Öykü

Kurtuluş Çiftliği

Koray artık tükenmişti. Dünyada insanların veya insanı andıran son mahlukların kaldığı son çiftliğin arazisi ele geçirilmiş, evin arka kapısı da kırılmak üzereydi. “Demek buraya kadar.” diye düşündü. Kapının da kapıyı tutan omzunda gücü tükenirken bir an Selin’in korkuyla dolu yeşil gözlerine baktı. Zihni kaçma refleksi ile olayların başladığı güne döndü.

Lanetli gün, sinsi bir düşmanın saldırı hazırlığı gibi kendini hiç belli etmeden gayet güzel başlamıştı. Olabilecek en iyi saatte uyanmış, gece ne az ne de çok uyumuş, demlediği kahvede çekirdek-su-süt oranını ideal şekilde ayarlamış, en uygun kıyafetle en doğru saatte evden çıkmıştı ki Koray doğru olması gereken yer-zaman-malzeme formülünü asla bir araya getirememiş bir adamdı. Tek yakın arkadaşıyla Ozan’la buluşacaktı. Arkadaştan öte hayatındaki tek insan Ozan sayılabilirdi. Çünkü insanın ailesiyle, iş arkadaşıyla, tesadüf ettiği kişilerle üstüne düşen roller ve statüler icabı kurduğu ilişki tamamen yapaydı. İnsan, ruhunu kimin karşısında soyuyorsa yakını o olabilirdi ancak. Ozan, Koray’ın karşısında ruhunu soyarken utanmadığı ve zarar görmeyeceğine inandığı tek insandı.

Birbirlerine karşı hiç utanmadılar ve birbirlerinden korkmadılar. Çünkü doğdukları andan beri ortak düşmanları kendi türdaşlarının ta kendisiydi. Koray ve Ozan bu dünyada yaşayamayacak kadar nazik, ince ve merhametli kişilerdi. İnsanlar ise bu ikisini yaşatmayacak kadar kaba, hoyrat ve acımasız. Ömürleri boyunca aldıkları küçük yenilgiler birer tuğla gibi devasa travmaları inşa etmişti ki ilk tanıştıkları an da temellerindeki ortak bir tuğladan ibaretti. Anasınıfında müdürün oğlu Koray’ın elindeki oyuncağı kıskanıp onu dövdüğünde Ozan yetişmiş, öğretmenleri araya girerek ikisini birden cezalandırmıştı. Kimse onların yanında olmadı. Çocuk da olsa insanlar yapılması gerekeni bilirdi. Ve insanlar kaybedenleri sevmezdi. Tanışmalarından yarım saat sonra aldıkları ceza sırasında Ozan ağlarken Koray onu teselli etti. Ömürleri de hep böyle devam etti. Koray intikam planları yaptığında Ozan kaçtı. Koray bağırdığında Ozan sustu. Koray alternatif dünyayı düşlediğinde Ozan karanlıkta kaybolmak istedi. Koray’ın isyanı boğazında düğümlendi. Ozan’ın ses telleri sanki anne karnındayken alınmış gibiydi.

Hayatın sürüklediği her yerde hep beraberdiler. Hep yakın arkadaş olup görüşmeyi, bir şeyler paylaşmayı hiç bırakmadılar. Büyüdükçe ilişkileri daha da perçinlendi. Anaokulunda temellerine yerleşen ilk tuğla yenileri karşısında epey masumdu artık. İkisi de insanlardan düpedüz nefret ediyor, kendilerini tehlikeyle kuşatılmış bir çiftlikte hissediyordu. Fiziken gerçek bir çiftlik olsa belki hayat daha kolay olurdu. Ancak çiftlik zihinlerinin içindeydi. Sokakta, barda, okulda attıkları adımın hangisi yalnızlık çiftliğine hangisi insan ormanına denk geliyor bilemezlerdi. Attıkları adımların ürkekliğiyle büyüdüler. Adımlar, Korayı sinirden kıpkırmızı geçiriyor, Ozanı ölü gibi soluklaştırıyordu.

Koray1 saat bekleyince önündeki “Tehlikeli Oyunlar”ı sinirle kapattı. Ozan her zamanki korkaklığı ile inine saklanmıştı kesin. Daha evvel de dışarı çıkamayıp Koray’ı ektiği olmuştu. İçinde kabaran öfkeyle kalkıp arabasına yöneldi. Ne de olsa Ozan’ın ev anahtarı elindeydi. Ne kadar saklanırsa saklansın yalnız Koray’dan kaçamazdı. Koltuğa oturup kontağa davrandığı an hayattaki tek yakınına sinirlenmenin yanlışlığına hükmetti. İnsanın kendini yakaladığı nadir anlarda olduğu gibi gülümsedi. Oğuz Atay büyük yalnızlığını anladığı için okuduğunda rahatlıyor, öte yandan yalnızlığı net bir şekilde ifade edip gerçekliğini ispatladığı için de Koray’ı sinirlendiriyordu. İnsanlara duyduğu öfke, zaten dengesiz olan ruh halini iyice bozuyordu. Koray yine de acı çekmekten zevk alan keşişler gibi Oğuz Atay’dan vazgeçemiyordu.

Kapıyı çaldı. Ses yok.

“Lan oğlum yapma bak. Bu kadar mı korkuyorsun?”

Biraz bekledikten sonra elindeki anahtarları salladı. Apartman boşluğunda yankılanan şıngırtılar eşliğinde:

“Elimde anahtar olduğunu biliyorsun. Eğer kilidi değiştirecek kadar korkaksan kapıyı kıracağımı da tahmin edersin. Az sonra giriyorum.”

Koray kapıyı araladığında olağandışı bir şey görünmüyordu. Odaları dolaşırken hayatında ilk kez öfkelenmeden korktuğunu hissetti. Onun için korku, kızgınlıkla ortaya çıkıp cinayet işleyen ikiz kardeşlerdi. Ozan evde değilse, yanına da gelmediyse neredeydi? Bir anda banyonun yarı aralık kapısını fark etti. İçeri girdi. Attığı çığlığın ortasında bilincini yitirdi. Dünya bir anda karardı.

Uyandığında banyonun tepesindeki enerji ampulü beyazlığı ile zihnini kamaştırdı. Kötü bir kâbus görmüş olabileceğini düşünerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açtığında karşılaşacağı resmin sarhoşken Ozan’ın banyosunda kustuktan sonra kir pas içinde geçirdiği bir baygınlık olması adına evrenin en büyük ressamına dua etti. Ani gelen bir güçle gözlerini açıp kafasını kaldırdığında Ozan’ın küvette yan yatmış ölü gözleriyle göz göze geldi ve daha çığlık bile atamadan yaratıklardan ilkini gördü.

Ozan’a ara sıra yemek veren Süheyla teyze, gözleri yuvalarından fırlamış, teni morarmış her tarafı kan içinde ona bakıyordu. Yaratık tiz bir çığlık çıkarıp parmağını ona doğrultunca Koray durumu anladı. İşte filmlerdeki o an. Salgın. Zaten onun gözünde insan olmayan insanları insanlıktan çıkaran, durdurulamayacak ve hayatın sonunu getiren büyük zombi istilası. Koray kendisinin de beklemediği bir refleksle kalkıp yaratığı duvara çarparak kaçtı. Apartmandan çıktığında gördüğü manzara ile duruma emin olmuştu. Karşılaştığı tüm insanlar aynı haldeydi. Çürümüş, kan revan içinde, ağır ağır ona doğru ilerliyorlar.

Arabasına atlayıp çılgınca sürdüğü anları hatırlamıyordu. Kendine geldiğinde “Tekirdağ 40 KM” tabelasını gördü ve aniden gülümsedi. Demek bilinci sakatlansa da olağanüstü hallerde derin devlet gibi duruma el koyan 80ler tipi güneş gözlüklü, sarkık bıyıklı ve otoriter bilinçaltı devreye girmişti. Arabayı farkında olmadan Tekirdağ’da orman içinde insansız ve güvenli bir yere, dedesinin terkedilmiş çiftliğine sürüyordu.

Kendine geldiği andan itibaren plan yapmaya başlamıştı bile. Doğduğu kumsala geri dönüp yavrulayan carettalar gibi o da doğduğu çiftlik evine dönüyordu. Daha doğrusu dönmüyordu. Hayatta kalma içgüdüsü onu sürüklüyordu. Çiftliği güvenlik altına alacak, geride kalanları aramaya çıkacak, orada yeni bir hayat kuracaktı. Hayatındaki tek gerçek şey olan Ozan’ı kaybedince intiharı defalarca düşünen Koray’a hayatta kalma içgüdüsü hakim olmuştu. Beceremese bile postu pahalıya satacaktı. Zaten geçen yıllarda insan düşmanlığı konusunda uzman olmuştu. Sonunda bastırdığı ve biraz da Ozan’ın törpülediği şiddeti, istediği gibi ortaya çıkarabilecekti. İçinde yepyeni bir güç hissederek gaz pedalına iyice bastı.

Yolun ortasına atlayan kadını fark edip arabayı zar zor durdurdu. Dehşet ve korku ifadesi dışında yüzü normal görünüyordu. Kadının henüz enfekte olmadığını anlayarak arabadan inip güvenli bir mesafeden ona baktı.

“Neler oluyor? Kendi annem bana saldırarak kovdu. Herkes kafayı yemiş gibi saldırıyor. Bir şeyden haberin var mı?”

Gri parlak saçları, çok güzel gözleri ve kadife bir sesi vardı. Koray olağan nefretini bu kadına karşı hissetmediğini fark edince onu yanına almaya karar verdi.

“Bilmiyorum. İstanbul’da da herkes çıldırmış durumda. Benim de arkadaşımı öldürdüler. Buraya kaçtım. İstersen gel. Güvenli bir yer biliyorum.”

Selin yol boyunca çok az konuştu. Gözleri hâlâ korkuyla baksa da rahatlamış şekilde oturuyordu. Koray Selin’in olayların şokunu henüz atlatamadığını ama korkunç durum karşısında yalnızlıktan kurtulduğu için bir parça rahatladığını düşünerek üstelemedi. Çiftliğin kapısına vardıklarında akşam olmak üzereydi. Kapının hemen yanında yerde yatan bir gölge görünce Koray Selin’i arkasına alarak yaklaştı. Uzun, zayıf yemyeşil giyinmiş bir adam baygın yatıyordu. Koray uyanırsa saldıracağını düşünerek kendini savunabilecek bir şey aramaya başlamıştı ki burnuna muhteşem bir koku geldi. Adama yaklaştığında kokunun ondan geldiğini fark ederek hâlâ sağlıklı olduğunu anladı. Uyanıp gözlerini kırpıştırdığında hiç konuşmadı. Koray insan olamayacak kadar hafif olan adamı sırtında taşıyarak çiftliğin içine aldı.

“Madem hiç konuşmak istemiyorsun sorun değil. Senin adın Mensur olsun. Osmanlı Türkçesinde güzel kokan demek. Bir divan şiirinde görmüştüm” diyerek onu rahat bir yere uzanır vaziyette bıraktı. İnsanlardan nefret eden Koray için istilanın ilk gününde iki yeni insan. Neyse ki Selin de Mensur da onu hiç rahatsız etmiyordu. “Belki de istila başladığı için insanlar gözümde kıymetlenmeye başladı” diye düşündü. Veya artık Ozan hayatında olmadığı için yeni arkadaşlar buluyordu. Zararı yok. Burada insanların tüm kötülüklerinden uzak beraberce bir hayat sürebilirlerdi. Ve üç kafadarın çiftlik hayatı böylece başladı. Mensur hiç konuşmuyordu. Sadece güzel kokup sakin sakin etrafa bakıyordu. Selin ara sıra konuşuyor, ağzını her açışında Koray’ı büyülüyordu. Saçlarının parlak rengi, bakışları ve sesi onu rahatlatıyordu. Selin ve Mensur tam ona göre iki yoldaş olacaktı.

Koray silaha ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bugüne kadar insanlara karşı yalnızlığı ve hayalleri dışında kendini koruyabileceği bir silahı olmamıştı. Ama artık gerçek silah lazımdı. Kaldı ki yalnız da değildi. Selin ve Mensur’un güvenliği de ona bağlıydı. Bir gece arabayla silah aramaya çıkmak için planlar yaparken Selin ufak çıtırtılar duyduğunu söyleyerek ayağa kalktı. Koray eline kaptığı bir odunla yavaş yavaş bahçeye çıkmıştı ki duvarın üstünde ufak tefek bir şey çiftliğin içine pat diye düşüverdi. Koray koşup tam sopayı havaya kaldırmışken dünyanın en ürkek bakışlarıyla karşılaştı.

“Dur vurma lütfen. Yaralıyım”

Salim, ufak tefek, etrafındaki en küçük hareketi bile hisseden ve bu hareketlerin tamamından ürken bir adamdı. Ailesiyle birlikte ormanda dolaşırken saldırıya uğradıklarını, onlardan nasıl ayrıldığını, nasıl yaralandığını ve buraya kadar nasıl geldiğini hatırlamadığını söyleyerek ekibe katıldı. Eve baktığında “Harika” diye düşündü Koray. Güzel bakan ve yanında gezmekten başka bir şey yapmayan bir kadın. Güzel kokan ama hiç konuşmadığı gibi yerinden kıpırdamayan bir adam. Kendi gölgesinden bile ürken yaralı ufak tefek başka bir adam. İzlediği hiçbir apokaliptik filmde böyle işe yaramaz bir ekip görmemişti. Ama yine de mutluydu. İnsanlardan nefret eden ve hayatta sevdiği tek insanı yeni kaybetmiş biri için ideal mürettebat ancak bu sessiz ekipten oluşabilirdi.

Koray uzun geceler boyunca planlar yaptı. Bir yandan da yeni arkadaşlarına yaşadıklarını anlattı. Galiba gelecek günlerin hayali ile geçmiş günlerin hatırası aynı gece ve sıra sıra anlatılırdı. Böyle tanışma anlarında şimdiki zaman insanlar için basit bir köprüden, tanışma platformundan öte bir şey değildi. Çiftlikte olma fikri Koray’ı gittikçe rahatlatıyordu. Zombilerden uzaktı. Kendi arazisi, çitleri ve barınakları vardı. Salgının hayvanları etkileyip etkilemediği henüz belli olmamakla beraber sağlıklı kalmış hayvan bulacağına ufak tefek de tarım yapacağına emindi. Zaten yeni arkadaşları da hiç yük olmuyordu. Selin’le Salim çok az yiyor, Mensur sadece bakışlarıyla su istiyordu. Koray ilk günler başlarına bir şey geleceğinden zayıf düşeceklerinden korksa da zaman geçtikçe “Metabolizmaları böyle demek.” diye duruma alıştı.

Kapı, kırılmadan önceki son zorlanışında diğerlerinden farklı bir ses çıkardı. Koray bir anda kendine geldi. İnsan kırılmadan önceki son vuruş sesini daha önce hiç duymamış olsa da tanırdı. Önünde birkaç saniye daha kalmıştı. İşte o kadar. Daha hazırlık bile yapamadan planları uygulamaya başlayamadan destansı bir son savunma veremeden çiftlik basılmıştı. Hayatı boyunca para, kariyer, hırs, güç için oradan oraya bomboş seller gibi sürüklenip Koray’a denk geldikçe ruhunu emen insanlar bu sefer kötücül doğalarının son noktasına zombiliğe dönmüş, Koray’ı da aralarına katmak ve henüz tanıyamadığı yeni dostlarını ondan almak için saldırıyorlardı. Ne acı dedi Koray iş işten geçmişken. Muhteşem bir plan yapıp uygulayamamak. İsyan edip eline silah alamadan bastırılmak. Savaşamadan kaybetmek. Ve kapı kırıldı.

 

“Sayın Profesör Merhaba,

Telefonda kısaca söz ettiğim hasta Koray S. 29 yaşında. Daha evvel şizofreni teşhisi konulmuş. Çocukluğundan beri çeşitli ilaç ve terapi tedavileri görmüş. Toplum içinde yaşayabilecek seviyeye gelse de tedavi tam olarak gerçekleşememiş. Anaokulundan yakın arkadaşı dışında hiç dostu yok. Ailesine karşı da tamamen kapalı. Arkadaşı Ozan A. Koray’ın ailesinin bahsettiğine göre o da kronik depresyon hastası. Koray’ın eski gözlem notlarında en büyük düşmanlığının insanlara karşı olduğu görülüyor. Sürekli insanların acımasızlığından, kırıcılığından ve kötülüğünden bahsedip bundan kurtulmak için birbiriyle tutarsız alternatif planlar yapmış. Bir hafta dedesinin çiftliğine kaçıp yalnız yaşama planı anlatırken bir diğer hafta toplumu değiştirmek için iktidara geleceğini, dedesinin çiftliğinde darbe hazırlığı yapacağını söylemiş. Terapilerde anlattığı bütün planlarında dedesinin çiftliği merkezde. Sebebini henüz çözemedik. Çocukluğunda sadece orada huzurlu anlar hissettiğini değerlendiriyorum.

Hasta buraya getirilmeden 4 gün evvel Ozan A. intihar etmiş. Cesedi bulan Koray. Açık kapıdan gelen yaşlı bir komşu Koray’ı banyoda yatarken Ozan’ı da küvette bulmuş. Koray saldırıp kaçmış. Polis soruşturmasında cinayetten şüphe edilse de otopside bir emare bulunamadı. Ayrıca kameralardan anlaşıldığına göre Koray’ın apartmana gelişi otopsi raporunda tespit edilen ölüm anından 3-4 saat sonra. Anlaşılan Koray Ozan’ı o halde görünce şok geçirerek bayıldı. Ailesinin kayıp başvurusu üzerine polis onu dedesinin harap çiftlik evinde bulmuş. Polisleri, aile bireylerini ve doktorların tamamını “zombi” olarak görüyor. Yaklaşılınca kendini savunmaya çalışıyor. Söylenenlerin hiçbirine reaksiyon vermiyor. Çiftlik evine girildiğinde “Selin, Salim kaçın!” diye bağırarak bir kedi ve ayağı yaralı bir güvercini kucağında kaçırmaya çalışmış. Saksı içinde bir fesleğene “Mensur şimdi değilse ne zaman? Ayağa kalk.” diye kızmış. Kediyi, güvercini ve fesleğeni enfekte olmamış insan sanrısıyla kabul ediyor. Hollywood filmlerinin psikiyatrik vakalara etkisi üzerine mükemmel bir çalışma olabilir. Ama konumuz bu değil. Şimdilik sadece uyutmaktan başka bir çözüm bulamıyoruz. Zihni herkesi zombi olarak kabul ettiği için terapi imkansız. Beyni bilinen ilaçların hiçbirine cevap vermiyor. Denemek için bir muhabbet kuşunu kapısının karşısına bıraktık. Ona hemen isim vererek zombilerin kendisini de hapsettiğini beraber kaçabileceklerini anlatarak planlar yapmaya başladı. Özetle zihin hayvan veya bitkileri normal insan, insanları ise zombi olarak kabul ediyor.

Profesör çıkmaz bir sokaktayız. Ve duvara merdiven dayayabilecek tek kişi sizsiniz. Acilen yorumlarınızı bekliyorum.

Dr. Hakan Y.”