlik.” Biraz oturup havadan sudan sohbet ettik. Aklımdaki soruyu sormazsam artık meraktan ölebilirdim.

“Filiz, bana nasıl onlarca yıl yaşadığını anlatacaktın. Nasıl bu kadar süredir hiç değişmedin?”

“Sana anlatacağımı mı söyledim?”

“Aslında anlattığını söyledin.”

“Nereden başlasam? Kaç yılından geliyorsun?”

“1981.”

“Hayır, bir önceki görevin değil. Aslında hangi yıldan geldin?”

“2079. Neden bunları soruyorsun?” Bana hiçbir şey anlamıyorsun der gibi kafasını salladı.

“Açıklayacağım. Peki, ilk zaman yolculuğu hangi yılda yapıldı?”

“73’teydi. Hatta 25 Mayıs’taydı.”

“Yanlış. İlk zaman yolculuğu 1972’de yapıldı. Sadece bu yolculukta çıkan sorunlar nedeniyle tek taraflı bir yolculuktu. Buraya geri dönüş biletim olduğunu sanarak geldim. Anlaşılan o denemenin başarısızlığından kimse bahsetmiyor.” Yumruklarını sıkmıştı. Bunu fark edince derin bir nefes alıp verdi. “Demek ilk karşılaşmamızda benden haberinin olmasının nedeni haberler veya tarih kitapları değildi. Tarihin sayfalarında kaybolduğumu düşünmemiştim.”

“Kaç yılına gittin?”

“1889’a gittim. Tam olarak anlamadığım bir sıkıntı çıktı. Gönüllü olmasaydım hiç bunları yaşamazdım. Yıllardır İstanbul’dayım.” Daha ne kadar süre İstanbul’da yaşayacağını ona söyleyemedim. Birinin gelip onu kurtaracağını, bu sorunu çözebileceğimi söyleyemedim. En azından ona bir teselli verebilseydim, elimden gelen bir şey olsaydı…

Sadece ona sarıldım. Filiz gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı. Hikâyesini paylaşabileceği başka kimse olmuş muydu? Ona inanacak herhangi biri? Eğer birine zamanda yolculuk yapıp burada kısıldığını anlatsaydı, ona deli derlerdi. Hayatını sadece zorlaştırırdı.

Pera Palas’taki bir ayı olabildiğince beraber geçirdik. Fotoğrafını çekip rapor etmem gerekenleri yaparken yanımdaydı. Neler yapılmasını gerektiğini biliyordu, sonuçta Filiz de aynı iş için eğitim almıştı. Bir gün fotoğraf çekerken bana yılların hiçbir farklılık olmadığı zaman çok hızlı geçtiği söyledi. Dost edinmek, yaşlanmayan ve gelecekten gelen biri için kolay değildi.

Ayrılmadan önce İstiklal Caddesi’nde yürürken açık mavi elbisesiyle Filiz’in fotoğrafını çektim. Gülümsemesi görünse de yüzünün bir kısmı şapkanın gölgesinde kalmıştı. Kırklara uygun giyinmiş olsa da fotoğrafa baktığımda Filiz oraya ait durmuyordu. Onu tanımasam bunu düşünür müydüm?

4. Karşılaşma, 1897

Gülhane’ye giderken aklımdaki tek şey, Filiz’di. Mavi elbisesiyle Filiz. Kapıda bekleyen Filiz. Gülhane’de görüp tanımadığım Filiz. Yolculuklarımdaki tek arkadaşım Filiz. Filiz, Filiz, Filiz.

Bana ilk nerede ve ne zaman karşılaştığımızı söylemişti. Fakat bana verilen görev, 1752’ye gitmeme söyledi. Filiz’le tekrar tanışabilmek adına, kuralları çiğnemeye karar verdim ve zaman makinesini kendi çıkarım için kullandım. Aptalca bir karardı, kabul ediyorum. Muhtemelen bir daha zaman yolculuğu yapamayacaktım. Zaten birkaç görev sonra geri çağrılacaktım ve beni sağlık testlerine sokacaklardı. Hiçbir türlü onu görmek için geri dönemeyecektim. En azından tanışmamız gerekiyordu. Yoksa hiçbir şey yaşanmazdı. Ben sadece geleceği gerçekleşebilmesi için yapılması gerekeni yapıyordum.

Onu parkta yürürken gördüm. “Filiz! Geldim. Zamanında geldim.” İsmini duyunca bana dönüp baktı ama ne olduğunu anlayamamıştı. Yanına doğru koştum. Heyecan, telaş ve koşu yüzünden nefes nefese kalmıştım.

“Seninle tanışamaya geldim. Gelecekten.”

“Beni zaten tanıyormuş gibi konuşuyorsunuz.”

“Çünkü seni tanıyorum. Seninle birkaç kere karşılaştık. Ya da karışılacağız, sen daha o zamanları görmedin.”

“Siz beni tanıyor olabilirsiniz ama ben sizi tanımıyorum.”

“Öyleyse tanışalım.”

Filiz’le ikinci kere bu şekilde tanıştım. Buluşma yer ve tarihlerini bir kâğıda yazıp ona verdim. Onu sonraki karşılaşmalarda daha az tanıyacağım konusunda uyardım. Filiz ilgiyle beni dinledi. Bana önceki buluşmalarımızdan birinde benden başka bir zaman yolcusuyla karşılaşmadığını anlatmıştı. İlgisinin nedeni bu olmalıydı. Konuşmamıza ne kadar inandığına hâlâ emin değilim. En azından Pera Palas’ta beni bekleyecek kadar inanıyordu. Oraya gitmesinin tek nedeni, geleceğime dair olan umuduydu.

Aşağı yukarı bir saat beraberdik. Daha fazla yanında vakit geçirmeye korktum. Şimdi gidersem tarihi yanlış anladım ve hangi yılda olduğumu anlamam sürdü bile diyebilirdim. Bir saatten bir şey olmazdı. Gitmeden önce ona söylemem gereken son bir şey vardı.

“Eğer tekrar senin İstanbul’da olduğun zamanlardan birinde görevim olursa, seni bulacağım. Sadece beni bekle. Tekrar görüşeceğiz.”

Gülhane’den ayrıldım. Kaçışımın fark edilmeme ihtimaline güveniyordum. En azından görevimi tam yaptığım için yaptığın kaçamağın görmezden gelinebileceğini düşünüyordum. Sorun çıkmayacağına dair güvenim beni boşa çıkardı. Parktan çıkarken, zaman makinem onu ayarlamasam da çalıştı. 2079’a geri götürüldüm ve orada yakalandım. Birçok sağlık testine girdim, zaman makinesini kişisel çıkar adına kullanmaktan cezalandırıldım. Her şeyden geriye elimde sadece bir fotoğraf kaldı. Filiz, açık mavi elbisesiyle Filiz. Beni bekleyen Filiz. Özür dilerim, sonraki buluşmamıza geç kalacağım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for Godex Godex says:

    Merhaba ve kaleminize sağlık.

    Hikayenizin akıcılığı ve konusu güzeldi, ki sonuna kadar hikayeden kopmadan okudum.

    Lakin aklıma takılan bir konu var. Filiz ile empati yaptığımda, onca yıl geçmişte sıkışıp kalmış olsam ve biri çıkıp adımı seslense, zaman yolculuğundan bahsetse. Aklıma gelen ilk şey " Beni kurtarmaya geldiler! " olurdu sanırım. Bilemedim, Filiz hayatından memnun ve dönmek istemiyor mu ?

    Ya da Ekin ike empati yapsam, bir hata sonucu geçmişte sıkışan çalışma arkadaşıma rastlasam, onu kurtarmak isterdim sanırım.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.