Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yasa Dışı Bahis

Çevresine bakındı, çok farklı bir yerdeydi. Baharın süslediği bozkırda dolanırken bir anda kendini burada bu ormanın içinde bulmuştu. Gözüne kestirdiği atın izinde yürürken önünde aniden bir kapı ortaya çıkmıştı. Önce çevresine bakınmış ne olduğunu nereden geldiğini anlamamıştı. Kapı yavaşça aralanınca içerisinin boş bir odacık olduğunu görmüştü. Merakını yenemeyip girdiğinde kapı sert bir şekilde kapanmış ve odacık titremeye, sarsılmaya başlamıştı. Bir soluk alıp verme süresi sonrasında kapı tekrar açıldığında kendisini burada bulmuştu. Bu iş kötü ruhların işi olmalıydı. Hemen kabilenin şamanına gitmesi gerekecekti tabii geri dönebilirse.

Etrafındaki ağaçlar hiç görmediği kadar uluydu. Dünyada yeşil rengin bu kadar çeşidinin olmasına da şaşırmıştı. Geriye döndü baktı süslü kapı orada duruyordu. Şaşkınlığı geçmişti kapıya gitti ittirdi olmadı, kendine çekti açılmadı. Geriye döndü baktı arkasında bir şey yoktu. Tekrar önüne geçti Her yerini kurcaladı az önce kendiliğinden açılan kapı şimdi açılmıyordu. Birkaç adım geri çekildi bir omuz attı ama omuzu kırılacak gibi acımasına rağmen orada öylece duran kapıda kıpırdanma bile olmadı. Biraz ilerisinde duran kapıyı gören ağacın dibine bağdaş kurdu oturdu. Neler olacağını beklemeye başladı.

Çok beklemesine gerek kalmadan kendi yaşında olduğunu tahmin ettiği bir çocuk daha çıktı kapıdan dışarı. Bu çocuk da kendisi gibi kısa boyluydu ama saçları siyah değil sarıya yakın bir renkteydi ve bukleliydi. Üstelik saçları kulaklarını örtecek kadar uzundu. En garibi çocuğun gözleri kendisinin gözleri gibi çekik değildi. Aksine iri ve kocaman ve gökyüzü kadar maviydi. Az önce yaşadığı şaşkınlığı yeni gelende yaşadıktan sonra çevresine bakındı. Ağacın dibinde duran kendi yaşıtı olan çocuğa yaklaştı. Gözlerinde korku yoktu ama merak doluydu bakışları. İlk gelen çocuk, yeni gelenin yanına oturmasını işaret etti.

Üçüncü geleni görmek için fazla beklemediler. Bu defa gelen kendisi gibi kısa saçlıydı ve belki kendisinden de kısa boyluydu. Onu da yanlarına çağırdılar. Neler olduğunu anlamayan çocuk çekinerek de olsa arkadaşlarının yanına gitmişti. Artık ev sahibi havasında otururken dördüncü çocuk geldi. Aralarında en uzun boylu olan bu son gelendi. Saçları siyahtı, karmakarışıktı ve oldukça uzundu. Yeni gelenle birlikte dört kişi olmuşlardı. Uzun bir süre daha beklediler ama gelen giden olmadı. İlk gelen kısa boylu çocuk “ne yapacağız” dediğinde diğerlerinin kendisini anlamasına şaştı. İşte tam o sırada kapı bir daha açıldı içeri beyaz tenli, düzgün kesilmiş saçlı, uzun boylu ve uzun yüzlü bir çocuk girdi. Diğerleri gibi yedi sekiz yaşlarındaydı. Üzerinde bej rengi kısa bir pantolon ve açık kahverengi gömlek vardı.

“Merhaba” dedi ağacın dibinde bekleyen diğer dört çocuğa. Çocukta diğer çocuklarda olan ürkeklik yoktu. Ağacın dibinde duran çocuklara yaklaştı. Önce “Burası ne kadar serin böyle” dedi ve ardından “Benim adım Thomas ama siz Tom dersiniz” dedi. Diğerleri yüzüne garip garip bakıyordu. “Baylar” dedi resmi bir edayla “benim geldiğim yerde birbirleriyle tanışan insanlar selamlaşıp toka ederler ve kendilerini tanıtırlar. Birden aklına gelmiş gibi “kıyafetimi hoş görün, safari olduğunu bilseydim farklı giyinirdim.” Hâlâ anlamadıklarını görünce “eee okul kıyafetiyle safari yapılmaz ya”

Cesaretlenen ilk gelen çocuk “benim adım Timuçin” dedi, gülümseyerek. Bir diğeri “benim adımda Napolili Leon, ama siz kısaca Leon dersiniz” dedi. Havaya giren üçüncü çocuk uzun saçlarını elleriyle düzeltti “Benim adım henüz konulmadı ama babamın adını mutlaka duymuşsunuzdur, Bleda” Anlayıp anlamadıklarını kontrol etmek için yüzlerine baktı,

“Tamam duymadığınız belli, o zaman sizler uzaklardan geldiniz. Büyüyünce benim adımı herkes duyacak” Daha cılız gözüken dördüncü çocukta “Ben de Filip’in oğlu Aleksim” dedi. Son gelen çocuk diğerlerine bakarak “bende Mürebbiye Sarah’ın oğluyum.”

“Mürebbiye nedir?” dedi Aleks merakla. “Öğretmen gibi bir şey” “Benim babam kraldır ama benimde bir öğretmenim var” O ara hafif bir ses duydular, yukarıdan gökyüzünden geliyordu. Başlarını kaldırdıklarında içlerine bir korku doldu. Gökyüzünden beyazlar içerisinde bir varlık iniyordu. Her biri birkaç adım geri çekildi ve içlerinden bazıları diz çöktü bazıları yere kapandı. Yürekleri yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.

“Lütfen kalkın” dedi ince ve hoş sesiyle. “Size bir kötülük yapmayacağım” İlk cesaret eden Aleks olmuştu.

“Siz bir Tanrı mısınız?” dediğinde gelen Varlık

“Hayır” dedi ama beni onların elçisi olarak görebilirsiniz” Gülümseyerek ayağa kalkan çocukların yüzlerine baktı. “Benim adım Gabriel, sizlere yardımcı olmak için gönderildim. Kısa bir işiniz olacak. Ondan sonra geldiğiniz bu yerden geriye, ait olduğunuz yere dönmek için gereken bilgileri vereceğim” dedi” O kadar duru konuşuyordu ki beş delikanlı da ne olduğunu veya ne olması gerektiğini anlamıştı. İstediği etkiyi yaratan yabancı sözlerine devam etti. “Şurada”, ince uzun parmakları ulu bir ağacın dibini gösteriyordu “aletler var, gidin istediğinizi seçin, alın. Ormandan yakalayabildiğiniz en büyük avı getirin” dedi. Tom, arkadaşlarının yüzüne baktı, “size safari olacak demiştim” dediğinde Aleks “safari nedir” dedi. Araya Beyazlı giysiler içerisindeki Gabriel girmeseydi konuşma uzayıp gidecekti.

“Safari, bir tür avdır” arkasından sözlerine devam etti. “Yardımlaşabilirsiniz, birbirinize destek olabilirsiniz. Ama bir tek kazanan olacaktır O’da en büyük avı getiren.”

Çocuklarda en son gelen sözlere itiraz etti “Bu bir av, bir yarış. Kazanmak için birbirimizi elemeliyiz.” Gabriel, araya girmek zorunda kaldı, “Hadi gidin malzemelerinizi alın.” Beş çocuk gösterilen yöne koşunca beşi el ele verse gövdesini saramayacakları kalınlıktaki bir ağacın dibinde yere serilmiş geniş örtünün üzerine sıralanmış eşyaları gördüler. Serçe parmaklarından daha kalın olmayan bir kangal ip ve çeliği bir karış uzunluğunda bir bıçak vardı sadece.

“Her birinize birer tane, avınızı canlı getirebilmeniz için ip, mecbur kalırsanız bıçak.” Konuşan Gabriel’di. Çocuklar birbirlerine baktılar sonra kendilerine komut veren ve beyazlar içerisindeki varlığa baktılar. “Tanrı değilseniz bir melek olmalısınız” dedi Leon. Beyaz giysili Varlık, sözlere gülümsedi, arkasını döndü, az önce orada olmayan bir masa gösterdi. Üzerinde iki bölmeli ve bölmelerden biri kum dolu bir cam alet gösterdi. “Bu kumlar yavaş yavaş aşağıya akıyorlar. Yukarıdaki kumlar bittiğinde av vakti de bitecek” Çocuklar gene bir şey anlamamışlardı. Thomas, bir adım öne çıktı ve masaya doğru yürüdü. Kısa bir süre kumların akışını izledikten sonra “Yaklaşık bir saatimiz var” dedi.

Olayları izleyecek kadar yakın, göze gözükmeyecek kadar uzak bir yerde bir gurup iddia sever, geniş bir camın arkasından olanları izliyordu. İçlerinden biri, “Bu uzun yüzlü çocuk beni tedirgin etti, bazı şeyleri biliyor olmalı” dedi. Konuşanlar içbükey dev ekranı olan bir salonda lüks koltuklarında oturan kelli felli adamlardı. Kiminin ağzında puro, kiminin elinde kadeh vardı. Şüpheci olan yerinden kalktı ekrana yaklaşıp kimi kastettiğini elindeki ışın demetiyle gösterdi. Mor ışık, diğerlerinden daha irice duran beyaz tenli çocuğu gösteriyordu.

“İşte bu çocuk” dedi. Ortada dolanan adam “Thomas” dedi. Diğerleri kafa salladı onaylarcasına. “Biraz sinsi birine benziyor”

“Bu çocukların iyi bir geleceği ve liderlik kariyeri olduğunu biliyorsunuz. Onları tanımak ve diğerleriyle kıyaslamak sizin bilgi dağarcığınızın ne kadar zengin olduğuyla ilgili bir durumdur. Yine de sistem mühendislerimizin verdiği zaman, yer koordinatlarına odaklanıyor. Bazen ufak tefek sapmalar olsa da zaman kapısının iyi çalıştığını biliyorsunuz.” Geride biraz daha yüksekçe bir yerde oturan başka biri araya girdi.

“Bu bir şeyi değiştirmez, siz para kazanmaya geldiniz, bu birazda şansınızla ilgili. Favorinizi seçin ve ne kadar para koyacağınızı belirtin. Eğer torpil olabilir diye kuşkunuz varsa seçiminiz o çocuk olsun” Dedi. Adamın sesi otoriter ve güven vericiydi. Bazı mırıldanmalar devam etse de çoğunluk kabullenmişti yeni durumu. Ortalarda dolanıp bahsi idare eden kişi, patronu Bay Russell’in araya girmesinden memnundu. İş bittikten sonra iyi bir fırça yiyeceği kesindi.

Adamlar ellerindeki cihazlara dokundular. Ekranın sağındaki beş isim sırası ve yanındaki rakamlar yer değiştiriyor çocukların adları kendilerine oynanan miktarlara göre üste çıkıyor veya birkaç basamak aşağıya iniyordu. Bir süre devam eden bu durum zamanla netleşti ve sabitlendi. En üstte Timuçin adı vardı. Altında Aleks, üçüncülükte uzun saçlı Bleda oğlu, onunda altında Thomas ismi vardı. En alttaysa Napolili Leon okunuyordu. Ortada dolanan görevli “Evet, başka iddiaya girmek veya ortaya koyduğu bahsi arttırmak isteyen var mı?” diye sordu. Bekledi, itiraz gelmedi. Aynı soruyu aralıklarla iki defa daha tekrarladı. Ses çıkmayınca sahaya işareti verdi.

Beyazlar içerisindeki Gabriel, çocukların yüzlerine teker teker baktı. Masaya yöneldi kocaman kum saatini çevirdi ve “süre başladı” dedi. Çocuklar ileriye ormanın içerisine fırladılar. Gabriel, artlarından bağırdı, “son kum tanesi düşmeden burada olun.”

Çekik gözleri açıkça belli olan Timuçin ile saçları bukle bukle alnına düşen Aleks ilk ileri fırlayanlardı. Bu konular konuşulurken nasıl bir yol izleyeceğini düşünmüş olmalıydılar. Önce tam karşısındaki yüksek ağacı hedeflediler. Biri o ağacın sağında diğeri solundan daldılar ağaçların arasına. Yol aldıkları yerde ağaçlar o kadar sıktı ki zaman zaman eğilmek zorunda kalıyorlardı. Timuçin, saçları uzun Bleda oğlunu düşünerek bıyık altından gülümsedi.

Bleda oğlu, ormanın sağını seçmişti kendisine yer olarak. Orada ağaçlar biraz daha yüksekti ve yayvan değildi. Bu altlarında rahat koşabilirim düşüncesi oluşturmuştu kendisinde Elindeki ipi boynuna asmış bıçağını da kemerine takmıştı. Böylece elleri boş kalıyor hızlı koşabiliyordu. Leon bir süre durdu düşündü. Ne yana gitmesi gerektiği konusunda bir karara varamamıştı. Ormanın sınırına yürüdü. Toprağı inceledi, ayak izleri var mı yok mu araştırdı. Biraz ileri biraz geri giderek bazen durup çömelerek toprağa baktı. Sonrasında iz olduğunu düşündüğü birkaç işareti izledi ve orta sayılabilecek bir yerden ormanın içine daldı. Son kalan bej rengi pantolonlu çocuk ise sanki olanların hiç farkında değilmiş gibi koşmadan ama hızlı adımlarla Leon’un peşinden gitti. Gitmeden önce beyaz elbisesiyle olanları izleyen Gabriel’e yaklaşarak, “ben şehir çocuğuyum avı, avlanmayı bilmem. O nedenle en iyi avcı olduğunu düşündüğüm Leon’un ardından gidiyorum” dedi.

Yukarıda bir yerlerde olanları izleyen adamlar bu cümleyi bire bir duymuşlardı. Bu çocuğu akıllı olarak mı yoksa aptal olarak mı niteleyeceklerini bilemediler. Yine de kum saatindeki kumlar dökülmeye devam ediyordu. O arada güzel kızlar mini etekleri ve dekolte bluzlarıyla ve ellerinde tepsilerle girdiler. Kadehlerdeki çeşitli içkileri bahisçilere sunuyorlardı. Adamlar birbirlerine kaba şakalar yaparlarken bile gözleri ekrandaydı. Kızlara takıldılar, kadehler boşaldı, boşalan tepsilerin yerine yenileri geldi. Yaklaşık bir saat böyle akıp gitti. “keşke ağaçların arasında da kameralar olsaydı” dedi biri. Bir diğeri cevap olarak

“O zaman işin heyecanı kalmazdı” dedi. Konuşulanları duyan patron, “üzerinde çalışıyoruz ama bu tür bahislerin yasak olduğunu biliyorsunuz değil mi?” dedi. “Bu nedenle yerimizi sürekli değiştirmek zorunda kalıyoruz” diye sözlerini tamamladı. Haklıydı normalde spor karşılaşmalarındaki bahislerde hiçbir engel yoktu ama zaman gerisinden getirilecek yarışmacılar üzerinde oynamak ağır ceza gerektiren bir suçtu. Şişman uzun sakallı bahisçilerden biri bağırdı “Bakın bakın ilk çocuk ağaçların arasından çıkıyor” Bütün dikkatler ekrana yöneldi.

Uzun boylu Gabriel, ilk gelenin Timuçin olduğunu anladı. Elinde sürükleyerek getirdiği ölü bir yaban domuzu yavrusu vardı. Geriye masanın üzerindeki kum saatine baktı. Eğer tecrübeleri yanıltmıyorsa beş dakika kalmıştı. O yaklaşırken arkadan başka bir çocuk göründü kucağında kürklü bir hayvan vardı. Getirdiği belki bir tavşan belki de bir tilki olabilirdi. Kaybettiğinin farkında olmalıydı ki adımları gevşekti. Biraz daha yaklaşınca gelenin Napoli’li Leon olduğu belli olmuştu. Üçüncü gelen uzun saçlarıyla Bleda Oğlu’ydu ve omzuna attığı kocaman bir ceylanla zor yürüyordu. Adımlarını zorlukla atsa da avının görkemi nedeniyle duyduğu gurur gözlerinden okunuyordu. ‘Bu defa gelenler yaşlarına rağmen işlerinin ustası’ diye aklından geçirdi. Birinde koca bir yaban domuzu, diğerinde zor taşıdığı ceylan vardı. Leon biraz zayıf kalmıştı. Gözleriyle ormanın içini görmeye çalıştığında garip bir böğürtü duydu. Bildiği hayvanların sesine benzemiyordu. Birden ağaçların sallandığını gördü. Birkaç saniye sonrasında kocaman bir hayvan üzerine yatmış sürücüsüyle ağaçların arasından fırladı. Koşarak geldi ve diğerlerinin de önüne geçerek Gabriel’in önünde durdu. Gabriel de diğerleri de şaşkındı. Bir fil bulmak onun sırtına atlamak ve onu yöneterek buraya getirmek her babayiğidin harcı değildi.

“Ey melek söyle bakalım, kendi ayakları üzerinde getirdiğim bu hayvan bir av sayılır mı yoksa getirilen av cansız mı olmalı” dediğinde elinde kendisine verilen bıçak vardı filin ensesine doğrultulmuştu. Geriye döndü baktı son kum taneleri kalmıştı üst bölmede. “Kabul edildi” dedi. Uzakta ormanın girişinde göründü çocuk. Koşarak yanlarına yaklaştı. Elinde avucunun içine sığacak kadar küçük bir cihaz vardı. Cihazdan çıkan ince bir ışık yukarıya gökyüzüne dümdüz ilerliyordu. Kafasını yukarıya kaldırarak “Ben Thomas Edward, şimdi tam zamanı” diye bağırdı. Daha kelimeler bitmemişti ki yukarıdan birkaç siyahlı adam inmeye başladı. Gabriel, panikledi, ne yapması gerektiğini bilemedi ve rastgele bir yöne kaçmaya çalışırken önüne yukarıdan gelen biri çıktı. Kaçmaya çalışan Gabriel’i durdurdu. Çocuklar ne olduğunu anlamamıştı, ama yukarıda, onların bahisçilerin locasında daha büyük hareketlenme oluyordu.

Az öncesine kadar keyifle avı izleyenler neler olduğunu anlamadan kapı açıldı ve içeri siyah takım elbiseli bir gurup adam girdi. “Kimse bir yere ayrılmasın” dedi başlarındaki uzun boylu adam. “Burada yasa dışı bahis oynandığı haberini aldık” dediğinde gözleri ekrandaki donmuş görüntüdeydi. İçeridekilerin biri elindeki kristal kadehi yere fırlattı küfür ederek. Bir başkası yanındaki arkadaşına “iyi bir para cezası yiyeceğiz ama değdi doğrusu” dedi. Arkadaşıysa “En büyük avı Aleks getirdi, o zaman ben kazandım” diye sevinç içerisindeydi. Müdür Russell, “endişe etmenize gerek yok, avukatlarımız sizlerle ilgilenecektir” dedi. Öne çıkan ajanların şefi “Önce sen kendini kurtar” dedi ve ardından müdüre haklarını saymaya başladı. “Müdür Russell, Zaman makinesini kötü amaçlar için kullanmak ve yasa dışı bahis oynatmak suçlarından tutuklusunuz. Konuşmama hakkına…”

Ormanın kenarında da bir gurup ajan vardı. İçlerinden biri çocukların yanına yaklaştı. “Çocuklar sizlere kocaman özür borçluyuz. Sizleri rahatsız ettik. Ama üzülmeyin tekrar ait olduğunuz yerlere gönderileceksiniz, sizler hiçbir şey hatırlamayacaksınız. En kuvvetli hafızası olanlar bile bir rüya gördüğünü düşünecek” dedi. Sarışın çocuğa dönerek “bize çok yardımın oldu Thomas Edward, teşekkür ederiz” dedi. “Buraya gelmeden önce sana yaptığımız teklifi kabul etmekle bize çok yardımın oldu” dedi. Ardından çocuklar sırayla kapıdan içeri girmeye başladılar.

Çocuk obasına döndüğünde kendisini annesi Höelin karşıladı. “Neredeydin seni merak etmeye başlamıştım” dedi. Annesinin elini tutan Timuçin, eliyle bozkırı göstererek “şurada uyuya kalmışım” dedi. Birkaç adım sonra “hatta rüya bile gördüm” dedi. Annesi çocuğunun yüzüne gülümseyerek “Hayır olsun, anlat bakalım” dediğinde “Rüyamda yolumun üzerinde bir kapı gördüydüm. Kapıdan geçince ulu ağaçları olan bir ormana çıktım…”

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.