Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Şeddat Hoca’nın Çılgın Deneyleri

ŞEDDAT HOCA’NIN ÇILGIN DENEYLERİ

(15 Nisan 1914 – 19 Cemaziyelevvel 1332)

(Dersaadet, Osmanlı Devleti)

1.Gecenin Köründe Üç Emekli Kabadayı

Gecenin dar bir vaktinde, Kör Foti’nin meyhanesinden çıkarak Merdivenköyündeki hanesine gelmiş olan mütekaid kabadayı Arap Abdullah, mahzenden çıkardığı karafakisinden kadehine boşalttığı rakıyla birlikte her zaman yaptığı gibi geçmişiyle bugününü mukayese etmekteydi. Geçkin yaşına rağmen dinç gösteren, kara kuru görünüşlü, tabiri caizse hala sırım gibi, kafası traşlı, elmacık kemikleri çıkık, sarkık bıyıkları iki yandan sarkmakta olan kadim bir Osmanlı hayaletiydi adeta. Ortalıktan kaybolalı uzun bir müddet geçmiş, son kalan parasıyla Merdivenköyü’nde bu evi almıştı. Eski kurumlanışından, heybetinden, mehabetinden geriye kalanlar kadim ama yıkık dökük bir harabeydi. Bir dönemler İstanbul’un “sayılı fırtınaları”ndan olan bu adam, Onikiler namlı Aksaray kabadayılarının başında Fehim Paşa’nın konağına gire çıka bir nice işi bitirmiş, Abdülhamit zamanında kavaslıktan paşalığa kadar yükselmiş, göğsü madalyalı kabadayılardan olmuştu. Bıçak kullanmasıyla, taşıdığı sayısız kamayla ünlenmiş ama zaman dönüp devran değişince gözden düşmüştü. İhtiyarlamaya yüz tutup eski görkemli günleri kaldığında onun yerine göz diken yeni yetme kaldırım kurtları, onu tepeleyip namını sürdürmek isteyen fırsatçı külhanbeyleri bir bir artmıştı. Bir yangınla yok olmadan önce Yeşiltulumba semtinde oturur, buradaki tulumbacı kahvesinde gelenlerin arasında racon keserdi Arap Abdullah. Önce meşrutiyet, ardından 1911’de semti ve tulumbacı kahvelerini yok eden o lanetli yangın onun saltanatının bitişi olmuştu. Aksaray’da bir müddet daha tutunmaya devam etmiş, ama ne Fehim Paşa kalmış ne de kendi zamanındaki kabadayılar ki artık beli silahlı İttihatçı fedailerin sözü geçer olmuş sokaklarda, Sultan Abdülhamit zamanının paşalarının rütbeleri bir bir geri alınırken kendisi de paşalıktan olmuş, böylece iyice açıkta kalmıştı. Aksaray’da Fatih semtinden ünlü bir kabadayı olan, aynı zamanda o dönemin yeni yetme ama efendi kabadayılarından sayılan Fatihli Ahmet, bir nedenden dolayı Arap Abdullah’la kıran kırana kapışmış ve ihtiyar kurdu alaşağı etmişti. İşte o günden itibaren tüm genç kurtlar ve fırsatçı yeni yetmeler tepesine üşüşmesin diye postu deldirmemek için ortalıktan kaybolmuştu. Onikiler kaybolmuş, ortalıkta İttihatçı fedaileri, yeniyetmeler derken hem sırtını dayadığı semti ortadan kalkmış, hem Sultan Abdülhamit’in halledilmesiyle paşalıktan olmuş, elindeki konağı satıp Merdivenköyü’ne sessiz sedasız gelerek kabadayılık aleminden elini ayağını çekmişti. Bir ayağım çukurdadır diyerek konağın parasını yiyerek o eski evde yaşıyor, bazen meyhanelere giderek sağa sola bulaşmadan içip evine dönüyordu. Her gece onun için geçmiş günlerinin hesabını yaptığı, azap dolu günlerin kendince hesabını sorduğu vakitlerdi. Kurt kocayınca köpeklere maskara olur sözünün halini yaşaması, eski bir kabadayı olarak her gece karabasan gibi üzerine hücum etmekteydi. Eski kapışmalarını, aşklarını, aftoslarını, müsademelerini hatırlamaya çalışıp bugünden kaçmak istercesine kendini rakıya, şaraba vermişti.

Yine böyle gecelerden birinde, kapısının gürültüyle çalınmasıyla birlikte oturduğu döşekten bir anda fırlamıştı. Kaç testi içerse içsin zerre yolundan şaşmayan eski külhanilerdendi. Zulasından aldığı altıpatlarla kamasını beline taktıktan sonra kapıya giderek gelenlerin kim olduğuna camdan bakmıştı. Sayamayacağı kadar karanlık görünüşlü adamlar kapısında bekleşiyordu. “Kimdir o?” diye gürleyince aldığı cevap kanını dondurmuştu: “Teşkilat-ı Mahsusa!”

Namını oldukça işittiği ama gerçekten varolup olmadığı şabieli olan bu teşkilatın adını kendi kapısının önünde işittiğinde kendi kendine itiraf edemese de bir hayli ürkmüştü. Aslında kurulup kurulmadığı bile şüpheliydi. Sultan Abdülhamit zamanının Yıldız’a bağlı hafiyeleri dağıtılmış, yeni yetme kabadayılardan ve komitacılardan İttihatçılara bağlı yeni bir teşkilat kurulmuştu. İstemsizce Arap Abdullah’ın aklına Sultan Abdülhamit zamanında Fehim Paşa’nın emriyle geceleri evlerinden aldığı, sonrada Fehim Paşa konağının dehlizlerinde kaybolan sözde muhalifler düşünce ürperdi. İşte yıllar sonra kendisini de almaya gelmişlerdi! İyi de ne sebeple? Bu alemi, raconu hatta payitahtı Aksaray’ı onlara bırakıp köşesine çekilmiş bir ihtiyardan ne isteyebilirlerdi ki? Çok fazla beklemeden ne olacaksa olsun diyerek kapıyı açtı. Karşısındakileri görür görmez tanımıştı. Sokakların yeni hakimlerinden dört yeniyetme kabadayı karşısındaydı. İri kıyım duran, gençliğini andıranı Filinta Abdülkerim, orta boylu esmer olanı Baytar Rasim, pos bıyıklı olanı Tango Şeref ve tıknaz, şişman görünümlü Palikarya Nikoli.[1] Arap Abdullah neden geldiklerini sorup “Teşkilatta öğrenirsin” cevabını öğrenince başına gelecekleri anlamış gibi yolun sonuna geldiğine hükmederek giyinip geleceğini söyledi ve kapıyı kapatmadan içeri geçti. İhtimal bile yoktu ki bu onun son yolculuğuydu. Yine de içinden bir şey yapmak istemiyordu. Bu yola döküldüğünde başına gelecekleri biliyordu, ya karnı ya sırtı diyordu. Kendi yolundan yürüyüpte yatağında ölen çok az kabadayı vardı. Beline Trablus kuşağını bağladı, beline taktığı saldırmasını koltuk altına asıp silahını belinde bıraktı. Ayağına çizmelerini geçirip sakosunu eski günlerindeki gibi omzuna geçirdi. Başına fesine geçirdikten sonra elinde kehribar tespihini aldı. Sonra bir an durup idamına daha afilli gidebileceği aklına düşerek bir köşeye gizlediği Sultan Abdülhamid ve paşalığı günlerinden beri ne olur ne olmaz diye sakladığı İftihar Nişanı ile Sadakat Madalyası’nı sakosunun göğsüne taktıktan sonra masa duran son kadehini içerek, anahtarı bile almaya gerek duymadan kapısını örterek kabadayılarla birlikte bahçe kapısından sokağa çıktı.

Limana dek bir posta arabasıyla gittiler, Ali Osman Ağa’nın Tonyalı kürekçilerinin bulunduğu bir mavnanın önünde durarak buraya geçtiler. Mavna Eminönü’ne yaklaştıkça Arap Abdullah bir dönemler naralarıyla ve namıyla titrettiği eski payitahtını uzaktan uzaktan süzmekteydi. Eminönü’nde iskeleye çıktıktan sonra bir başka posta arabasına binerek yola devam ettiler. Normal şartlarda gözleri bağlı götürüleceğini tahmin ettiği halde Arap Abdullah gözlerini kapatmamalarından dolayı gireceği delikten sağ çıkamayacağına kanaat getirmişti. Eski Aksaray günleriyle birlikte aklına birer birer eski günlerinden anılar, olaylar düşmüştü Arap Abdullah’ın. Eski zamanlarını hatırladı. Fişek gibi bıçak savurduğu, kurşun sıktığı günleri. Eski zamanlarında olsa bırakır mıydı meydanı başkalarına? Genç olsaydı ne haddine kapısına dayanıp kız gibi kaldırmak, dünyayı dar ederdi alayına! Onlar Balkanlarda Bulgar ve Sırp komitacılarla, Anadolu’da Ermeni fedailerle savaşmışlarsa kendisi de Aksaray’da kaldırım kurtlarını, külhan kopuklarını tepmiş, Beyoğlu’nda Arnavut Tahir Paşa’nın fedaileriyle, Beşiktaş’ta Laz ve Çepni kayıkçılarla, Galata’da Trabzonlu Dimitri’nin kabadayılarıyla, Üsküdar’da Bedirhani Şamil Paşa’nın aşiret erleriyle kapışmıştı. Ömrü boyunca boyun eğdiği tek kişi arkasındaki saray nüfuzuna dayanan Fehim Paşa olmuş, Bursa’ya sürgüne giderken halkın kendisinin melanetlerinden ötürü Fehim Paşa’yı linç etmesinden evvel Aksaray’ın en nüfuzlu kişisi olarak paşalığa yükseltilerek namına nam katmıştı. Bir dönemlerin korkunç Arab Abdo’su şimdi silahlarından ve gençliğinden çok uzakta, ihtiyar bir hayalet gibi yeniyetme kabadayılar arasında çökmüş kalmıştı.

Ne oldu ne bitti anlamadan araba durmuş, indiğinde kendisinin de bir dönem yakından tanıyıp işkence tezgahından geçtiği Bekir Ağa’nın ve onun bölüğünün meşhur binası önünde buluverdi. Kapının önünde duran yeni yetme kaldırım kurtlarının arasından geçerek soğuk bir hücrenin önüne getirilmişti. Hücrede iki kişi beklemekteydi ki hiç biri Arap Abdullah’a yabancı gelen yüzlerden değildi. Kendi zamanında aynı yolda yürüdüğü ve aralarındaki rekabetin çokça kan akıttığı iki mütekaid kabadayı daha bulunmaktaydı. İri yarı olup insan azmanına benzeyeni Matlı Reşat’tı. Arnavutluk dağlarında ünlü İstanbul kabadayılarından Matlı Mustafa ile eşkıyalık ederken onun çetesiyle birlikte gelerek Arnavut Tahir Paşa’ya kapulanmıştı. Mustafa’nın Fehim Paşa kabadayılarından Çerkez Arif Bey’i öldürmesinin ardından, Arif’in kardeşi olan ve sonradan Mahmut Şevket Paşa suikastına karışarak idam edilen Kabadayı Ziya’nın Matlı Mustafa’yı öldürmesi üzerine Arnavut kabadayıların başına o geçmişti. Fehim Paşa taraftarlarından olan Arap Abdullah ile bir nice kapışmaya girmişlerse de biri diğerine söz geçirememişti. Arap Abdullah’ın tek bildiği Matlı Reşat’ın yaşını başını aldıktan sonra ve kapulandığı kabadayılıktan paşa olan Debreli Tahir Paşa’nın ölümünün ardından kendisi gibi elini ayağını çekerek İstanbul’daki akrabalarının yanında yaşamaya başlamıştı. Hücredeki öteki mütekaid kabadayı ise Bedirhani Şamil Paşa’nın doğu vilayetlerinden yanına getirdiği eşkıyalıktan gelme, gaddarlığıyla en zalim kabadayıyı bile şaşırtacak denli korkunç Canavar Bedo’ydu. Diğer ikisinin Bedo ile hiç kavgası olmamıştı ama ona doğrudan çatmamayı bilecek kadar siyaset düşünebilmişlerdi. Yalnız bu kaldırım kurdu ve kan dökmekten çekinmeyen adamla böyle bir siyaset yürütseler dahi herkes bilmekteydi ki iş sıkıya gelince bıçaklarını fora edip birbirlerine saldırmaktan geri durmazlardı.

Arap Abdullah hücreye girer girmez eski rakibi Matlı Reşat ile birbirlerine küçümser gibi baktılar. Reşat gözleriyle Abdullah’ın göğsündeki madalyaları işaret ettikten sonra:

“-Ne o Abdo! Takmışsın nişanları! Sanki çıkarsın huzur-ı padişahiye! Kime bu caka?”

“-Ulan Arnavut dağlı geldin dağlı gideceksin ha. Ne anlarsın yahu! Eşkıya kısmının nişan taltif görmüşlüğü mü var? Biz sizin gibi eşkıyalıktan gelmedik aslanım, bileğimizin hakkıyla paşalığa kadar çıktık!”

Bedo istifini hiç bozmadan Arab Abdullah’a hitaben:

“-Bu taş bize midir Abdo ağa?”

“-Yahu Bedo ağa bilmez misin bu Arnavut’u? Yol bilmez, yordam bilmez. İş bu kadar sene kalmış şehirde güya. Elden ayaktan düşmedik daha. Dostta düşmanda bilsin kim olduğumuzu. Ondandır bu nişanları takışımız.”

Matlı Reşat alaylı bir şekilde:

“-Ne dost kaldı ne düşman kalsın Abdo. Hepsi olsun mezarda. Baksana şu halimiza. Eskiden bu dört duvar arasına biz götürür getirirdik adam. Şimdi girdik biz dört duvar arasina. Ömrümüzün hasılası şu yeniyetmelerin elindedır.”

Arap Abdullah tahta yataklardan birine çökerek etrafına bakındı. Sonra diğerlerine dönerek sordu:

“-Niye getirdiler acaba bizi?”

Bedo:

“-Niye olacah, ölmüş arslani gösterip eşşehlerin hükümdarlığıni ilan edecehler!”

Arap Abdo:

“-Bu Arnavut’un huyu değildir ama kırk yılın başı doğru söyledi. Ahımız gitmiş vahımız kalmış. Sokaklarda hükmümüz geçti artık. Bizi kaldırıp ne yapacaklar? Gelirken de bir şey söylemediler.”

Arnavut diğerlerine bakarak temkinli bir şekilde:

“-Gelirken silahlarınıza dokunmadılar değil mi more?”

Arab Abdo aynı temkinle sordu:

“-Silahımız olduğunu ne bilirsin be?”

“-Be more bizim taifemiz kabil olsa kabire bile girsın silahla! O Allah’ın emrı. Ancak bunlar bizim silahlarımıza ilişmadılar. Gelirken hakaret felan da etmedılar. Demek ki istedikleri bir şey olsun.”

Arab Abdo:

“-Ne isteyecekler yahu? Ne kaldı ki? Paşalığı bıraktık, sokakları bıraktık. Ulan rakıyı fazla kaçırdığımızda sokakta nara bile atmıyoruz artık neyimiz kaldı da ne isteyecekler?”

Arnavut:

“-Bizi buraya getirerek verirler gözdağı, hem de silahlarımıza ilişmeyerek, ecel kaçkını üç ihtiyar kurdu buraya tıktıklarına göre anlaşma isterler more.”

Bedo:

“-Arabo’yu, seni, beni aha buraya silahlı kodularsa ya bizi birilerinin üzerine salacahlar ya da tedbirsizlik ederler.”

Arab Abdo tespihini sallayarak:

“-Birinin üstüne salacak olsalar laf salarlar veya laf taşırlardı. Bunların ki tedbirsizlik. Kendilerine aşırı güveniyorlar. Bizi öteki sindirdikleri kabadayılarla, muhaliflerle karıştırıyorlar.”

Arnavut yine alaycı bir biçimde:

“-Yukarıda Allah var be more, sindik işte. Pisipisine sindik hem. Sinmesek burada oluruz?”

Abdo:

“-Ona sözüm yok, doğruya doğru eğer sinmemiş olsak bizi bu kadar yaşatmazlar şu gazeteci Hasan Fehmi gibi yeniyetme pusuculardan biriyle ensemize sıktırırlardı kurşunu. Zaman çok bozuldu. Tamam bizde zaman zaman hile yoluna saptık ama silahsız adamı hem de sırtından kalleşçe vurmak yoktu. Bıçağı bile hasmının sırtından saplasan kahpe dinli derlerdi adama. Zaman çok bozuldu çok!”

Bedo:

“-Hep yeniyetmeler! Hele o Surlu Tevfik[2] hergelesinin halt yemeleri bunlar! Hisar harabasınde haşhaş çeker serseriye kabadayılık ettirirsen olacağı budur babam! Tobancalı adamlarla köşe başlarına pusu kurmah, sırtından adam vurmah hep onun marifetleridir.”

Arnavut:

“-Sizin yüz vermeniz more! Ben dedim çok zamanında. Bu adam yaramaz adam, tepeleyelim bunu. Bunun yaptığını yapmaz en adi karmanyolacılar! Siz ne dedinız? Şimdi bu puştu vursak diğer kaldırım külhanilerinin kabarır damarı. Bizım gözümüzin korktuğunu, gücümüzın yittiğinı düşünürler bu çulsuzu tepelersek, değmez dediniz. Adamın İstanbul’da tepelemediğı kalmadı şimdi! Bıçağının hakkıyla yapsa bir şey demeyeceğım ama sırtından adam vurmakta kalleşlik be moter!”

Arap Abdo alaylı bir biçimde:

“-Ulan Arnavut seni gören de Zaloğlu Rüstem sanacak Battal Gazi sanacak! Arnavutluk dağlarında jandarmaya pusu kurmadın sanki?”

Arnavut:

“-More Arap sen eşkıyalığı ancak eskinin dağ haramiliğiyle karıştırasın. Biz pusuyu takip edilirsak kurarız onda da jandarmaya silah atılmaz. Komitacı yahut idamlık değilsen jandarmayla ölümüne müsademeye girilmez more. Benim bugüne dek ne dağda ne burada sırtından adam vurmuşluğum yoktur!”

Bedo:

“-Surlu Tevfik’i yaşatmah lazım geliyordu o ara. Sokak dengesi diye bir şey var. Kofana göre adam harcayamazsın babam!”

Arnavut:

“-O sokak dengesi dediğiniz meret düşürdü bizi bu hale. Dengeyi koruyalım diye bu yaşa kadar kaldık, postu deldirmeyelim diye sağa sola kaçıştık. Denge diye birbirimize kem bakmadık mı? Biz bir arada dursak kim yıkacaktı bizi? Selanik’ten gelip padişahı indirebilirler miydi more? Racon bozulabilir miydi? Yeniyetmeler, pusucular hakim olabilir miydi payitahtımıza?”

Arap Abdo:

“-Olan oldu ağalar. Kahpelikte yiğitlikte baki bu dünyada, ezelden beridir varlar. Her dönem Surlu Tevfik gibiler olacak. Pusuculara kaldıysa ortalık, onlardan daha baskın olan çıkacak onları tepeleyecek bir gün. Surlu Tevfik bugün var yarını meçhul. Bir gün ummadığı birine çatacak, ya İttihatçılar ya yeniyetmeler temizleyecek. Kanlı Hendek’te kapışan, padişah indirip çıkaran haşmetli yeniçeri zorbaları, kabadayıları bile toprağa girdi bunlar mı baki kalacak?”

Bedo:

“-Şimdi bırahın Tevfik’i, yeniçeriyi de biz bize bahalım. Ne yapacaz? Ne istiyor bunlar?”

Arap Abdo kapıya bir göz attıktan sonra diğerlerini usulca etrafına çağırarak fısıldadı:

“-Gözlerinde gördüm çok güvenirler kendilerine! Bizden ne isterler bilmem ama fırsatını bulursak bana dikkat edin. Vuruşarak çıkarız. Buralarda bir dehliz yolu vardır, oradan çıkarız.”

Bedo:

“-Ya sonrası?”

Arnavut:

“-Bizim için artık sonrası kalmadı more. Nerede eskiden etrafımızda el pençe duranlar? Bizden yetişip yatağında ölen kim kaldı ki zaten biz kalalım? Buranın ardı korudur, tutarız ormanı çarpışırız. Ya yarar çıkarız ya da namımızla ölürüz more.”

Arap Abdullah:

“-Ama evvela ne istediklerine bakalım. Maksatları nedir? Oluru var mıdır? Oluru yoksa ben tek hamlede gelenin ya da gelenlerin işini bitireceğim, siz de atılırsınız. Dehlizi biliyorum ben. Bekleyelim şimdi gelmelerini.”

2.Firar

Filinta Abdülkerim ile Baytar Rasim gergin bir halde demir kapının önünde bekliyorlardı. Baytar Rasim:

“-Silahlarını almamakla hata ettik…”

Abdülkerim:

“-Sıkıysa al… Eski toprak bunlar, silahlarını teslim edecek olsalar bellerine takıp gelmezlerdi. Çatışmaya lüzum yok, bize dirileri lazım.”

Yaklaşan sık adımları duyunca esas duruşa geçtiler. İzmir dağlarından çağrılarak İstanbul sokaklarını zapt etmesi için görevlendirilmiş kabadayılardan olan Gavur Efe’nin has adamlarından Topa Zeybek ardında iki adamıyla, kör gaz lambalarıyla aydınlanan koridorun bir ucunda belirmişti. Topallayarak adamların önünde dikildikten sonra:

“-Adamları getirdiniz mi? Keşke aynı yere koymasaydınız.”

Abdülkerim:

“-Getirdik Topal ağa. Silahlarına, kendilerine ilişmedik. Bunlarda can korkusu vardır, olmasa bu zamana kadar yaşamazlardı zaten. İsteneni vereceklerdir. Eski toprak ya birazda pohpohlarsınız işte, kostaklandılar mı ne biliyorlarsa dökülürler.”

Topal Zeybek:

“-Sıkıysa karşı dursunlar hele! Ben Çakırcalı’nın adamlarından Çıplak Efe’yi ipe çekmiş adamım, üç-beş eski kabadayıdan mı korkacağım? Siz şimdi merkeze gidin, haber ederim ben size.”

Köy basmaktan çekinmez, adam asmaktan zerre vicdan azabı çekmek Topal Zeybek, Filinta Abdülkerim ile Baytar Rasim’in dehlizden çıkmasının ardından iki adamını kapıya diktikten sonra paslanmış demir kapıyı kulakları sağır edebilecek bir gıcırdama sesiyle birlikte açtı. Gaz lambasıyla aydınlanan hücreye girer girmez kapıyı örterek üç ihtiyar kabadayının karşısında dikildi. Gözüne Arap Abdullah’ın göğsündeki madalyaların ışıltısıyla, Bedo’nun belindeki gümüş savatlı hançerin parıldaması çarptı. Üç kadim kabadayıyla aynı mekanda kapalı kalmak normal bir insan için korku unsuruyken, Topal Zeybek açısından bir gurur kaynağıydı. Buradan dışarı çıkınca üç silahlı kabadayıyla yüz yüze görüşüp sapa sağlam kalmanın verdiği şöhretle İstanbul sokaklarında millete kök söktürecekti. Hiç birisi ağzını açmıyordu. Kabadayılar taştan heykeller gibi dikiliyor, karşılarında dikilmiş olan Topal Zeybek’i süzüyorlardı. Topal Zeybek hücrenin bir köşesinde bulunan tahta sandalyeyi çekip oturup ayak ayak üstüne attı. Kurumlana kurumlana mütekaid kabadayılara süzmeye devam ederek:

“-Getirilirken bir sıkıntı yaşadınız mı ağalar? Bana Topal Zeybek derler, buraların ağasıyım.”

Arap Abdullah ağırlığından zerre taviz vermeden:

“-Bir sıkıntımız yoktur. Bize ihtiyaç duymuşsunuz, kalktık geldik.”

Topal Zeybek dizine koyduğunu ayağının ucunu kabadayılara doğru sallayarak esaslı bir sabır imtihanını başlatmıştı. Kafasını sallayarak:

“-Yaşınıza, başınıza hürmeten silahınıza, şanınıza dokunmadık. Şu kapıdan elinizi kolunuz sallayarak çıkmak sizin elinizde. İsteneni verdikten sonra tabi.”

Arnavut:

“-Sokakların gözü batsın. Uğruna döktük kan yeterince. Çekildık kendi muhitimize, o işlere karışmıyoruz. Verebileceğimiz ne kaldı ki more?”

Topal Zeybek sinir bozucu ayak sallamasını sürdürerek:

“-Payitahtın sokakları zaten bizim. Vermeye yanaşmayan pek olmadı zaten, aksini düşünen ya kabirde ya kuburda. Sizler sabık sultan Abdülhamid’in paşalarına yakın isimlerdiniz. Saraya yakın sayıldığınız için bir takım sırlara vakıf olmuşsunuzdur.”

Arab Abdullah:

“-Topal, sen benim göğsümdeki nişanları görünce süslü saray oğlanı sandın herhalde. Biz tulumbacı kahvelerinden, meydanlardan, sokaklardan çıkıp geldik evelallah. Saray’a yakınlığımız doğru, lakin ıcığını cıcığını ben bilemem. Arnavut bir ciğerci esnafını tanır, Bedo desen buradaki akrabalarıyla, hal hamallarıyla kalmaktadır. Bizden ne öğreneceksin?”

Topal Zeybek:

“-Siz bilirsiniz yine de illa. Sultan Abdülhamit’in bir sandığı varmış. İçinde elmaslar felan varmış. Tahttan indirilmeden çok evvel güvendiği bir paşaya emanet etmiş.”

Bedo:

“-Bizim Sultan Hamit’le ne işimiz olsun babam? Sarayı beş-alt kere görmüşüzdür o da dışarıdan ha. Paşa sofasına, huzuruna girip çhkmışlığımız bile yohtur, öyle divanda bargahta bulunduysah o ayrı. Hem sultan herkese itimot etmezdi. Bir Yedi Sekiz Hasan Poşa vordır rohmetlik, vermişse ona vermiştir. O da seneler evvel vefot etti.”

Topal Zeybek ayağını sallamayı sürdürerek:

“-Ben size ne soruyorum siz bana ne söylüyorsunuz! Vallahi yaşınıza başınıza bakmam astırırım sizi meydanda!”

Arap Abdullah’ın sol kulağı kaşınmaya başlamıştı. Elini usulca koynuna atarak kollarını kavuşturdu. Saldırmasının sapını parmak uçlarıyla kavramıştı. Topal Zeybek’in traşlı kafasını seyrediyordu. Arap Abdullah:

“-Biz bir şey bilmiyoruz. Elmas felan elimizde olsa biz harcar yeriz zaten. Seni birisi işletmiş, git işletene bağır.”

Topal Zeybek:

“-Bizde her yol var beyzadem. Eski günlerinizi özlüyorsunuz değil mi? Sokaklarda herkesin size gıptayla ve korkuyla baktığı o günleri. İsterseniz o imkanı sağlarım size. Yeniden sokakları bırakırız size. Abdo ağa Aksaray’a, Bedo ağa Üsküdar yakasına, Reşat ağa Beyoğlu yakasına.”

Arap Abdullah:

“-Saydığın yerler zaten bizim. Eskisi gibi namımız sürmede, yeniyetmelerin paye vermesine lüzum yoktur. Zaten bizim olan yerleri bize nasıl vaat edeceksin? Hem biz hazinedir, elmastır bilmeyiz. Bilsek yerdik, alemlerde akıtırdık zaten.”

Topal Zeybek müstehzi bir biçimde:

“-Ağalar. Bakın burası Bekirağa Bölüğü’dür.”

Abdo:

“-Biliriz Topal. Senden iyi biliriz. Bekir Ağa’yı yakından tanırız. Çayını, çorbasını içmeye de geldik falakasını yemeye de geldik. Senin kısa donla yaylalarda koşturduğun senelerde.”

Topal bir hışımla ayağa kalkarak elini geriye açıp Arap Abdullah’a bir tokat sallamaya niyetlendi ki ne olduğu anlaşılamadan Arap Abdullah adamın kolunu tutarak koynundan çıkardığı saldırmasıyla bir hamlede adamın gırtlağını yardı. Topal Zeybeğ’in boğazından kanlar boşalırken bıçağını kalbine soktuktan sonra karnına doğru yararak kuşağından işlemeli tabancasını aldıktan sonra yere devirdi. İçeride çıkan gürültüyü duyan zeybeğin adamları kapıyı açar açmaz çoktan bellerinden tabancalarını çekmiş olan diğer kabadayıların kurşunlarını yiyerek yere yığıldılar. Dehlizin ucunda ayak sesleri yankılanmaktayken her biri fedailerin bellerindeki silahları diğer ellerine alarak çifte tabanca zindandan çıktılar. Arap Abdullah’ın önderliğinde dehlizin karanlık koridorlarında ilerlerken tedbir olsun diye birkaç el gerilerine ateş ettiler. Onların bu ateşlerine, muazzam bir ateş sağanağıyla karşılık verildi. Nice kurşundan kıl payı kurtulmuş kabadayılar karanlığın yardımıyla dehlizin gizli kapısına vararak el yordamıyla bir başka dehlizde ilerlemeye başladılar. Yaşları itibariyle nefesleri kesilecek gibi olsa da hızlı adımlarla yürümeye çabalıyorlardı. Suratlarına vurmaya başlayan rüzgarı hissederek ay ışığının parıldadığı çıkışı buldular. Etraflarını saran yüksek ağaçların arasına dalarak karanlık ormanın derinliklerine karıştılar. Bir anlığına denk geldikleri yüksek bir duvarın önünde durarak soluklandılar. Arnavut Raşit, bir anlığına sanki tanıdık bir sima görmüşçesine duvarın arkasındaki binaya bakmaya başlayıp, yüzünde belli belirsiz bir donma olunca diğer kabadayılarda ister istemez o yöne dönüp bakmışlardı. Arnavut istemsizce söylendi:

“-Kaçarken yağmurdan, tutulduk doluya be more!”

Arap Abdo bir eskimiş konağa bir de Arnavut Reşat’a bakarak:

“-Ne oldu? Fedailerin karargahı felan mı?”

Arnavut:

“-Yok değildır, olsun daha fena. Şeddat hocanın konağıdır bu more.”

Arap Abdo:

“-Şeddat hoca kim lan?”

Arnavut:

“-Hani vardı ya ta Sultan Hamid zamanında bir adam. İngiliz idi oldu Osmanlı, tabip cerrahtı. Mezarlardan ceset çalar üstünde oyun eder diye Fehim Paşa aldırdı ya bunu. Öldürene kadar dayak atıp Haliç’e attılar cesedını. Bizı konağa gönderdiydi Tahir Paşa kapısına mühür vurun diye.”

Bedo:

“-Hotirladıh hotirlodihta, neye korharsan beyle? Adam ölmüş getmiş.”

Arnavut:

“-Bana anlatmıştı Güllü Hasan. Bunun Galata’da varmış gizli bir mahzeni. İçinda hep olsun insan başları, uzuvları, kanlar içinda vücut parçaları, bir nice bakır tel ve kimya aletleri. Adam tövbe haşa büyücü müymüş neymiş?”

Arap Abdullah:

-Bu binayı ben de hatırlıyorum ama sahibini bilmezdim. Karşımıza çıktığı iyi oldu. Bu koca konağı tutacağız. Buraya gelecekler, sonra alayına basacağız kurşunu. Hepsi tedbirsiz ve öfkelidir şimdi. Belki ölürüz ama olurda sağ kalırsak bir gece İstanbul’un namlı fedailerinin mühim bir kısmını temizlediğimiz için namımız yürür!”

Bedo:

“-Ula Abdo sen ne dersin? Hökümeti bunlar tutmuş. Biz sağ kalsah sanırsın bizi yoşatacahlar? Hem sağ kolmamıza ihtimal vermiyim ha. Şimdi ne kodar başibozuk taifesi vorsa tepemize yığacahlar!”

Arap Abdullah:

“-Konağı tutacağız işte. Sabaha kadar vuruşuruz artık. Son müsadememizdir.”

Arnavut:

“-Benım duyduğum o kadar şeyden sonra girmeyelim derim. Burada kim bilır ne musibetler vardır?”

Arap Abdullah:

“-Zaten öleceğiz, dışarıda pisipisine öleceğimize hiç yoktan bir kalede vuruşalım. Yürüyün içeriye giriyoruz.”

Üç kabadayının konağın ön kapısına doğru seğirtip gölgelerde kaybolmalarının ardından bir süre sonra bazı ayak sesleri yükseldi koruda. Gölgelerin içinden elleri silahlı bir avuç adam çıkmıştı. Etrafa bakındıktan sonra kabadayıların konağa saklandıklarına hükmederek o yöne saptılar.

3.Konak

Üç emekli kabadayı ellerinde silah boş konağın tozlu salonunda, ay ışığında dans eden toz tanelerinin aralarından geçerek ağır adımlarla yürüyorlardı. İçeride belli belirgin böcek vızıltılarını andıran sesler dışında hiçbir ses yoktu ki bina Sultan Mahmud’un Vakay-ı Hayriye harekatından beridir boş görünmekteydi. Zaten mekanda o tuhaf sesten başka hiçbir şey yoktu. Ne bir ışık ne bir gölge görmekteydiler. Sanki binanın dibinde bir yerde bir arı kovanı vardı. Dehlize inen merdivenlerin dibinden ışık huzmeleri görünmekteydi. Arnavut Reşat ne olur ne olmaz diyerek onlara beklemelerini söyledikten sonra çifte tabancaları önde merdivenlerden aşağıya inerek ışık huzmesinin içinde kayboldu. Geri geldiği zaman suratındaki şaşkınlık rahatlıkla ta Çamlıca tepelerinden bile görülebilirdi.

“-More inanmaycaksınız, aşağıda vardır bizim Surlu Tevfik!”

Arap Abdullah:

“-Hah! Öp babanın elini! Surlu ne bok arıyor ya burada?”

Arnavut:

“-Vallahi içerisi Surlu’dan daha acayip. Böyle garip garip ışıklar saçan bir şeyler vardı. Beş-altı tane kabadayıyla beraber dikilmiş öyle duruyor bakıyor duvara. Gerilerde de kendi kendine o ışıklı aletlerin oralarda gezinen kambur bir herif var. Kabadayıların orasına burasına telgraf direği gibi teller bağlamışlar.”

Bedo:

“-Ula bu gavat büyücü mü ola ki başımıza?”

Arap Abdullah:

“-Tevfik sübhanekeyi bile bilmez, nereden anlayacak sırlı esrarlı ilimleri? Bu işin içinde bir iş var. Kader işte. İttihatçılarla kapışıyorduk karşımıza birde bu çıktı. İnip bakalım!”

Üç kabadayı aşağıya indikten sonra durumu daha iyi anladılar. En azından görebildikleri kadarıyla ışıkların bir tür elektrik denilen ve yeni icatlardan biri olan bu şeytan icatlarından çıktığını anlamışlardı. Ama kendilerini gördüğü halde hiçbir tepki vermeyen altı kabadayıyı daha da garipsemişlerdi. Acayip bir gülme sesi işittiklerinde silahlarını o yana çevirerek döndüler. Kambur görünüşlü ama uzun boylu, yüzü gözü dikişler içinde bir adam ürkünç bir biçimde ışıltılar arasında onlara sırıtmaktaydı:

“-Dersaadet’in muhteşem kabadayıları! Sonunda beni bulmaya muvaffak olabildiniz demek?”

Arap Abdullah:

“-Seni aramıyorduk ki lan! Karşımıza çıktın! Kimsin sen?”

“-Ben kimim… Kendi gözümde bir aç. Bilime bilgiye olan açlığın etkisinde bir hayvan. Tek avının peşinde ömrünü çürütebilecek türden biri. Sizin gözünüzde ise cesetlerle oynayan bir büyücü, kafir bir üfürükçü! Cahiller! Sizin o döve döve öldüğünü sandığınız Şeddat Hocayım ben!

Bedo:

“-Ula sen ölmedin mi?”

Şeddat Hoca:

“-Ben bilgiye açtım. Siz ise nam ve şana. O göğsü madalyalı serseri paşalarınız emredince üzerime çullandınız! Ben ömrümü bilmeye adadım. Hayatımın deneyini, açlık çektiğim intikamla birleştirdim ben! Bunlardan başladım. Surlu Tevfik ve adamları. Bir zamanla öyleydiler tabi. Fennin ve tıbbın mucizeleriyle sadece onların derilerine ihtiyaç duydum. Onlar benim elektrikle hareket eden kölelerimdir. Bir emrimle sizi kurşunlarlar ki bir insan kadar iyi nişan alırlar!”

Kamburun bir hamlesiyle o durmuş kabadayıların tuhaf hareketlerle kendi üzerlerine doğru sarsak adımlarla yürüdüklerini gördüler. Tabancalarını uzatarak ateşlemeleri bile üzerlerine kar etmiyordu ki gerilerinden bazı ayak sesleri duydular. Fedailer kendilerini burada bu halde görünce bir hayli şaşırmışlardı. Kambur bu kez acayip yürüyüşlü kölelerini gelen fedailerin üzerine doğru sürmeye başlamıştı. Arap Abdullah diğer kabadayılara kendilerini takip etmelerini ve makinalara nişan almalarını söyleyince elektrik saçan bakır çubuklara ve cam kürelere ateş açtılar. Kurşunu biten Arap Abdullah o ateş cehenneminde kamasını çekerek patlattığı narasıyla tek çıkışı tutan fedailer üzerine yürümüş önüne gelene hançerini sallayarak yol açmaya çalışıyordu. Bir an geriye baktığında tuhaf görünen kabadayılarla fedailerin ateşleri arasında kalan Bedo ile Arnavut’un kanlar içinde yere yıkıldığını görmüştü.

Muharebe sesleri zaptiyeleri çekmeden ortadan yok olmalıydı. Güç bela, nefesinin izin verdiği ölçüde yürüyerek köşkten kaçtı. Kanlı kamasını elden bırakmamıştı. Dura koşa karanlıklar içine daldı.

4.Meyhane

Olaylardan ve hengamelerden geçmeyi başaran son kabadayı, yorgun külhani Arap Abdullah gündoğumuna yakın bir nefeste Merdivenköyü’ne kadar gelebilmişti. Korudan çıkmış, hızlı adımlarla, tekleyen kalbine rağmen bir sandala atlayarak buraya kadar gelmeye muvaffak olmuştu. Kendini hiç bu kadar yorgun hissetmiyordu. Üzerine tuhaf bir uyku hali ha çöktü ha çökecekti. Tüm kemikleri sızım sızım sızlıyordu. Döşeğe konsa o dakika sızar kalırdı.

Ama tüm yorgunluğuna rağmen içten içe hala içinde bir hırs ateşi dönmekteydi. O artık o dönemlerden geriye kalmış son kabadayıydı ve fedailerin yeni yetmelerini tepelemişti. Madalyaları hala üzerinde, kaması belindeydi. İstanbul sokaklarının saltanatı hala sürebileceğine inanıyordu. İçinde bu istek ve gücün olduğunu düşünüyordu. Kör Foti’nin meyhanesinden içeri girdiğinde onun bu dehşetli halinden ürken ve geceki ittihatçılar aldı söylentisini duyduğu halde muzaffer bir şekilde, elinde kanlı kamasıyla dönen bu eski kabadayının haşmetli gövdesi karşısında kapalı olduğu halde Kör Foti onu içeriye buyur etmişti. Testide boğma rakı istemişti eski usülde.

Rakıyla birlikte son kalan akşam mezelerinden bir kaçı önüne konulduğunda bir yudum aldı. Kafasında kadimden kalma tilkiler dönüp dolanmaktaydı. Surlu Tevfik’in, nam-ı diğer Şeddat Hoca’nın söylediklerini evirip çeviriyordu kafasına. İnsan hayvan gibiydi, açlığını hissettiği şey uğrunda ömrünü harcayabilirdi. Kimi kadına açtı, kimi mevkiiye makama, kimi güce, kimi paraya. Arap Abdullah’ta ta seneler evvel Abdülaziz döneminde girdiği ilk kavgadan sonra kendisine korku ve saygıyla bakan kabadayıların bakışlarını gördükten sonra “nam salmaya” açtı. Her kabadayı gibi “nam”a açtı.

Namı almış yürümüştü yine. Üzerine geleceklerin hesabını yaptı. Kaybedecek bir şeyi yoktu. Bir yudum daha aldı rakıdan. Dünyaya hükmedecekti. Bir yudum daha. Kalbi hala gençmişçesine hızlı hızlı atıyordu. Bir yudum daha aldı. Sokaklara yeniden dönecek ve namına nam katacaktı. Bir yudum daha aldı. Hala gücü kuvveti yerindeydi. Bir yudum daha aldı. Dünya yüzünde şanı olsa yine doymayacaktı. Bir yudum daha aldı. Dünyaya açtı. Testiyi tekrar kaldırmak istediğinde kalkmadı.

Kör Foti’nin çırağı Ayakçı Yusuf bir başka meze tabağını getirdiğinde Arap Abdullah’ın olduğu yerde sızdığını gördü. Hiç huyu değildi ki, birkaç yudum rakıyla devrilecek kişi de değildi. Korka korka, utana sıkıla ona dokundu. Dokunur dokunmaz koca kabadayının masanın üzerine yıkıldığını gördü. Ağzından kan gelmişti. Sırtındaki bir yaradan kanlar sızmaktaydı. Boşlukta sallanan elinden yere kanlı kamayla, ipleri kana bulanmış kehribar bir tespih yere düşmüştü. Kör Foti, bu hali görür görmez tabip çağırmak üzere dışarı çıktığında Ayakçı Yusuf’un gözleri yere düşen emanetlerde takılı kalmıştı. Geçen ay Hamamönü’nde külhan gençleriyle yaptığı kavgayı hatırlayarak tadını aldığı nam denen şeyi, bilek hakkı denen şeyi arzulamaktaydı. Üç külhaniyi madara etmekle nam yapmıştı ama daha fazlasına ihtiyacı vardı. Daha fazla nam istiyordu.

Ayakçı Yusuf işini bilen titiz bir mezar soyguncusu gibi eğilerek yerden emanetleri aldı. Arap Abdullah’ın göğsündeki madalyaları kendi göğsüne taktıktan sonra kamasını ve bıçağını kendi üzerine giydi. Köstekli saatini kendi yeleğine taktıktan sonra kehribar tespihi elinde şıklatmaya başladı. Kafasındaki fesi yan yatırdıktan sonra kurumlana kurumlana dışarıya çıktı. Sokaktan gelip geçenlere aldırmadan:

“-Dinleyin ulan develer![3]Aksaray kabadayılarının sonuncusu Arap Abdullah hasımları tarafından sırtından vurulmuş, ruhunu teslim etmiştir. Son nefesini vermeden önce emanetlerini bana bırakıp, namım ve şanım senindir demiştir. Bana el vererek kamasını kendi takmıştır. Artık onun mirasının taşıyıcısı benim! Eeeeyt! Aksaraylı Arap Abdullah’ın yetiştirmesi Deli Yusuf derler bize! Var mı ulan yan bakan?”

Sokağa baktığında geçen gün dövdüğü külhani gençlerden birini görmüştü. Külhani genç Yusuf’un önüne dikilerek sağ yumruğunu göğsüne vurarak: “Bilemedik ağa, bağışlayasın. Ateşçi Fikret, her daim yoldaşındır. Bıçağı senin yoluna fedadır.” dediği zaman çok tuhaf şeyler hissetmekteydi Yusuf. Nam’ının ilk semerini görmüştü. Ama daha fazlasını istiyordu. Acıkmaya yeni başlamıştı.

SON

 


[1] Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu” isimli romanında anlatılan ve bazılarının sayfa 208’de isim olarak anıldığı karakterler. (Kemal Tahir, Kurt Kanunu, İthaki Yayınları, İstanbul 2005, s.208) Bu sayfadaki isimler hikayede de kullanılmıştır.

[2] Burak Aydos’un “Bize Erkek Adam Derler” şarkısının klibinin girişinde anlatılan hikayenin kahramanlarından.

[3] Tabii ki de Kemal Sunal’ın efsanevi filmlerinden birine gönderme yapılmadan olmaz.

Mehmet Berk Yaltırık

Tarihçiyim ve yazarım. Tarihi korku hikâyeleri yazıyorum. Çeşitli internet sitesi ve fanzinlerde, çeşitli inceleme yazıları ve hikâyelerim yayınlandı. “Anadolu Korku Öyküleri-2”, “Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler”, “Güçoburlar” ve “Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikâyeleri-1” çalışmalarında yer aldım. “Türk Kültüründe Hortlak-Cadı İnanışları“ adlı bir akademik makalem de mevcut.

Şeddat Hoca’nın Çılgın Deneyleri” için 1 Yorum Var

  1. “Heeeeeyt! Tatar Mehmet’in yetiştirmesi Deli Alperen derler lan bana! Var mı yüreğine, bileğine güvenen?” diyesim geldi gerçekten.

    Ellerine sağlık üstadım, o döneme götürdün geri getirdin resmen.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *