Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Örneklem

Varavis nüfusunun yüz milyonda biri iyi bir örneklemdir.” demişti Başkan Abanel, yardımcısına. Varavis, Venüslülerin Dünya’ya kendi dillerinde taktığı isimdi. “Katı, somut” manasına gelirdi. Abanel bu cümleyi ağzını açarak söylememişti, çünkü açabileceği bir ağzı yoktu. Dili ve dişleri yoktu. Konuşmak onlar için bedenlerindeki bazı kimyasal bileşimleri değiştirmekten ibaretti. Venüslülerin vücudu su birikintisi yahut cıva gibiydi. Tamamen sıvıdan oluşuyordu.

Tarihlerinin en masraflı deneyini tertiplemelerinin sebebi buydu. Eğer komşu gezegenin en gelişmiş canlısının beynine sızarak bedenini kullanmayı başarırlarsa büyük bir atılım yapacaklardı. Ses çıkarabilecekler, yürüyebilecekler, alet kullanabileceklerdi. Şu an pek hantallardı. İnsanlardan oluşan bir ekibin bir yılda inşa edebileceği şu uzay gemisini onlarca nesil Venüslü, kendilerine verdikleri adla Omayris, yüzlerce yılda Venüs toprağını eriterek tamamlamıştı.

“Bütün insanlığın bir timsali burada.” dedi başkan. Heyecanı vücudunun tuzluluk oranını artırmıştı.

Bir çocuğun yanından geçtiler. Yerdeki çocuk dizini karnına çekerken sıktığı dişlerinin arasından acıyla inliyordu. “Anne!” diye haykırıyordu, canı sağ bacağındaki atar damarda. Kan yolundan geçen sıvı varlık, asit dökülmüşçesine azap veriyordu.

Uzay gemisinde tıpkı onun gibi çocuklar, yetişkinler, yaşlılar vardı. Metal zeminde yatan bütün insanlar kendi dilleriyle birbirlerine sesleniyorlar, kendi dinlerinde dua ediyorlar, acılarını ifade ediyorlardı. Gri duvarlarla çevrili, suni beyaz ışığın aydınlattığı kapalı alanda on bini aşkın insan yatıyordu: yeryüzündeki her ülkeden yetmiş dokuzar kişi. İnsan safarisinin başarılı neticesi.

Başkan ve yardımcısı beraberce aşağıya aktılar. Esirlerin toplandığı geniş alana doğru hareket ettiler. Bunun için gitmek istedikleri yöne doğru “yalancı ayak” denilebilecek uzantılar çıkarıyorlardı. Yalnız yokuş aşağı ilerlerken yalancı ayaklara gerek yoktu, yerçekimi kâfi geliyordu.

İnsanların acıyla bağırmasının sebebi her birinin damarlarında birer görevli Omayris’in gezinmesiydi. Henüz asıl iş başlamamıştı. Bu görevliler insanların kaçmasını engellemek için oradaydılar. Asitli bileşikleri sinir uçlarını uyarıyor, acı hissini ortaya çıkarıyordu.

Deney sırasında ise şikâyetler kesilecekti. Çünkü insan beyninde acı almacı yoktu. Sıvı varlıklar doğrudan beyne akacak, farklı bölgeleri eritecek ve sonucu gözlemleyerek hangi beyin bölgesinin hangi fonksiyonu düzenlediğini anlayacaklardı. İnsan denen meçhulü bir parça tanımalarının bedeli, tutsakların canıydı.

Omayris nesilleri Dünya’nın kendileri için zor ve tehlikeli bir gezegen olduğunu biliyordu. Venüs topraklarının sıcaklığı Dünya topraklarından, oradaki hava basıncı da buradakinden kat be kat fazlaydı. Bu durum Omayrislerin Venüs dışında donma ya da buharlaşma ihtimaliyle karşı karşıya olduğu anlamına geliyordu ki bu, aldıkları tüm risklerden yalnızca biriydi. Vücutlarına yolculuktan önce denge sağlayacak sıvılar karıştırmışlardı. Denge sıvılarının doğru bileşimini keşfetmek için yapılan deneylerde bugün buraya toplanan insanlık örnekleminin birkaç katı nüfusu Venüslü can vermişti.

İki gezegen tek Güneş’in etrafında dönerken ve zaman eriyen lavlar gibi akıp giderken, insanlar büyük bir hızla gelişmişti. Venüs’te gemi inşaatının başladığı asırda, yalnızca kulelerin ve ibadethanelerin sivri uçları gökyüzüne değiyordu. İnşaat biterken ise uçaklar ve uydular parlak mavi noktanın etrafında uçuşmaya başlamıştı.

Başkan ve yardımcısı büyük atalarının anıları hakkında eğlenceli bir sohbete dalmışlardı.

“Elli yıl sonra gelseydik kesinkes bizi yakalamışlardı. Neyse ki biz gemimizi Atlantik sularına indirirken top ve tüfekle birbirlerini öldürmekle uğraşıyorlardı.” Abanel yaygın insan dillerini bilir ve bununla övünmek için cümle içinde özel isimler kullanırdı. Omayris olmanın bir avantajı da çok ve hızlı öğrenebilmekti. Öğrenme konusunda onlara üstünlük sağlayan sıvı bedenleri, bilgileri pratik hayatta uygularken engele dönüşüyordu.

“O günlerde ata-atam Avrupa kıtasına doğru yüzen ekipteymiş. Okyanus o kadar soğukmuş ki karaya ulaşamadan bölünmüş. Atam ve atamın kardeşi karlı bir gecede bir balıkçının ağında Lizbon’a çıkmışlar.”

Venüslüler eşeysiz çoğalırlardı, cinsiyetleri yoktu, akrabalık sözcükleri yalnızca derece ifade ediyordu.

Yardımcı, heyecanla “Başkanım, biliyor musunuz?” dedi. “Benim ata-atam da aynı ekipteymiş. Üstelik Komutan Fırçabıyık’ı gözleriyle görmüş.”

“Sana yalan söylemeyi hiç yakıştıramadım Yiza.”

“Gerçekten! Karnımda hissediyorum.”

Bölünerek çoğalan Omayrislerin anıları kimyasal yolla aktarılırdı. Dünyaya yeni gelen bir Venüslü, bütün atalarının hatıralarını hafızasında hazır olarak bulurdu. Bu yüzden “hatırlamak” için “karnında hissetmek” diye bir deyim icat edilmişti.

“Komutan Fırçabıyık diye biri yok Yiza. Onun adı Adolf Hitler.”

Yardımcı bozularak “Aman, neyse ne!” dediğinde Abanel kahkaha attı.

Sohbetin devamında Varavis dünyasından devşirdiği bilgi kırıntılarıyla yardımcısının ilgisini çekmeye devam etti. Yiza’nın en çok kulak kesildiği kısım yaratılış mitleri oldu. Abanel onun bu konuyla ilgilendiğini fark ettiğinde üzerine gidip ayrıntılara indi.

İnsanların fikir birliği halinde olmadığını söyledikten sonra birçok inanç ve efsanenin varlığından bahsetti. “Hangisinden başlayayım?”

“Nasıl istersen. En yaygınından. İnsanların nasıl var olduğunu merak ediyorum.”

“Peki, o halde.” dedi Abanel. “Hiçbir zaman buharlaşmayacağın, vücudunun bileşiminin değişmeyeceği ve acı çekmeyeceğin bir yer… Canın bir yemek çekecek, hop, önünde! Orada sonsuza dek yaşayabileceksin. Hatta bölünsen bile yok olmayacak ve evlatlarını, hatta evlat-evlat-evlatlarını da görebileceksin.” Omayrislerin dilinde “torun” sözcüğü de yoktu. Evladın evladına, “evlat-evlat” denirdi, her bir derece için bir “evlat” eklenir ve böyle giderdi.

Bölünmek hem evlat sahibi olmak, hem de ölmekti. Dolayısıyla bir Omayris ne atasını ne evladını görebilirdi.

Yiza heyecandan neredeyse kaynayacaktı. “Bu mümkün değil! Böyle bir yer olabilir mi?”

“Cennet…” dedi başkan, özlemle. “Oraya cennet deniyor. Yaratıcı büyük gücün, insanların deyişiyle Tanrı’nın, ölümden sonra iyi insanları ödüllendirdiği yer.”

“Peki sonra? Bunun insanların yaratılışıyla ne alakası var?”

“Tanrı ilk insan Âdem’i topraktan yaratıyor.”

“Demek ki bu yüzden vücutları katı. Bizi de sudan yaratmış galiba.” diye yorumladı Yiza. Abanel ise kendini kaptırmıştı, hiç duraksamadan devam etti.

“Âdem’i bahsettiğim cennete yerleştirdi ve ona tek bir kural koydu, yasak ağaçtan meyve yemeyeceksin. Diğer her şey serbestti. Bu arada Âdem yalnızdı ve çok sıkılıyordu.”

Başkan yardımcısı atılarak “O yüzden Âdem bölündü ve bir sürü çocuğu oldu!” dedi.

“Hayır Yiza, insanlar bölünemezler! İnsanlara eş gerekir. Tanrı da Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı. Bir eş… Derken bir gün şeytan gelerek Âdem ve Havva’yı yasak ağaçtan yemeleri için ikna etti. Tanrı da onları cennetten kovarak Dünya’ya sürdü.”

“Şeytan ne demek?”

“İnsanları kandıran kötücül varlık.”

Yiza dalgalandı. Eğer bir yüzü olsaydı, dudak bükmüş olacaktı. “Mantıksız… Ortada tek bir insan olsaydı, şeytan onu kandırabilirdi ama iki insan birbirini uyarır. Demelilerdi ki ‘Bu ağaç bize yasak, gel uzak duralım.”

“Aksine birbirlerini teşvik ettiler. Varavisler ne tuhaf varlıklar, değil mi Yiza’cığım? Meyveyi yedikten sonra çırılçıplak kaldılar. Utançla üstlerini cennet otlarıyla örtmeye çalıştılar.”

Kıyafet, çıplaklık ve utanç… Bir Omayris’in bu konuda fikri olması beklenemezdi. “Gereksiz bir ayrıntı.” demekle yetindi Yiza. “Ayrıca Tanrı’nın o ağacı yasaklama sebebi neymiş? Şeytan ne demiş de kandırmış insanları?”

“Hem söylediğim ayrıntıları gereksiz buluyor hem de yeni ayrıntılar istiyorsun.” dedi Abanel. “Gel, başka bir yaratılış hikâyesi anlatayım sana.”

Deney başlamıştı. İnleyişler kesilmiş, ortalık sessizliğe bürünmüştü. İnsanlar, beyinlerine giren sıvı yaratıkların etkisiyle bilinçsizce kasılıp titriyorlardı. Başkan, meydanı rahatça görebilecekleri uygun bir yere geçtikten sonra konuşmaya başladı.

“İzanagi ve İzanami, sonsuz kaostan gökle yerin ayrışmasından sonra ortaya çıkan çift tanrılardı. Gökyüzüyle cenneti bağlayan, boşlukta süzülen köprünün üzerinde karşılaşmışlardı. İzanagi bedenini gösterdi. Yarım kalmıştı ve bu halini sevmiyordu.”

Abanel sustu ve Yiza’nın meraklı sessizliğini dinledi. Bedeni durgun bir göl gibiydi. Onun bu halini seviyordu.

“İzanami ‘Ben de yarımım,’ dedi. ‘İkimiz birleşirsek tek vücut oluruz.’ Köprünün üzerinde birbirlerine doğru yürüdüler ve tam ortada birleştiler.”

Duraksadı ve “Şu noktaya açıklık getirmem lazım.” dedi. “Dişi ve erkek insanların cinsiyetidir. İnsanlarla alakalı her şeyde cinsiyet düşüneceksin. Mesela Havva dişi, Âdem erkek… Buraya topladığımız deneklerin yaklaşık yarısı dişi, yarısı erkek. Bir dişi, bir erkekle çiftleşir ve yeni bir yavru doğar. Anlaştık mı?”

“Anlaştık.” dedi Yiza, hikâyenin devamını dinlemek için sabırsızdı.

“İzanami bu birleşmeden hamile kaldı ve ilk çocuğunu doğurdu, Hiruko, ‘sülük çocuk’. Sakat ve deforme bir çocuk…”

Başkan yardımcısının beden sıvısı soğudu. “Neden?”

“Âdem ve Havva gibi onlar da bir yasağı çiğnemişlerdi. İzanami asla ilk konuşan olmamalıydı. Çocuklarını sazdan bir sala koyup suya bıraktılar. Tekrar birleştiler, bu sefer kurallara uyarak. Japon adalarını; nehir, bitki, dağ ve rüzgâr tanrılarını yarattılar.”

Uzay gemisinde çıtırtı dahi yoktu. Gözbebekleri geriye kaymış ve gözlerinin beyazı açığa çıkmış olan tutsaklar hareketsizce yerde yatıyordu. Nizami bir şekilde dizilmişlerdi. Yukarıdan bakan birinin karşılaşacağı manzara çizgili deftere benzerdi.

“Tam da ateş tanrısı Kagutsuçi’yi doğururken…” dedi Abanel, “İzanami yanmaya başladı. Güçten düştü, yanıklar giderek büyüyordu, derken öldü ve ölüler diyarı Yomi’ye gitti.”

“Ya cennet?” dedi Yiza.

“O önceki hikâyedeydi. Her hikâyenin kendi mekânı vardır. İzanagi sevgili karısını geri almak için Yomi’ye gitti ama bedeninin çürüyüp kurtlarla kaplandığını gördü. Dehşete düştün Yiza. Varavislerin ölümü korkunçtur, pis kokarlar, kurtlanır ve çürürler. Savaş döneminde o kadar çok Varavis cesedi gördüm ki…”

Başkan yardımcısı İzanagi’nin neden İzanami’nin peşinden gittiğini anlayamamıştı. Neydi onları birbirine çeken? Abanel’i bıktırmaktan korktuğu için sormadı.

“Şanslıyız!” dedi. “Öldüğümüzde sadece kuruyoruz, iz bırakmadan.”

Bu sırada ayağa kalkan dört insanın gölgesi uzay gemisinin zeminine düştü. Yüzleri ifadesiz, göz küreleri kayıktı. Yatanların arasından ikisinin, yirmi yaşına belki gelmiş belki gelmemiş bir kadının ve erkeğin kollarından tutup kaldırdılar. Tutulanlar ilkin oyuncak bebek gibi sakinlerdi, derken kendilerine geldiler ve çığlık atıp çırpınmaya başladılar. Çabaları nafileydi. Tutanların gücünden kurtulma ihtimalleri yoktu.

Dört insan, kendine gelmiş iki insanı sürükleyerek başkanın huzuruna getirdi. Diz çöktürdüler. Enselerini elleriyle tutup sırtlarına ayaklarını bastılar. Zavallılar o pozisyonda zorlukla soluyorlardı.

“Deney başarıyla sonuçlandı Başkan Abanel.” dedi ayaktakilerden biri. “Varavislerin beynini kontrol etmeyi başardık. Bunları ise size ayırdık. Örneklem arasından en güçlü, en sağlıklı denekleri seçtik. Buyurun!”

Abanel gülümsedi ve tutsaklara doğru aktı. Yiza da peşinden geldi. Yalancı ayaklar yardımıyla dizlerine çıktılar, karınlarına tırmandılar, omuzlarından yüz bölgesine geçip burun deliklerinden içeriye girdiler. Deneyin sonuçlandığını bildiren Venüslü ise onlara yol gösteriyordu.

Yiza sinüslere doğru ilerledi. Vücuduna karışan sıvılar yoluyla insanın anatomik yapısını çözüyor, bu katı vücudun ne kadar karmaşık ve bir o kadar da sistemli olduğuna hayretle şahit oluyordu. Sinapsları algıladı. Nöronların beyinden bir ağaç gibi vücuda yayıldığını fark etti. Havva’nın meyvesini yediği yasak ağaç bu muydu acaba? Dallardan akıp giden elektrik akımları, İzanami’yi yakan ateşin kıvılcımları mıydı?

Beyni keşfetti, adım adım, bölge bölge. Hiç tatmadığı hisler, hiç bilmediği kelimeler, anlamlar, sözcükler, kontroller ve algılara sahip oldu. Sızma tamamlandı. Yiza birkaç dakika çabalayarak kaymış gözlerini düzeltti. Dış dünyayı önce bulanık, birkaç kez gözlerini kırpıştırınca net gördü.

Abanel esmer, uzun boylu bir erkek olarak karşısındaydı. Bu tanımlamalar zihninde belirince Yiza şaşırdı. Tuhaf bir duygu kapladı içini. Hayranlık ve hırsın karışımı, bu iki duygudan daha ötede… Ateş nehri sanki içinde akıyordu. Şimdi anlıyordu o efsaneleri, şimdi biliyordu yasak meyve neden tatlıymış ve Havva neden uyarmamış Âdem’i. İzanagi ve İzanami neden birbirleri olmadan yarımmış, şimdi biliyordu.

Abanel’e yaklaştı, yanağını okşadı ve parmak uçlarına kalkarak dudaklarıyla onun dudaklarına dokundu. Vamayrisler… Venüslü insanlar… Bu, yeni bir ırkın yaratılış hikâyesiydi ve şimdi başlıyordu.

Gizem Çetin

Adım Gizem Çetin. 1997 yılında Uşak’ta doğdum. 2008 yılında memleketimiz olan Konya’ya taşındık ailecek. 2013 yılında Meram Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl İsyancı adında bir bilim kurgu romanı yazıyordum, bu tamamlanmış ilk çalışmam olacaktı: daha sonra Üç Kentin İsyancısı adıyla internette yayınladım. 2014 yılında Wattpad’de hesap açıp yazdıklarımı okurlara ulaştırmaya başladım. 2015 yılında Papatya Tarlasında Rönesans‘ı yazmaya başladım. Üç yılın ardından Başlangıç Yayınları’ndan çıktı. 2017 yılında yedi kitaplık bir bilim kurgu roman serisi olan Yedi Mum serisini yazmaya başladım. Üç yıl içerisinde, yani 2020 yılında tamamlandı. Aynı yıl TOBB ETÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Şu an özel bir firmada çalışıyorum. 2021 yılında Yedi Mum Serisi'nin ilk ve ikinci kitapları olan Yedinci Mum ve Altıncı Mum, Nar Ağacı Yayınları'ndan çıktı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for SJack SJack says:

    Vayy ne harika bir öyküydü bu? Gerçekten tebrik ederim. Öykünüzü kısaca yorumlamam gerekirse; yeni doğan bir bebeğin yürümeyi hemen öğrenmesi gibiydi. İnsanlığın yaradılışına ve onların efsanelerine dokunan ve farklı yaşam forumlarına güzel bir örnekleme sunan bu öykünün aslında daha oturaklı ve uzun bir versiyonunu okumayı çok isterdim. Yani bu tatlı bebeğin emeklemesini, yürümesini ve koşmasını izlemek daha da güzel olmaz mıydı?

    Unutmadan da ekleyeyim. Yiza detayı da gülmeme neden oldu. Sanırım ilk kullandığınız kısımda Ziyaaa karakterine bir selam gönderdiniz. :slight_smile:

  2. Çok teşekkür ederim içten ve cesaretlendirici yorumunuz için. :white_heart: Aslında olabilir… Geliştirilebilir. Aklımın köşesine not alayım. :slight_smile:

  3. Güzel öykü. Sonra YBKY de ki soru aklıma geldi; rahatlıkla diyebilirim ki; endişelerin yersiz! Malum simbiyotik öykülerine benzemiyor, orjinal bir öykü.

  4. Çok teşekkür ederim. :blossom: İçim rahatladı. :sweat_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar