Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ruh Sabıkası

Düşlerimi hatırlamaya başladığım zamandan beri –ki annem çalıştığı için oldukça küçük yaşta kreşe başlamama rağmen henüz evde bütün gün oyun oynadığım bir zamandı bu; her sabaha aynı rüyayı görmenin korkusuyla uyandım.

Harap bir binanın karanlığından beni dışarıda bekleyen sokak ışıklarına doğru telaşla koşardım ve arkamda, binanın içinde bir yerlerde, bir kadının acı dolu haykırışları duyulurdu. Üstümde eski bir ceket, ayağımda terlik olurdu. Bir kız çocuğu olmama rağmen yetişkin olarak görürdüm kendimi ve yüzümde sakallarım olurdu.

Her gece bu garip rüyayı gördüm. Yarım yamalak çocuksu kelimelerle anneme, babama, diğer büyüklere anlatmaya çabaladım. Ebeveynlerim dinlemekten bıktıklarında anlatmaktan vazgeçtim. Tek ses etmesem bile yaklaşık yirmi yaşına gelene dek her gece aynı rüyayı görmeye devam ettim.

Yıllar içerisinde kanıksadım ve sabah uyanır uyanmaz yaşadığım huzursuzluk hariç hiçbir etki taşımaz oldum. Küçükken ve dünya hakkında pek bir şey bilmezken bu rüyadan epey korkardım. Sabaha karşı uyanıp annemlerin yanına sığınır ve polislerin beni yakalamasına izin vermemeleri için yalvarırdım.

Yetişkin halimle bu hatıramı düşünürken polisi nereden çıkardığımı hiçbir zaman bulamadım. Rüyamda polisten ya da beni kovalayan birilerinden kaçtığıma dair bir emare yoktu. Yalnızca harabeden uzaklaşmam gerektiğini hissediyordum.

Rüyanın temelini pedagojide aradım ama ailem bilinçli bir aileydi, şiddet görmedim. Ben de uysal bir çocuktum. Peki, neden polis tarafından yakalanma ve cezaevinde dayak yeme korkusuyla yatak odasına gidiyordum?

Bu sorunun cevabını doğduğum şehirden çok uzakta, ömrümce görmediğim birisi kapıma dayanana kadar bulamadım.

Üniversiteyi şehir dışında okuyordum. Arkadaşlarımla tuttuğum küçük evde yalnızken biri kapıyı çaldı. Gidip açtım. Korkmak, şüphelenmek aklıma gelmemişti. Genç olduğum kadar gamsızdım da.

Bir adam vardı kapıda, ismimi söyleyerek onu tanıyıp tanımadığını sordu.

“Buyurun, benim,” dedim.

En göze çarpan fiziksel özelliği çenesindeki gamzeydi. Ellili yaşlardaydı ve saçı ağarmaya başlamıştı. Bana gergin bir sesle ama sakinmiş gibi izlenim vermeye çalışarak, okul kimliğimi düşürdüğümü söyledi. Bir an için “Düşürdüm mü yahu? Çantamda değil miydi?” diye kendime sorarken dalgınlaştım.

Tam o sırada çenesi gamzeli adam kolumdan çekti, belinden çıkardığı tabancayı vücuduma dışarıdan belli olmayacak şekilde dayadı ve “Sakın ses çıkarma.” diye fısıldadı. Birlikte apartmanın çıkışına doğru yürümeye başladık.

Kaçırılıyordum!

Korkmaya fırsat bulamayacak kadar şaşkındım. Yutkunmaya çalışsam da beceremedim çünkü ağzımdaki sular kurumuştu. Namlunun ucunu tenimde hissediyor, nefesi bile özenle alıyordum. Hayat ile memat arasında ufacık bir parmak hareketi olması ne kadar garipti!

Ben arabanın yolcu koltuğuna bindim, o da şoför koltuğuna. Silah hâlâ koltukaltımda, kalbime bakan doğrultudaydı. Vites değiştirmek için elini hareket ettirdiğinde beni yanlışlıkla vurmasından korktum.

“Şunu çeker misin lütfen?” derken sesim incecik ve kesik kesik çıktı.

Ne cevap verdi ne elini çekti, yalnızca yüzüme bir yakınını öldürmüşüm gibi nefretle baktı. Evrenin neden beni bir ruh hastasıyla karşılaştırdığını merak ediyor ve yan bakışlarla dışarıyı süzüp ışıkta durmak için yavaşladığımız bir anda kaçmayı planlıyordum. Aklımdan geçenleri sezmiş gibi “Yanlış bir şey yapma.” dedi. “Son sözlerini söyleyecek vaktin olsun.”

“Ne?” diye bağırdım.

Çevre yoluna çıkarken hızımız giderek arttı. Etrafta işaretimi görecek, bana yardım edebilecek birini görsem beni kaçıran adama belli etmeden yardım isteyebilirdim. Şansım yaver gitmiyordu. Yanımızdan geçen arabalar çok hızlıydı. Sonra zaten evlerin olmadığı bir yere, iki tarla arasındaki bir toprak yola saptık, derken ağaçlar diş gibi yolun iki tarafında dizilmeye başladı, ormana girdik.

Bulutlu gökyüzünün iğne yapraklarla birleştiği yere baktım. Bu, gördüğüm son manzara mı olacaktı? Gri ve yeşil arasında mı yitip gidecektim? Sağ tarafta cep gibi bir boşluk vardı, kül ve tozla kaplı, bir arabanın burnu sığacak kadardı. Otomobilini oraya çekti. Durduk.

“Merhaba,” derken yüzünü neşe taklidi bir ifade kaplamıştı. “Sen şimdi hiçbir şey hatırlamıyorsun, değil mi? Korkuyorsun. Masum olduğunu düşünüyorsun.”

Ne diyebilirdim ki? Susup kaşlarımı çattım.

“Hatırlamıyor olman hiçbir şeyi değiştirmez.” dedi. Gerginliğinden eser kalmamıştı, sesi tuhaf bir şekilde sakindi. “Beden değiştirmiş olman da.”

“Ne diyorsun sen ya?” dedim çığlık atar gibi. İçimdeki dehşet duygusundan kurtulabilmek için arabanın kilitli kapısını zorladım ama namlu çoktan tekrar şakağıma değmişti. Ellerimi kaldırdım.

“Kardeşimi öldürdün.”

“Öyle bir şey yapmadım.” Sesim kuşların sesi gibiydi, genizden.

Silahı tutan elini kafamdan çekip torpido gözünü açarken gerginliğim arşa çıktı. Eli nerede olursa olsun tabancanın namlusu bana dönük kalıyordu. Beni bilerek vurmasından çok yanlışlıkla vurması daha büyük bir ihtimaldi. Var olan şu tek hayatım üstüne basılınca kırılıverecek bir plastik oyuncak ucuzluğundaydı.

Torpido gözünden bir klasör çıktı. Klasörden de buruşmuş, sararmış bir gazete kupürü çıkardı, kâğıdı açtı, önüme koydu. Tabancayı tekrar başıma doğrultarak “Oku.” dedi.

Harflere anlamsızca bakarken bir lahza için okumayı unuttuğumu düşündüm. Dudaklarımsa benden bağımsızca kıpırdamaya ve haberi seslendirmeye başladı. Ben doğmadan önce olmuştu olay. Otuz yıl öncesine ait bir üçüncü sayfa haberiydi. Adamın biri, yolda yürüyen bir genç kadını takip etmiş, ıssız bir yere gelince saçından tutup kadını yakındaki harabeye sürüklemiş ve tecavüze yeltenmişti. Kadın direnince de adam, kadını bıçaklayıp kaçmıştı.

Paragrafın sonuna gelince merakla beni kaçıran adamın yüzüne baktım. Neden bu haberi okutmuştu bana? Amacı neydi? Yoksa beni de o kadın gibi… Nefes almakta zorlanıyordum. Eve sağ salim, tek parça dönmek dışında hiçbir isteğim yoktu.

“Bırak beni!” diye bağırdım aniden. “Bırak, gideyim!”

Arabanın kilidini manuel olarak açmaya çalıştım fakat çenesi gamzeli adam kollarımdan tutarak beni durdurdu. “Hatırladın, değil mi?” dedikten sonra bana bağırarak hakaret etmeye başladı.

Ben de aynı şekilde karşılık veriyor, elinden kurtulmaya çabalıyordum. Bağırışlarımız birbirine karıştı. Ortalığın sessizleştiği bir anda , “Ne hatırlaması be? Neden bahsediyorsun sen?” diyebildim.

“O katil sensin!” dedi. “Öldün. Geri döndün.”

Klasörden bir kâğıt daha çıkarıp önüme attı. Bu sefer gözlerimle okudum. “Oha! Bunu nereden buldun?” diye bağırdım.

Bu, internetten alınmış bir ekran görüntüsüydü. Okulun itiraf sayfasında, sürekli gördüğüm o rüyayı anlatmıştım. Bir harabede, çığlık atan bir kadından, yetişkin bir erkek olarak kaçtığım rüyayı…

“Bu sabah da aynı rüyayı gördün, değil mi?” diye sordu.

Cevap vermedim ama evet, görmüştüm. Klasörden çıkan üçüncü belge bir fotoğraf oldu. “İyi bak bakalım, rüyadaki harabe burası mı?” dedi.

Ürperdim. Korkutucu bir şekilde bina fazlasıyla tanıdıktı ve bilincimin her bir parçası oraya daha önce gittiğimi haykırıyordu. Kekeleyerek “Bi… Bilmiyorum…” dedim.

“Bildirelim o zaman.”

Çenesi gamzeli adam, kardeşinin bu haberdeki ölen kadın olduğunu söyledi. Ruh göçüne inanıyordu. Harabenin bir köşesinde kanlar içinde bulunduğunda henüz ölmemiş ve hastanedeyken, yaşadıklarını anlatma fırsatı olmuştu.

“Yedi saat boyunca yaşadı, artık tekâmülünü tamamladığını ve bir daha dünyaya gelmeyeceğini söyledi. Katiline söylediği son sözü de söyledi. Neydi, biliyor musun?”

“Neymiş?”

“Bu dünyaya bir kadın olarak gel.”

Kadınlar olarak aklımızın bir köşesinde daima bir endişe olurdu. Bu endişe bir paranoya değil her gün olan olaylardan doğan haklı bir endişeydi. Saat çok geç oldu, dışarı çıkmasak mı? Yolda bizi takip mi ediyorlar? Tenha bir yerde saldıracaklar mı? Ya dolmuşta son yolcu olarak kalırsak ve şoför bize bir şey yapmaya kalkarsa? Taksiye ya da toplu taşıma aracına bindiğimizde plakayı sevdiklerimize yollar, önlem almaya çalışırdık. Ölen kadın da bu korkuyu yaşamış, katilinin de yaşamasını ve anlamasını istemişti.

“Dileği gerçekleşti. Sen o’sun. Katilsin ve dünyaya bir kadın olarak geri döndün.”

“Saçmalık.” diye fısıldadım.

Klasörden kalınca bir karton çıkardı, bu bir sertifikaydı. “Bak,” dedi.

“Bu ne?” diye sordum.

“Katil, kardeşimi öldürdükten birkaç yıl sonra eceliyle öldü. Basit bir hastalıktan, doğru düzgün acı bile çekmeden… Dünyaya tekrar geleceğini biliyordum. Onu bulabilmek için hipnoterapist oldum. Yani seni hipnoz edip geçmiş yaşamını ortaya çıkarabilirim.”

Arabanın kilidini açıp aşağı indiğinde kaçabileceğim birkaç saniyelik bir boşluk oluştu ama son birkaç saattir o kadar çok şaşırmış ve korkmuştum ki yerimden kıpırdayamadım. Geldi ve diğer taraftaki kapıyı açtı.

“İn aşağı.” dedi.

Ellerimi filmlerdeki gibi havaya kaldırıp yavaşça aşağı indim. Arka kapıyı açıp “Arka koltuğa uzan.” dedi.

“Yapma, bırak beni.” deyip arkamı yokladım. Ağaçlar antik dönem savaşçıları gibi göründü gözüme. Aniden koşsam beni korurlar mıydı?

“Ne o, buradan kaçabileceğini mi sanıyorsun?” dedi kolumdan tutarak. Bedeni ufak tefekti ama kolları fazla güçlüydü, beni bir oyuncak bebek gibi arabanın içine itiverdi. Ben kalkmaya çalışırken o da beni yatırmaya çalışıyordu.

“Benim derdim senin bedeninle değil.” dedi güç harcadığından dolayı nefes nefese. “Ruhunla. Geçmiş yaşamında bir suç işledin ve buna bilincinle de şahit olacaksın. Sonra da vicdan azabıyla seni tekrar öldürmem için bana yalvaracaksın.”

Tiz bir sesle çığlık attım. “Bırak!”

“Ya seni hipnoz etmeme izin verirsin ya da seni şimdi öldürürüm.” diye bağırdı.

Hayır, önünde yatamaz ya da dalıp gidemezdim, tek savunmam bilincimdi. Onu da kaybedemezdim. Zaten bu şartlar altında hipnoza girmem mümkün değildi. Yanımda beni tehdit eden bir yabancı vardı, korkmuştum, güvende hissetmiyordum.

Can havliyle bir tekme attım. Ayakkabımın ucu çenesine dek gelince adam acıyla haykırdı. Saniyelik bir boşluk, hayati bir fırsattı. Hayat ile memat arasında bir parmak hareketi değil, bir boşluk vardı şimdi.

Arabadan fırladım ve yolda koşmaya başladım. Beni kaçıran adam kendine gelip tabancasını doğrultana kadar uzaklaşabildiğimce uzaklaştım. “Dur!” derken sesi çok uzaktan yankılanıyor gibiydi. Havaya bir kez ateş etti. Düzensiz zikzaklar çizerek koşmayı sürdürdüm.

Öyle bir koşuyordum ki sanki bir an soluklansam, arkama dönüp baksam, Lut Nebi’nin karısı gibi taşa dönüşecektim. Akciğerlerim hem bacaklarıma hem de çığlıklarıma hava yetiştirmeye çalışıyordu. “İmdat! İmdat!” diye bağırıyordum.

Dehşete düşmem hem başıma gelenlerden hem de zihnimdeki değişikliklerden dolayıydı. Rüyanın tam halini hatırlamaya başlamıştım. En başından… Rüyalarımda içinde olduğum kirli sakallı erkeğin nasıl pembe dudaklı esmer kadını yolundan çevirdiğini, harabe bir binada köşeye kıstırdığını, kadın onun bütün hamlelerini savuşturunca sinirlenip bıçağını çıkardığını biliyordum.

Katili tanıyordum. Fikirlerini biliyor, duygularını hissediyordum. Yaşamını hatırlıyordum. Yine de ruh sabıkası taşımayı reddettim çünkü bütün o suçları işleyen karanlık bilinç ona, çoktan göçüp gitmiş bir katile aitti. Bana değil. Peki, nasıl hatırlıyorum? Nereden biliyorum?

Bir jandarma karakolunda hıçkıra hıçkıra ağladığımda gece yarısıydı. Ne kadar süre koştum, kendimi nasıl buraya attım, bilmiyordum. Hıçkırıklarım arasında olayları zoraki anlatabilmiştim. Ben gerçekten suçlu muydum? Geçmiş yaşamımda masum bir insanı öldüren bir katil miydim? Ölen kadının son dileği yüzünden mi aynı trajediyi yaşamak üzere bir kadın olarak doğmuştum?

Beyin dünyayı sebep sonuç ilişkileriyle algılardı. Masumların acı çekmesi ise bu mekanizmayı bozar, mantığımıza hata verdirirdi. Çünkü ne görünür bir sebebi olurdu ne de anlamı… İnanışlar da inanmayışlar da buradan türerdi. Dindarlar Tanrı’nın ve ölümden sonraki yaşamın delilini, tanrıtanımazlar Tanrı’nın yokluğunun delilini buradan getirir; Hint diyarından esen inançları benimseyenler ruh göçünü ya da karmayı hep bu noktadan açıklardı.

“Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.” diye Tolstoy’a atfedilen bir söz vardı. Ben ise pembe dudaklı esmer kızın acısını duyuyordum. Belki ideal bir insan değildim ama insandım. Vicdanımın sesini kaybetmemiş, kimseye zarar vermemiştim. O ben değildim. Ben değildim. Suçlanamazdım çünkü şu anki bilincim bunu onaylamıyor, bedenim de bu eylemi taşımıyordu.

Ruh neydi? Ruh göçü diye bir şey varsa eğer, göçen ruh, suçu da taşıyabilir miydi? Hafıza yok edilirse ortada suç kalır mıydı? Eğer insanı bilgisayarla özdeşleştirirsek, ruh hangi parçasına dek geliyordu? Batarya mı? Virüs giren bir diz üstü bilgisayardan çıkardığımız bataryayı diğerine takarsak onu da mı virüslü saymamız gerekirdi? Sorularım arttıkça saçmalıyor ve içinden çıkılmaz bir hal alıyordu.

Birden fazla yaşamım olduğuna inanmayı reddettim. Şu var olduğum hayat benim tek şansımdı. Rüyam ve varsa, başka bir hayata dair hatıralarım esasında sebebini henüz bilmediğim bir fenomendi. Her şeyi sadece cahiller bilirdi.

Jandarma komutanına fizik ötesi şüphelerimi anlatmadım ama gazete kupüründen bahsettim. Ölen kadının ve katilinin adını söyledim.

“Katili nasıl ölmüş acaba?” diye sordum. “Biliyor musunuz?”

Komutan bu konuda bir şey bilmiyordu ama ben, beni kaçıran ve ölen kadının ağabeyi olduğunu iddia eden adam yakalandıktan sonra, ölen kadının katiline ne olduğunu öğrendim.

Katil yakalanıp hapse girmişti.

Otuz yıl hapis yattıktan sonra, gayet sağlıklı bir adam olarak tahliye edilmişti.

Üniversite öğrencilerinin yaşadığı mahalleye taşınıp etrafı gözlemlemiş, internette okulun itiraf sayfasında gezerek benim yazımı bulmuştu. Bir süre beni takip etmiş, evde yalnız olduğum bir anı kollamış, yasa dışı bir tabanca ve akıl dışı bir hikâyeyle kapımı çalmıştı.

Hatırladığımı sandığım anılar beynimin can derdiyle oluşturduğu bir kurgudan, pembe dudaklı esmer kadının katili çenesi gamzeli adamdan başkası değildi.

Olaydan sonra bir süre psikolojik destek almam gerekti. Terapistim, tekrarlanan rüyamı olası bir bebeklik travmasıyla açıkladı. Annem ben çok küçükken işe geri döndüğü için, terk edildiğimi düşünmüş ve bunu “ağlayan birini terk eden insan” rüyasına dönüştürmüş olabilirmişim.

Ne var ki o günden sonra rüyayı bir daha hiç görmedim. Onun yerini aklımda bozuk plak gibi dönüp duran ve beni uyutmayan bir soru aldı: Ya ona inansaydım ve beni hipnoz etmesine izin verseydim?

Gizem Çetin

Adım Gizem Çetin. 1997 yılında Uşak’ta doğdum. 2008 yılında memleketimiz olan Konya’ya taşındık ailecek. 2013 yılında Meram Anadolu Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl İsyancı adında bir bilim kurgu romanı yazıyordum, bu tamamlanmış ilk çalışmam olacaktı: daha sonra Üç Kentin İsyancısı adıyla internette yayınladım. 2014 yılında Wattpad’de hesap açıp yazdıklarımı okurlara ulaştırmaya başladım. 2015 yılında Papatya Tarlasında Rönesans‘ı yazmaya başladım. Üç yılın ardından Başlangıç Yayınları’ndan çıktı. 2017 yılında yedi kitaplık bir bilim kurgu roman serisi olan Yedi Mum serisini yazmaya başladım. Üç yıl içerisinde, yani 2020 yılında tamamlandı. Aynı yıl TOBB ETÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Şu an özel bir firmada çalışıyorum. 2021 yılında Yedi Mum Serisi'nin ilk ve ikinci kitapları olan Yedinci Mum ve Altıncı Mum, Nar Ağacı Yayınları'ndan çıktı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for soulmate soulmate says:

    Suçlu bilinç reenkarne olmasa da vicdan reenkarne olur mu? Girişteki bizi kancalayan rüyadan, jandarmada ki aydınlanmaya kadar güzel bir temposu var öykünün. Neyi nasıl anlatıcağını bilen bir yazar ve sizde merak uyandıran bir konu olunca sona kadar soluksuzca gidebiliyorsunuz. Beğendim ama yine de buna kötücül bir son yazsa, hani kahramanımız antihero olsa nasıl olurdu?

  2. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Çok teşekkür ederim. Evet… Alternatif bir son güzel olabilirdi.

  3. Avatar for Pinar123 Pinar123 says:

    @acimatriyarka konusu çok yaratıcı ve hoş bir hikayeydi ama daha net ters köşe yapmak için puslu patikalar da okuyucuyu yürütüp sonunda siyah ve beyazı net hissettirmek bu hikayeye çok yakışabilirdi. Anlatımınızı ayrıca çok beğendim. Kaleminize sağlık :slightly_smiling_face:

  4. Avatar for acimatriyarka acimatriyarka says:

    Çok teşekkür ederim. :slight_smile:

  5. Avatar for Aremas Aremas says:

    Anton Çehov’un bir sözü ile girmek istiyorum. ‘Vaktim olsaydı daha kısa yazardım.’

    –ki annem çalıştığı için oldukça küçük yaşta kreşe başlamama rağmen henüz evde bütün gün oyun oynadığım bir zamandı bu

    Matruşka niteliği taşıyan bu cümleciklerde, öykünün içinde seyahata ederken kamyonet kasasından düşme olasılığımız her zaman bulunur. Bu nedenle bana kalırsa en akışkan versiyonda yazmaya çalışmak iyidir. ‘Çalışan bir annenin oğlu olarak…’

    her sabaha aynı rüyayı görmenin korkusuyla uyandım.

    Bir de burada anlam kayması var gibi geldi bana. ‘Her gece, aynı rüyayı görecek olmanın korkusu ile uyudum’ benzeri bir ifade daha doğru geliyor.

    Yıllar içerisinde kanıksadım ve sabah uyanır uyanmaz yaşadığım huzursuzluk hariç hiçbir etki taşımaz oldum.

    Etki taşımak?

    Üniversiteyi şehir dışında okuyordum. Arkadaşlarımla tuttuğum küçük evde yalnızken biri kapıyı çaldı. Gidip açtım. Korkmak, şüphelenmek aklıma gelmemişti. Genç olduğum kadar gamsızdım da.

    1.tekil şahıs anlatımda sıklıkla düşülen tuzaklardan birisidir bu. Kahraman kendi niteliklerinden bahsedecek olursa, anlatıcının bizi, narsistik bir çembere aldığını hissederiz. Onun yerine, bu nitelikleri, kahramanın eylemlerinden veya sözlerinden biz damıtmalıyız. Üstelik burada acaba ‘korkusuz’ mu demek istediniz diye düşündüm. Gamsız olmak daha ziyade üzüntü eylemi ile ilintilidir.

    En göze çarpan fiziksel özelliği çenesindeki gamzeydi.

    Aynı cümleyi daha kısa ifade edebiliriz. ‘Çenesindeki gamzesi çarpıcıydı.’

    ağzımdaki sular kurumuştu.

    ‘Ağzım kurumuştu.’

    Burada belirtmediğim birkaç örnek daha var ama hepsini kopyalamaya gerek yok. Vurgulamak istediğim noktalara değindim.

    Onun dışında hikayedeki vites değişimini ve kurgu girişimini beğendim. Bence cümle yapılarında ve kelime seçimlerinde iyileştirmeler yapılmalı. Diyaloglar ve karakter motivasyonları hakkında daha çok çalışılabilir. Bazı yerlerde zihninizdeki portre ile kullandığınız kelimelerin anlatmak istedikleri uyuşmuyor diye düşünüyorum.

    Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.