Öykü

Spaknios’un Ruhu

Yazarın Notu: Merhaba, öyküye başlamadan önce belirtmek isterim ki Canwr karakteri ile ilgili bir evren oluşturuyorum. Bu karakterin bir başka hikâyesini de yine seçkide burada yayınlamıştım. Öyküler farklı zamanlarda geçmektedir ve lineer değildir. Linkteki öyküyü okursanız evren hakkında biraz bilgi edinebilirsiniz. Bununla birlikte bu öyküyü beğenirseniz sonra da okuyabilirsiniz. Hiç okumasanız da bu öyküyle ilgili bir kaybınız olmayacaktır. Görüşmek dileğiyle…


Canwr doğuya doğru çıktığı bu ilk yolculukta oldukça heyecanlıydı. Hiçbir zaman itaatkâr bir çocuk olmamıştı, ergenlik yıllarında da ailesini oldukça zor durumlara sokmuştu. Gerçi o aile ne kadar zor duruma sokulabilir bu da bir soru işaretiydi ama Canwr bir dereceye kadar bunu bile başarmıştı. Ama ilk gençlik yıllarında çıktığı bu yolculuğa çıkmasını sağlayan şey, kararlılığı ya da inatçılığı değil babasına söylediği şu cümlelerdi.

“Baba, büyük bir sorumluluğun beni beklediğini söylüyorsun yıllardır. Ama unutuyorsun ki bu sorumluluğa hazır olmam için sadece aldığım dersler yetmez. Tecrübelerim de olmalı. Daha da iyisi coşmalı ve saçmalamalıyım ki sonrasında durulabilmeli, aklımda hiçbir pişmanlık, hiçbir heves kalmadan kendimi görevlerime verebilmeliyim. Sana yalan söylemeyeceğim, bunu yapacağım hem de kesinlikle yapacağım ve bunu yapmayı çok istediğim için yapacağım. Ancak bunu yapmamın hepimizin iyiliğine olduğunu bildiğim için de yapacağım.”

Yaşlı cüce oğlunun akıllı olduğunu ve bir lider olarak doğduğunu biliyordu ama olgunluğa dair söylediklerinin bu kadar isabetli olacağını tahmin etmemişti. “Adın ne olacak peki?” diye sordu.

“Canwr,” dedi genç cüce çenesini kaldırarak. “Ben balta veya kazmayı değil lavtayı seçiyorum.”

“Annen seni özleyecek,” dedi babası.

“Annem bunu yapmak zorunda olduğumu biliyor.”

Yaşlı cüce, “Ben de biliyorum,” diye fısıldadı oğlunun duymaması için ve kalkıp oğluna doğru iki adım attı. Babasının söylediklerini duymayan Canwr heyecanlanmıştı. Ne zaman ki babası onun şakaklarını iki eliyle kavrayıp gözlerini gözlerine dikti o zaman anladı Canwr gideceğini. Ama içi yanmıştı. Azımsadığı olgunlaşma misyonu daha önce çok daha fazla önemsediği hevesinin üzerine çıkmıştı çünkü. Yine de kararlı bakmaya çalışmıştı Canwr, babasının gözbebeklerine…

Babası, oğlunu tanıyordu. Gülümsedi ve Canwr’un hiç beklemediği bir anda onu ensesinden ve omuzlarından kavrayarak kendisine çekti. “Elinde balta tutup, kızıl sakalların rüzgârda salınmadan önce yanımıza uğra,” dedi tam kulağının içine, “kalan kısa ömrümüzde bizi kendinden tamamen mahrum etme.” Ve oğlunu kulağının altından öptü.

Bunları düşünmek Canwr’un neşesini kaçırmıştı. Düşüncelerini dağıtmak için kendi kendine belki de onuncu kez sordu; “Neden Spaknios?” Evet, Spaknios mistik ve gizemli bir yerdi. Tir Glo’nun aksine güneşle doluydu, neredeyse mucizevi bir güneşti bu. Göğü maviye, yeri sarıya boyardı. En azından seyyahların söylediği buydu. Sonra, Canwr orada müziğin Tir Glo’dan çok daha farklı, çok daha mistik, kıvrım kıvrım ve ağdalı olduğunu duymuştu. Eh, bu ne demek kendisi de bilmiyordu. Bununla birlikte öğrenmek için Spaknios’a gitmek fena bir fikir sayılmazdı. Ama biliyordu ki sebep bu da değildi. Güneşin kavurduğu bu topraklar ile ilgili Tir Glo’nun büyük kütüphanesinde bulduğu şeyleri görmek ilgisini çekmiyor da değildi aslında; perspektifsiz rüya gibi resimler, –Canwr bu resimlerin benzerlerini üç gün önce konakladıkları Trinevere’nin başkenti Ikonyum’da görmüştü ama onlar daha formel daha figüratif resimlerdi, kütüphanede gördüğü Spaknios örnekleri ise çok daha başına buyruk çok daha renkliydi- insanın içini hoplatan şiirler ve bilinen bir fakirlik, bir hayat mücadelesi… Hiçbiri tek başına değildi. Canwr’u uyandıran, Trinevere’den Spaknios’a giden kervanın rehberinin sesi oldu. Bu rehber, kervanı sadece Spaknios’a götürmeyecek, ayrıca Spaknios Şahı’nın gelir elde etmek için özellikle desteklediği bir gezi olan yedi günlük büyük Spaknios turunda kervandaki tüccar olmayan yolculara da rehberlik yapacaktı.

“İt’in İni, TrinevereSpaknios sınırı.”

Canwr daldığı düşüncelerden kafasını kaldırıp rehberin bakışlarını yönelttiği ufuklara baktığında İt’in İni’ni gördü. Bu, zirveleri karla kaplı üç yalçın dağın meydana getirdiği bir sıradağdı. İsim her ne kadar pek hoş olmasa da bu yüce dağlar gerçekten de sağda ve solda daha alçak olan iki dağ arasında yükselen çok yüksek bir üçgenle bir köpek kulübesine benziyordu. Canwr dağlardan çok etkilenmemişti. Onları Tir Glo’dakilerden yüksek bulmuştu bulmasına ama ülkesindeki yemyeşil tepelerle karşılaştırıldığında bu sarp ve tehditkâr dağlar düpedüz çirkindi.

“Neyse,” dedi kendi kendine, “en azından geldik. Belki bizzat görünce beni buraya çeken şeyin ne olduğunu anlarım.”

* * *

İt’in İni, Canwr’u şaşırtmıştı. Dağ sanki dünyanın dümdüz zeminine bir ağırlık gibi konmuş ve her iki alçak dağın ortadaki yüksek dağ ile birleştiği noktalarda da yerden bir metre bile yükselmeyen iki geçit sunmuştu onlara. İşte bu etkileyiciydi. Bu geçit yükselmiyor ve alçalmıyordu. Zemin neredeyse dümdüzdü. Her ne kadar Spaknios Şahı’nın bir programı olsa da rehber Trinevere’li idi ve geçitlerden geçerken müşterilerine güçlü Trinevere Sultanlığı’nın bu rahat geçilen dağları aşarak bir kez bile fakir Spaknios’a saldırmadığını ama Spaknios’un Trinevere’nin buğdaylarını çalmak için sık sık bu geçitlerden Trinevere’ye girdiğini anlattı. Canwr için bu sözler pek bir şey ifade etmemişti. Kafası sadece zemini dümdüz olan bu vadiye –ki buna vadi denebilir miydi bilmiyordu- takılmıştı. Bu yol sanki özellikle yapılmıştı. Üstelik çok genişti bu yollar, buraların hesabıyla rahatlıkla dört yüz elli arşın genişliğindeydiler. Öyle ki bütün kervan rahatlıkla yan yana geçebilir ve kervanın her iki yanında rahatlıkla bir kervanlık daha yer kalırdı.

İki mola, bir gece konaklaması ve on altı saatlik yolculuğun ardından geçitten çıktılar ve rehber “Spaknios,” diye bağırdı. Aslında bağırmasına da gerek yoktu çünkü karşılama komitesi kisvesi altında bir manga kadar zincir zırhı kuşanmış, sivri kubbeli miğfertakan iki ellerinde sırasıyla bir küçük yuvarlak kalan ve adam boyuna bir mızrak taşıyan Spaknios askeri onları durdurdu. Askerler kibarca onlara hoş geldiniz deseler ve iyi dileklerini sunsalar da Şah’larının seyahat damgalarını kontrol etmeden kervandakilerin geçmesine izin vermediler. Vergi, yolculara bu damgaları dağıtan loncanın temsilcisi olan rehberden alınmıştı.

Askerlerden yeterince uzaklaştıklarında ve Canwr daha orada bile kızdıran güneş altında toz haline gelmiş yükselen toprağı soluyup aksırdığında, rehber, “Güzel atlar ülkesi burası,” diye bağırdı “Bir fersah ötemizde çömlek atölyeleri ile ünlü bir kasaba olan Salimas’a ulaşacağız. Öğlen yemeklerimizi Şah’ın tahsis ettiği bir kervansarayda yedikten sonra sizleri bir çömlek atölyesine götüreceğiz.”

Canwr Spaknios’un kendisini neden çektiğini henüz anlamamıştı ama anladığı bir şey vardı; aynı zamanda kendi duygularını keşfedip Spaknios Şahı’nı finanse etmesi imkânsızdı. Bir noktada bu seyahatten ayrılmalı, halkın içine karışmalıydı. Bununla birlikte ilk gidecekleri yer bu kararı sorgulamasına yol açacak kadar eğlendirmişti genç adamı…

* * *

Canwr, eşyalarını odasına dizdikten sonra kervan saraydaki yemek salonuna inmişti. Imperia’ya kadar yemeklerini masada yiyordu ama Imperia’da bir farklılık olarak seçtiği yer sofrası oradan sonra kesinkes hâkim duruma gelmişti. Spaknios’taki ilk yemeğini de bir yer sofrasında yiyecekti.

Kafilesine ayrılan üç büyük sofrada da yer kalmamıştı. Canwr hayıflandı. Eşyalarını dizmek için çok zaman harcadığını düşündü. Ne yapacağını düşünürken kendisine göre ikinci sofradaki ergenlik çağındaki insan delikanlının kendisine el ettiğini gördü. Canwrelflerden böyle bir hareketi beklerken bir insandan davet alınca şaşırmıştı. Kafilede birkaç cüce tüccar da vardı ama Canwr onlardan özellikle uzak durduğu için onların kendisine yardım etmemesini anlayabiliyordu. Canwr’un düşüncelerini okuyamasa da ısrarlı olan çocuk Canwr’un bakışlarını yakaladığında sağ yanındaki adama yaklaştı sol yanındaki adamı da nazikçe itti. Arada ortaya çıkan boşluk Canwr’undu. Canwr mahcup ama memnun bir şekilde yanlarına oturduğunda da konuştu.

“Merhaba,” dedi “Ben Dove, Imperia’dan geliyorum.” Sonra da sırasıyla iki yanındaki adamı–ya da bir yanındaki ile artık Canwr’un yanındaki adamı- gösterdi. “Bunlar amcalarım Yerassimos ve Papulas”

Canwr adamlara bakıp belli belirsiz selam verdi. Adamlar da son derece isteksiz olarak bu selamı aldılar. Bununla birlikte çocuk büyük ihtimalle yalan söylüyordu. Bir kere Dove bir Imperia ismine hiç benzemiyordu, Yerassimos ve Papulas da iri yarı otuzlarında iki çetin adam olmakla birlikte çocuğa hiç benzemiyorlardı. Çocuk -ki on altı yaşlarında olmalıydı-Canwr’un gördüğü en yakışıklı insan olabilirdi. Simsiyah saçları ve parlak mavi gözleri etkileyici bir kontrast oluşturuyordu. Açık buğday tenliydi ve köşeli bir çenesi vardı. Dudaklarında kendine güvenli bir gülüş vardı ve daha bu yaşta oldukça uzundu. Omuzları da oldukça genişti. Canwr çocuğun yalan söylediğini anlasa da çocukla konuşabileceğine karar verdi. Sonuçta kendisi de sadece yirmi yaşındaydı ve on altı yaşındaki bir insanla konuşmak ilginç olabilirdi.

“Adım Canwr,” dedi yemeğe uzanırken. “Tir Glo adasından geliyorum. Bu seyahate Trinevere’de yazıldım. Imperia’dan da geçtim. Olağanüstü bir şehir. Ama ben önce Spaknios’u görmek istiyorum. Neden bilmiyorum ama orayı, yani burayı çok merak ediyorum.”

Çocuk yine gülümseyerek sordu “Madenci misin? Kömür mü çıkartıyorsun?”

“Hayır.” Çocuğun Tir Glo’yu bilmesi onu şaşırtmıştı. “Halkım madencilikle uğraşır çoğunlukla doğru ama ben bir ozanım. Lavtayla balladlar besteleyip söylüyorum.”

“Müzisyen bir cüce. Gerçekten bu seyahat meyvesini vermeye başlıyor öyle değil mi amca?” Burada Yerassimos’a bir dirsek attı. Adam Dove’un Canwr’la konuşmasından hoşlanmıyordu ve Dove adamı rahat bırakacak değildi. Dove bir şekilde onların efendisiydi, bu açıktı. Bu Canwr’un anlayabileceği bir şeydi. Adam belli belirsiz bir şeyler geveleyince çocuk tekrar neşelendi.

“Şimdi hızlıca yemek yiyelim. Ne de olsa birazdan şu çömlek atölyesine gideceğiz. Ne orayı kaçırmak istiyorum ne de aç kalmak öyle değil mi?”

Bu soru Canwr’a saçma gelmişti. Başını olumlar şekilde sallarken çocuğun kendisi ile ilgili sorduğu bu sorunun genel niteliğinin ne olabileceğini düşünüyordu.

* * *

Çömlek atölyesine geldiklerinde ilk olarak Spaknios halkının buraya kısaca seramikçi dediğini öğrendiler. Kafilenin rehberi onları önce birkaç yüz mumla aydınlatılan seramiklerle dolu bir yere soktu ve herkesin içeride olduğuna kanaat getirdiğinde içerideki görevlilere mumları söndürmelerini işaret etti. On kadar görevli ellerinde uzun ve her birinde yirmi kadar açılır kapanır hazne olan çubukları mumların üstüne getirip ateşi hazneye aldılar ve hemen ardından hazneleri kapattılar. İşte o an Canwr’un gözleri fal taşı gibi açıldı. Kafileden belli belirsiz ama kollektif bir “Aaaaaa” sesi çıkmıştı. Şundan ki, biraz önce rengârenk boyaları mum ışığında az buçuk seçilebilen binlerce seramik eşya karanlıkta parıl parıl fildişi bir renkle ışımaya başlamıştı. Sessizlik biraz daha sürseydi bir rüyaya dalmaları mümkündü ama rehber bütün bu seyahatin Spaknios Şahı’na fon sağlamak için olduğunu hatırlatmak için midir bilinmez, konuşmaya başladı ve bu seramiklerin kedisini, üzerindeki kimyasalların özelliklerini ve asgari ve azami fiyatlarını anlatmaya başladı. Tüccarlar için ciddi bir bilgiydi ve memnuniyet vericiydi bu bilgiler. Ama içten gelen bir itkiyle buraya gelen bir maceraperest için sadece anın büyüsünü bozmuştu.

Birkaç dakika sonra mahzenin kapısı açıldı ve kafile, önde rehber olmak üzere merdivenlerden çıkıp bir odaya götürüldü. Burası aydınlık bir odaydı ve içeride bir başka kafileden yirmi kişi daha vardı. Yerdeki minderlere oturmuşlar, önlerinde ayağıyla tekerlek çeviren bir adama bakıyorlardı. Adam, Canwr’un kafilesini selamlayıp oturmalarını rica ettikten sonra biraz daha bekledi ve herkes oturunca da kendine güvenli hatta yılışık bir tavırla ellerini ıslatıp kovasından biraz çamur alıp tekerleğin döndürdüğü platforma yerleştirdi. Tekerleği çevirdikçe küçük dokunuşlarda bulunduğu çamur, şekilleniyor, tam “bitti son hali bu” derken başka şekillere sokuluyor ve her hal değişiminde gerçekten büyüleyici bir keyif veriyordu. Adam, küçük bir testiyi bitirdiğinde kalabalıktan yine bir “Aaaaa” sesi yükseldi. Canwr bu kısımdan etkilenmemişti, “Ne de olsa yine fiyatlardan bahsedecekler şimdi,” diye düşündü. Bu sırada eline sıcak bir sıvıyla dolu bir cam bardak tutuşturuldu. Ne olduğunu sorduğunda bardağı eline veren adam elma çayı olduğunu söyledi.

Canwr bu küçük konuşma sırasında olan biteni kaçırmıştı. Şimdi tekerleğin başında bir kız vardı ve ustanın kendisine verdiği önlüğü giyiyordu. Canwr bir başka usta olduğunu zannetti kızın. Kız esmer tenli ve ceylan gözlüydü. Gözleri çok açık griye benzer bir maviydi ve dolgun dudakları vardı. En ilginci elleriydi, küçük ve bakımlı elleri vardı. Hiç de her gün çamur yoğuran ellere benzemiyordu bunlar.

Canwr eller konusunda yanılmadığını ama kızın bir başka usta olduğu konusunda yanıldığını basit, bayağı, herkesi güldüren ve Dove’un kendisine bakıp göz kırpmasını sağlayan bir şekilde öğrendi. Kız elindeki çamuru nasıl becerdiyse sürekli yukarı doğru uzayan ve iki eliyle zapt edemediği bir penis haline getirmeyi başarmıştı ve izleyenlerin tüm gülüşüne, alayına ve kurdukları fantezilere karşın pes etmeden ciddi bir ifadeyle onu bir sanat eserine çevirmeye çalışıyordu. Canwr ise yüzünde değişmeyen bir ifade ile seyrediyordu olan biteni. Bu olay gülmek için çok basit bir olaydı. Buna gülmeyi küçüklük sayardı. Bununla birlikte eğleniyordu, kendinden saklasa da eğleniyordu. Kendini biraz bırakması gerektiğini düşününce diğer efendinin tepkisini görmek istedi. Dönüp tekrar Dove’a baktığında çocuğun dudağını biraz yana çekerek kıza baktığını gördü. Biraz önce taş gibi duran sahte amcaları ise gülmekten katılıyor birbirlerini dirsekliyorlardı. Canwr da o zaman kendisini serbest bıraktı ve güldü. Çok değil ama sadece kibar bir dudak bükülmesiydi bu.

Bu eğlence gerçek ustanın çömlekten penisi üstünden bastırarak yok etmesiyle bitti. Sonra da çömleklerin fiyatlara dair bir duyuru yapıldı. Kız ellerini yıkarken Canwr’un kafilesi de yerinden kalktı. Canwr tam kendisini bırakmıştı ki aklına bir şey geldi. Tabi ya bu bir gösteriydi herkese yapılıyordu. Bu kız özellikle bu şovu yapmıştı. Çömleklerle ilgilenmiyordu Canwr, kendisini eğitiyordu ve aklına gelen şeyi güzel bir kızla konuşmak iyi bir eğitimdi.

Canwr kızın ellerini temizlemesini bekledi ve sonrasında onu takip etti. Kız dışarı çıkmış atölyenin önündeki taşa oturmuştu. Canwr yanına geldiğinde kafasını ondan yöne çevirdi ve cüretle “Ne istiyorsun?” diye sordu.

“Bir seyyahın buradan iki kez geçmesinden korkmuyor musun?” diye cevapladı onu Canwr.

Kız istifini bozmadı “Bu bir eleme” dedi. “Gerçekten buradakilerin nasıl yaşadığını görmek isteyenlerle, şahı fonlayıp soyulmak isteyenler arasındaki farkı anlamak için bir eleme bu.”

“Hey” diye bağırdı birisi arkadan. Canwr sesi tanımıştı bu Dove’du.

Dove o çapkın gülümsemesi ile kızın yanına oturdu “Harika gösteriydi güzellik,” dedi. Bunu söylerken kafasını çeyrek derece sağa eğmiş kızın gözlerine gözlerini dikmişti. Kız da ona döndü ve bakışlarına karşılık verdi. Neden sonra kız sordu “Sen kaç yaşındasın?”

“On yedi.”

“Ata binmeyi biliyor musun?”

“Evet ama başka şeyleri de öğrenmek istiyorum. Anladığım kadarıyla burası sadece güzel atlar ülkesi değil”

Kız gülümsedi, “Atlara bugün öğleden sonra bineceksiniz çünkü bunun parasını ödediniz.”

“Param var,” dedi Dove söylediği cümlenin aksine son derece cazip ve olgunca. “Ama ben doğal olmasını isterim, her şeyin…”

Kız burada kafasını kaldırıp ayaktaki Canwr’a sordu. “Sen de doğallıktan yana mısın?”

Canwr başını olumlar şekilde sallarken Dove gözlerini kısmış dinliyordu. İki genç adam da kız da konuşulan şeyin her an yılışmaya dönebilecek baştan çıkarıcılığından uzaklardı. Bir şey vardı ikisinde de, hatta üçünde de. Bir asalet, bir ağırlık…

Kız o zaman konuşulan şeyin başka bir şey olduğunu açığa vurdu. “Bugün öğleden sonra ata binecek yarın da Salimas şehrini gezeceksiniz. Hepsini ödediniz ve hepsinde de sizi yapay şekilde eğlendirecekler. Yine de bunlar için ödeme yaptınız ve hiçbirşey öğrenmeyecek de değilsiniz bu tiyatrolardan. En azından Spaknios’u gözlerinizle göreceksiniz. Tozunu, güneşini belki imitasyon birkaç minyatürü ve kim bilir bir iki de güzel şiir dinlersiniz. Ama bu yeterli mi sizin için? Gördüğüm kadarıyla daha fazlasını arıyorsunuz siz”

Dovecidi bir ifadeyle dudaklarını büzdü “Bizi bir geneleve götürmeyeceksin değil mi? Çünkü kulağa biraz rahatsız edici gelse de ben avlanmayı severim.”

“Hayır,” dedi kız “Size görmediğiniz bir şeyi göstereceğim. Eğer görmek isterseniz. Sizden saklanan bir şeyi. Yani evet Spaknios’un sizin paranıza ihtiyacı olduğunu biliyorsunuz ama bunu size göstermediler. Ben göstereceğim bunu size.”

“Bunu bizi soydurarak göstermeyeceksin değil mi?” diye sordu Canwr.

Kız yine sakindi “Hayır ama işin içinde hırsızlık olduğu doğru.”

İki genç adam da ilgilenmişti.

Kız devam etti. Şu an komşu ülkede Trinevere’de, Trinevere’nin Sarı Günleri yaşanıyor. Bu bir festival ve üç gün sonra buğdaylarını hasat edecekler. Spaknios ise bildiğiniz gibi kuru ve çorak bir yer. İnsanların ortaya bu kadar güzel sanat eserleri koyması tesadüf değil. Hayallerine sığınıyor insanlar. Hayatta kalmaya çalışıyorlar…”

Kız konuşurken Canwr Spaknios’a neden geldiğini anlayıverdi. Hayat için gelmişti buraya, burada bir hayat enerjisi vardı, yaşamak için çabalamak, keskinleşmiş, hayat dolu ve atak insanlar, sıcak, ateşli ve kuralsız insanlar. Canwr kızın sözünü keserek, “Ben varım,” dedi doğru dürüst dinlemeden.

Kız, “Leb demeden leblebiyi anlıyorsun,” diye cevapladı onu. “Evet, yarın gece tan yerine kadar yakın köylerdekilerle birlikte buğday çalacağız. Ama sizi uyarayım: Trinevere köylüleri sizi öldürebilir. Trinevere askerleri de öyle. Hasat zamanı geldiğini sadece biz bilmiyoruz onlar da biliyorlar…”

Dove, “Bunun için de ödeme yapacak mıyız?” diye sordu yine esrarengiz ama doğal, güven veren bir ifadeyle.

“Bana değil,” dedi kız.

“Askerlere,” diye tamamladı Canwr. “Spakniosfalankslarına”

“Ve dönüşte,” diye detaylandırdı Dove, “buğday olarak…”

“Askerler de yemek yer.” diye noktaladı kız, ayağa kalkarken, “Gerçek Spaknios’u göreceksiniz. Gerçek Spaknios ölümle yaşamın iç içe olduğu bir yerdir. Göreceksiniz. Göreceğiniz son şey olsa da…”

İki genç adam kıza ilgiyle bakarken de tamamladı sözlerini, “Adım Firuzan, adlarınızı eğer bu maceradan sağ çıkarsanız öğrenirim. Yarın güneş battıktan sonra seramikçiye gelip beni sorun. Size göstereceklerdir.”

Genç adamlar hormonsal olarak etkilenmemişlerdi ama iç gıcıklayıcı bir memnuniyet hissediyorlardı. Belki Dove hormonsal olarak da biraz etkilenmiş olabilirdi.

* * *

O gün öğleden sonra güzel atlara binmişlerdi, Canwr burada Dove’un çok iyi bir binici olduğunu anladı. Kendisi de atlarla haşır neşirdi. Bir cüce olmasına rağmen büyük atları da gayet iyi idare edebiliyordu. Ama Dove’da bir şey vardı. Dove ile at bir oluyorlardı, bir elf bile bu kadarını başaramazdı. Hatta Dove bir ara o kadar kendi belli etmişti ki at üzerindeki herkes kendi deneyimini unutup Dove’u seyretmeye dalmıştı. Canwr, Dove’un sanatını görünce kendi sanatı depreşti. Bir an önce kervansaraya dönüp bir ballad yazmak istedi.

Kervansaraydaki odasına döndüğünde ise kendini yatağa bırakıp uyudu. Yorgundu ama balladla uğraşmak istememesi daha mantıksal bir karara dayanıyordu. Bir olay olmalıydı, bir şeyin balladı yazılırdı. Ve o şey bir sonraki gün olacaktı. O ballad güzel olacaktı. Ya da Tir Glo’da ona ballad yazacaklardı. Her ikisi de şimdi yazmaktan daha uygun geldi Canwr’a. Yatağında döndü ve en başta söylendiği gibi kendini uykuya bıraktı.

* * *

Ertesi gün Canwr biraz adaptasyon sorunu yaşadı. Firuzan onlara gerçek bir deneyim vadetmişti ve bu sebeple gördüğü hiçbir şey ona gerçek gelmiyordu. Koskoca Salimas şehri ona bir gösteri gibi geliyordu. Pazarda üzerine sinekler akın eden etleri satanlar, tezgâhında rengârenk minyatürler olan sanatçılar, köşe başında durmuş her gelen geçene o an uydurulmuş şiirler okuyan eli kâğıtlı, tüylü şairler ona gerçek gelmiyordu. Oysa gerçek olmalıydılar. Bu şehir yoksuldu çünkü. Evler bakımsızdı, pazarda meyve sebze yok gibiydi. Biraz hububat, biraz baklagil vardı o kadar. Ama o inanmıyordu. Gerçek artık tek bir yerdeydi. Bu gece olacağı yerdeydi gerçek, şimdi, burada değil…

Yine de bir çay evine girdi Canwr. İçeride lavta gibi telli bir çalgı çalınıyordu. Ancak ses çok tiz yankılar yapıyordu. Güneydoğudaki bereketli nehirler ülkesinin sazlarına benzeyen bir çalgıydı bu. Büyük kütüphanede resmini görmüştü ama sesi gerçekten bir sürpriz olmuştu Canwr için. O sormadan bir elma çayı geldi önüne ve bir adam oturdu karşısına. Canwr şaşırmıştı ama belli etmedi. Adam önüne üç tane minyatür açtı. Papirüs benzeri yıpranmış kâğıtlardaydılar ama renkleri solsa da hâlâ etkileyiciydi bu resimler. Trinereveredekilerden çok daha güzeldi bunlar. Onlar sadece anın şahitliğini yapıyorlardı. Bunlarda da perspektif yoktu, bunlar da belli bir kurala göre yapılmışlardı ama bir hayal,bir rüya vardı bunlarda. Adam seç dedi ve Canwr seçti.

Minyatürde beyaz elbiseli bir kız vardı. Elbisesinin kolları geniş ve dökümlü, elbisesinin paçaları bol ve uzundu. Bulutlar gibi değiyordu yere.Kızın bir elinin altında bir ceylan vardı.Diğer elinin parmakları dişil bir hareketle zarifçe göğe uzanıyordu. Kızın parmaklarının gösterdiği yerde bir kuş kanat çırpıyordu. Yemyeşil bir kırda oturuyordu kız, altında çiçekler, yüzler, üstünde gökkuşakları dalgalar vardı. Ve çok güzeldi kız, kumral saçlarının altında ceylan gözleri, pak teninin ucunda gülümser dudakları vardı.

Adam gözlerini kapattı ve yumuşak bir sesle şöyle söyledi;

Ciğer kanından yapmak kokuyu

Sadece tatar ceylanının hüneri…

Eh biraz kısaydı bu, hem de resmin mükemmelliğine o kadar erişemiyordu ama içtendi. Ya da içten miydi? Muhtemelen değildi ama bu adam da geçinmek zorundaydı. Tıpkı buğdaya ihtiyacı olan köylüler gibi. İşte bu kesin gerçekti ve Canwr bu kesin gerçek için adama ödeme yaptı.

Adam yanından kalkınca Canwr Spaknios çalgısını dinledi Bu onun gelecekteki sanatını etkileyecek ilk andı. Ama o bunu henüz bilmiyordu.

* * *

O gün güneş batıp gündüz, akşama döndüğünde, Canwr ve Dove, Firuzanla buluştular. Canwr saçma da olsa lavtasını sırtına asmıştı. Ölürse son yapmak istediği şeyin şarkı söylemek olduğunu düşünmüştü. Ölüm hakkında hiçbir şey bilmiyordu aslında, sadece gençti o kadar. Yine de belinin arkasında ağzını kemerine bağladığı bir Tir Glo baltası vardı. Dove da beline bir kılıç takmıştı.

Firuzan heyecanlı olduğunu anladığı iki adamı sakinleştirmek için onlara yemeleri için bir şeyler vermeyi teklif etti. İki genç adam da anlaşmış gibi su istediler karşılık olarak. Dilleri damaklarına yapışmıştı ve bunun tek sebebi sıcak değildi. Suları başlarına diktiklerinde kız sordu.

“Daha önce benzer bir maceraya atılmamış gibisiniz.”

“Atılmadık,” dedi Canwr, Dove’dan onaylar bir işaret alınca. “Sen çok fazla yaptın bunu galiba.”

“Hayır,” dedi kız o alışılmış sakinliğiyle, “bu benim ilk hasadım.”

Dove bir kahkaha attı ve Canwr çarpılmış ağzıyla gülümseyerek kalan suyu da başına dikti.

Firuzan, genç adamların espri zannettikleri gerçekle ikilinin rahatladıklarını anlayınca onları ısrarla yemeğe davet etti. Zaten yola çıkmalarına bir saat kadar vardı. Köylülerin toplanma noktası yakındı. Yola çıkıp İt’in İni’ni geçtiklerinde hasattan pay almak için güneşin doğuşuna kadar yaklaşık üç saatleri olacaktı. İkiz geçitlere girdiklerinde güvenli sayılırlardı. Geçitler onları gözlerden saklardı.

Birşeyler yediler,yola çıktılar, geçide ulaştılar ve Spaknios askerlerinin gözleri önünde on kadar atlı –ki üç genç maceracı atlarındaydılar- ve iki yüz kadar köylü ellerini kollarını sallaya sallaya oradan geçmeye başladılar. Geçitten konuşarak ve hızlı yürüme temposunda Canwr’un kafilesinden sadece biraz daha hızlı geçtiler ve Trinevere topraklarına gerçekten de güneşin doğmasına dört saat kadar kala girmiş oldular.

Canwr, ilk büyük tarlaya ulaştıklarında her ne kadar suskun, dikkatli ve gergin olsalar da hayal kırıklığına uğramış hissediyordu. Her şey çok tekdüzeydi. Hiçbir tehlike de yoktu. Bununla birlikte bir şeye de sevinmişti. Bu tarlalar çok büyüktü ve belli ki zavallı bir Trinevere çiftçisine ait değillerdi. Aç da olsalar bir başka insanın servetinin böyle çalınmasına gönlü razı olmazdı. Buna razı mıydı peki? Aslında değildi. Vicdanı sızlıyordu ama bu öyle veya böyle olacaktı. Kendisi hiçbir şey almamaya söz verdi ve iç sıkıntısı geçmeyince yanında at süren kafadarlarına –çünkü Dove kızla Canwr’un arasına bilinçli şekilde girmişti.-

“Biz çalmayacağız,” dedi. “bizim ihtiyacımız yok ve biz hırsız değiliz.”

Dove omuz silkti.

Firuzan ise, “Elbette,” dedi, “ben size sadece gerçek Spaknios’u gösteriyorum. Trinevere ile alıp veremediğim bir şey yok.”

Köylüler tarlalara dalıp gayriresmi hasatlarına başladığında üç kafadar da atlarından inip onları izlemeye başladılar. Canwr, renkleri belli olmasa da tenini gıdıklayan buğday başakları arasında dolaşmaya dalmıştı. Herhalde Dove şu anda Firuzan’ın yanında onu etkilemeye çalışıyordu ama bu pek de umurunda değildi. Yoksa umurunda mıydı? Bu soru o kadar tatsızdı ki… Canwr’un gelecekteki görevlerine hazırlanması mı ağır basacak yoksa Canwr’un gençliğini çılgınca yaşaması mı ağır basacak sorusunun küçültülmüş versiyonuydu bu soru. Canwr ne zaman elleriyle okşadığı buğday başaklarını hissetmez oldu o zaman kafasını boşaltması gerektiğine karar verdi. Hem balladı için biraz da köylüleri izlemeliydi.

İzledi de… Hızlılardı, çok hızlılardı hem de. Buğdayları elleriyle okşamıyorlardı, etrafa bakmıyorlardı, ufukta yerden dikey olarak çıkmış gibi görünen yalancı şafağa da bakmıyorlardı. Sadece olabildiğince hızlı şekilde alabildikleri kadar çok buğdayı almaya çalışıyorlardı. Sessizce ve gizlice yapıyorlardı bunu üstelik. Ve Dove gerçekten de Firuzan’ın yanındaydı. Gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu ama kız gülmüyordu. Yine de Dove’un ruhunda kızlarla uyumlu bir şeyler vardı. Hareketleri ne yılışıkçaydı ne de kız onu dinlemediği veya etkilenmediği zamanlarda hırçınlaşıyordu. Sonuçta bütün bunlardan bir ballad çıkmazdı. Yine de yarın bir gün Trinevere’de hırsız Spaknioslulardan söz edildiğinde, Canwr karşısındakine hak verebilecek, gülümseyecek ve bugünü hatırlayabilecekti.

Tabi bu kadar yaşayabilirse… Birden bağırışçığrışlar duymuştu çünkü. Seslerle aynı anda köylüler topladıkları tüm buğday başaklarını saplarıyla beraber şaşılacak bir beceri ile kucaklamış ve tarlanın dışına doğru koşmaya başlamışlardı. Canwr da yavaş yavaş hızlanarak koşuyordu ama panik halinde değildi.Ne zaman ki havayı delen bir ses duyup koşan köylülerden birinin yere yığıldığını gördü o zaman işin ciddiyetini kavradı. Hızla atlara doğru koşmaya başladı. Dove Firuzan’ı bir atın arkasına geçirip atı yere oturtmuştu. Diğer eliyle de ayaktaki atını sakinleştirmeye çalışıyordu. Köylüler bu sırada diğer sekiz ata buğdaylarını yüklüyor ve atlarla birlikte insan hızıyla koşarak uzaklaşıyorlardı. Bu sekiz ata Canwr’un atı da dâhildi. Yine de kızmadı Canwr, her on köylüden biri belirli aralıklarla yere düşüyordu çünkü.

Dove birden Canwr’a döndü ve bağırdı. “Arkanda!”

Canwr arkasını döndüğünde Dove yaşlarında bir insan çocuğunu görü. Çocuk arkasındaki yaşlı serflerden daha hızlı koşmuş ve bu cüceye yetişmişti. Hırslıydı “Lanet olası hırsız” diye bağırırken elindeki yabayı tamamen öldürmek kastı ile Canwr’a doğru itti. Ama Canwr’un hızlı koşamamasının sebebi olan ırkı, eğildiğinde bir hedef olarak ciddi derecede küçülebilmesine de yarıyordu. Çocuk boşa salladığı yabasını geri çekerken Canwr da hırsla belindeki baltayı çıkardı. Tir Glo çeliği çocuğu ürkütmüştü, Canwr’un nefret dolu bakışları da yardım etmiyor olmalıydı. Canwr çocuğu o an öldürebilirdi ama katil olmaya hazır değildi. Çocuk duraksayınca baltasını elinden bırakmadan koşmaya başladı. Ne zaman ki atlara ulaştı. Baltayı tekrar beline soktu.

Dove’a, “Beni sürebilir misin?” diye sordu.

Dove omuz silkip dudaklarını büzdü, bu soruyu bir hakaret saymış olmalıydı.

“Peki,” dedi Canwr, “Ata Firuzan’ı bindir ve ayağa kaldır ben size siper olacağım.”

Dove söyleneni yapınca da bağırdı, “Koş Firuzan koş.”

Sonra Dove’ın tek eliyle tuttuğu atın yularına yapıştı. Dove bir hamlede atın eyerine atlayıp Canwr’a elini uzattıysa da Canwr bu elden yardım almadan üzengiye zıpladı ve ata bindi.

İki at başta kısa aralıklarla koşuyordu. Dove ne kadar iyi bir binici olsa da iki erkek, daha önce yola çıkmış hafif Firuzan’a yaklaşamıyordu. Ama içleri rahatlamıştı, gitgide uzaklaşıyorlardı çatışmadan çünkü. Ne olduysa o rahatlamayla oldu ve birden önlerindeki Füruzan’ın atı takla attı. Kız sabaha karşının loş ışığında tam görünmüyordu ama Dove’ın atını sola doğru yatırdığı Canwr’un dikkatinden kaçmadı. Canwr arkada olduğu için ne olup bittiğini görmüyordu ama arkasından ıslık çalan oku muhtemelen Dove’dan daha önce duymuştu. O anda birden at sağa yattı ve sarsıldı, Canwr atın vurulduğunu düşündü ama olan şey,Dove’ın koluna yapışmış Firuzan’ın havada yarım daire çizip Canwr’a çarpmasıydı. Canwr darbeyle düşer gibi olduysa da toparlandı ve Firuzan’a sarılarak onu Dove ile kendi arasına oturtmayı başardı. At çöker gibi olunca Dove öyle tiz bir ıslık çalıp öyle sert bir komut verdi ki at imkânsız bir şekilde hızlandı.

Birkaç dakika daha koştuktan sonra Firuzan ne düşüşün, ne kurtarılışın, ne de bu sıkışıklığın ruhuna ve mantığına bir zarar vermediğini göstermek istercesine soğukkanlılıkla konuştu. Hatta bağırdı, “Dur, köylüleri beklemeliyiz.”

Dove da emre uydu. Sonra Dove ve Canwr attan indiler. Şanslılardı, Trinevere köylülerinin atı yoktu. Eğer atları olsaydı bu işten sağ çıkamayabilirlerdi.

Ertesi gün kuşluk vaktine kadar süren yolculukta üçlü hiç konuşmadı. Canwr olan bitende bir kahramanlık görmüyordu. Balladı etrafında ağlayan köylüler yazıyorlardı. Bazen bir çığlık, bazen bir oflama, bir ağıt… Ama yürüyorlardı, durmuyorlardı. Bir mevsim daha hayatta kalmak için sevdikleri insanları feda etmişlerdi. Muhtemelen bu alışık oldukları bir şeydi ama Canwr o zaman anladı: Ölürken şarkı söylemenin imkânı olmadığını ve o yaşam enerjisi dolu olduğunu düşündüğü hayatta kalma mücadelesinin otantik bir macera olmadığını o zaman anladı. Bu gecenin balladını yazmayacaktı, tek bildiği buydu.

Ertesi gün kuşluk vakti geçitten çıkıp Spaknios’a ayak bastıklarında köylülerin başına üşüşen askerleri beklerlerken, atlı on beş askerle karşılaştılar. Bu askerler de diğerlerine benziyorlar ve mızraklarla küçük kalkanlar taşıyorlardı ancak zırhları zincir değil puldu ve altından yapılmıştı.

“Tükenmeyenler,” dedi Firuzan yere tükürür gibi.

Ve bu tükenmeyenlerin lideri olduğu anlaşılan dev gibi bir asker yaklaşıp, “Prenses Pervin,” dedi sağ elini yumruk yapıp kalbine götürürken. Başını da eğmişti. Canwr’un yüzüne yine çarpık bir gülümseme belirdi hatta Dove’un da gözlerini devirdiğini görmüştü. Bununla birlikte ikilinin rahatlığı diğer askerleri rahatsız etmiş olmalıydı ki, bu atlı dev adamlar onları çepeçevre sarıp mızraklarını onlara çevirdiler.

Bir tanesi bağırdı, “Diz çökün!”

Canwr da Dove da ikiletmedi. Yapabilecekleri bir şey yoktu. Herhalde Spaknios prensesi ölmelerine izin vermezdi.

Bu sırada konuşan prenses askerlerin komutanına sert çıkarak Canwr’un bu düşüncesini doğru çıkarttı. “Bunlar arkadaşlarım Dove ve Canwr kendileri benim hayatımı kurtardılar. Onlara zarar verirseniz er ya da geç bunu size ödetirim.”

Bütün bu söylenenlerde Canwr’un şaşırdığı tek şey prensesin isimlerini bilmesi olmuştu. Bu bir mucize değildi ama bu burnu havada asi kız onları gerçekten dinlemişti.

Komutan ise prensese cevap vermeyip askerleri ile konuştu. Askerler attan inip Dove ile Canwr’u bağladılar ve silahlarını alarak bir ata bindirdiler. Bundan sonra bir haftalık bir yolculuk başlayacaktı. Ama sadece Canwr için böyleydi.

Salimas’da elleri bağlı olarak pazardan geçerlerken Dove’un sahte amcaları bağırarak kafileyi durdurdular ve komutana kendisi ile görüşmek istediklerini söylediler. Komutan mızraklarına sarılan askerlerini bir el hareketi ile sakinleştirdikten sonra atından inerek adamlarla bir köşeye çekildi ve konuşmaya başladılar.

Canwr önünde oturan Dove’a, “Hangi rüşvet türü bir kralın emrini yok saydırabilir?” diye sorduğunda Dove ona cevap vermedi. Ne zaman ki komutan bir belgeyi zırhından içeri sokarak kafileye yaklaştı ve askerlerine Dove’u attan indirip çözmelerini emretti, o zaman Dove cevapladı “Damgalı ve imzalı olanları” dedi.

Elleri çözüldüğünde bileklerini ovarken de “Hoşça kalın” dedi. “Seni mutlaka göreceğim prenses. Ve hey Canwr!”

Canwr ona bakınca da tamamladı sözünü, “Korkma güvendesin, sana zarar veremezler.”

Canwr da prenses de cevap vermediler ama ikisi de gülümsüyordu.

Dove amcaları ile oradan ayrıldığında ve kafile tekrar hareket ettiğinde Canwr arkasına baktı. Birkaç tüccar cücenin bir deve ile kafileyi hâlâ takip etmekte olduklarını gördü. Onlar da başkente gidiyor olmalıydılar. Canwr gülümsedi ve önüne döndü. Gerçekten maceralı bir yolculuktu bu, kendisinin istediği türden bir yolculuk.

* * *

Canwr, hücresinden çıkartılıp zorla çırılçıplak soyulduğunda ve bebek gibi yıkandığında biraz bozulmuştu aslında. Ama hamamdan çıkartılıp kıymetli kumaşlarla dikilmiş giysiler ona giydirilip, saçları taranırken keyfi yerine gelmişti. Üzerine püskürtülen güzel kokular ve eline tutuşturulan lavtası ile sarayın mabeyncisinin karşısına çıkartıldığında şöyle dedi. “Korkmayın bir kralla konuşmayı bilirim.”

Mabeynci etkilenmemişti, “Şahımız ve sarayı” dedi “kendi kurallarına sahiptir. Şimdi sana anlatacağım ve bir kez anlatacağım, o yüzden iyi dinlemeni öneririm.”

“Her şey bu hikâyelerde ne kadar klişe,” diye ilk kez o gün düşündü Canwr. Bu düşünce, sonrasında tekrar tekrar ziyaret etti onu. Çünkü gerçekten her şey bir o kadar klişeydi.

Canwr, Spaknios Şahı’nın huzuruna çıkartıldığında kendisine öğretilenleri harfiyen yaptı ve Şah’ın teşekkürlerini kabul etti. Şah, Canwr’a eğer kızının kim olduğunu bilip de onunla beraber bu maceraya katılsaydı mutlak suretle idam edileceğini kibarca belirtmekten geri kalmasa da biricik kızının hayatta olmasından dolayı Canwr’a hâlâ müteşekkir olduğunu da belirtmekten geri durmamıştı. Lafı bir ara Dove’a getirip, “İlk diplomatik misyonunda diğer delikanlıya da teşekkür edeceğim. Tabi onu da biraz hücrede tutmak keyifli olurdu.” Dediğinde de gülümsemeyi ihmal etmemişti.

Bütün bu konuşma sırasında Canwr, aslında prenses Firuzan’ı,daha doğrusu Pervin’i merak ediyor ve karşısında son derece zeki ve esprili birisi onu tehditle karışık övüyor olsa da gözlerini Şah’ın tahtının üzerindeki altın mızraktan alamıyordu. Spaknios insanlarının düzenli değil ateşli ve başına buyruk insanlar olduğunu bu mızrak kadar güzel anlatamazdı sözler, kitaplar, şarkılar…

O an bir savaş hayal etti. Arkasında okçular önünde zırhlı piyadeler olan bir ordunun savaş arabaları ve süvarileri üzerlerine koşan Spaknios’lular vardı. Spaknios ordusu değil Spaknios’lular. Yemek yiyebilmek için bile canlarını tehlikeye atan o yaşam dolu insanlar, üzerlerine gelen ağır süvarilere havada yay çizerek mızrak atan insanlar; cesur, mücadeleci, güzel insanlar.

Canwr lavtasını sırtından indirip sekizlik ölçüyle balladını çalmaya başladığında gözünün önünde bu savaş meydanı vardı. Üzerinde savaş her gün süren ve tüm Spaknios kadar olan bu savaş meydanı…

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Spaknios’un Ruhu” için 17 Yorum Var

  1. Selam @MuratBarisSari

    Canwr’un gençliğine dönüp, yabancı ama aslında tanıdık diyarlarda, heyecan verici ama tehlikeli maceralara atıldık. :sweat_smile: Kalemine sağlık. Bu evren çok güzel şekilleniyor. Çok düşünüyor, yaratıcılığını konuşturuyorsun diye düşünüyorum. Ama bunun yanında öykünün işçiliği senin diğer öykülerine nazaran konuşursak biraz daha iyi olabilirdi bence. Mesela öyküde genel anlamda bir “ve” bolluğu var. O kadar çok “ve” var ki artık anlatımda tekrara düşme hissi yaratmış. Ben bu öyküyü bir kez daha revize ettiğin zaman çok daha güzel bir metnin ortaya çıkacağına eminim. O yüzden edebi anlamda değerlendirmek istemiyorum öyküyü; benim için anlamlı, değerli ve yaratıcı bir metindi.
    Canwr’un sonraki durağı nere olur, ne maceralar yaşar, meraktayım, beklemekteyim. :sweat_smile: Ben daha çok entrika, daha çok politika okumak isterim senden. :pray: Görüşürüz.

    Not: Bu arada bu Canwr nasıl telaffuz ediliyor? :sweat_smile: Ben hep Can-o-vor şeklinde okuyorum ama… Doğru mu yapıyorum? Man-o-war gibi okuyorum.

  2. Merhaba Murat,

    Eline, koluna sağlık. İlk öykünü okuyup yorum yaptığımda da aynı şeyi düşünmüştüm. Dağılmadan böyle bir metni ele almak zor gerçekten. Ben yapamam gibi geliyor. Bu yüzden gerçekten verdiğin emeği takdir ediyorum.

    Öykünü ya da roman biçimine ilerleyen bu metni değerlendirirken, taslak olduğu için, daha farklı gözle bakmam gerektiğini hissediyorum. Çünkü sonlandırmadan önce eminim üzerinden çok geçeceksin.

    Ben karakterini ve onu oluşturduğun zemini beğendim ve geleceğini de merak ettim.

    İlk yorumumda belirttiğim kelime kullanımlarına burada da rastladım- bilinçli yaptığını söylemiştin - klişe adaptasyon hormonsal gibi. Naçizane bunların arasında tek ısınamadığım “hormonsal” olarak tanımladığın kısa bölüm. Önerim var mı? Şimdilik yok. Ama metnin tam olarak bittiğiniz ve kurmak istediğin evreni tamamladığında eğer başka bir gözün de okumasını istersen, severek gönüllü olurum.

    Kolay gelsin, ellerine sağlık tekrar

  3. Merhaba Müge,

    Yine bilgisayarimdan uzagim o yuzden telefondan yaziyorum. Karakterler ingilizce olabilir.

    Yani evet bir evren kurmak cok zor. Birkac fantastik evren biliyorum ve onlara kaymamaya calisiyorum. Cok degil ama kitap, oyun bi bes alti fantastik evrene bulasmisimdir. Gordugum sey temelde su; ya cok gercekci olucam diye olaganustu ve gercekci olmayacak derecede karanlik, ya da ölüm, feda ve kayiplara ragmen cok aydinlik ya da steril diyelim bir formatta oluyorlar. Ben kendi capimda ortayi bulmaya calisiyorum. Evrenimi bu yuzden alegorik olarak kurmaya calisiyorum.

    Bunu neden soyluyorum?.. Kullandigim bazi kelimelerle klasik fantastik jargonu kirmaya calisiyorum. Heath Ledger’in A Knight’s Tale’di galiba bir ortacag filmi vardi ama gunumuz jargonu hakimdi filme. Gerci Canterbury Hikayelerinden olabilir o oyku de… Demek istedigim. Mesela Canwr’un babasi ile konusmasi gercek bir fantastik klise. Ya da mabeyncinin lafi “Bir kere soyleyecegim… bir daha soylemeyecegim.” Yahu niye soylemiyorsun? Adam kralin karsisinda sacmalasin mi? O acidan bu “klise” olgusunu dogrusu ara ara kullanmayi dusunuyorum. Steril bir stretch filmi yirtiyorum kendi capimda.

    Adaptadyonu ozel dusunmemistim. Hormonsali ben hormonel yazmistim sanirim admin hormonsal yapmis. Umarim kurtarir :grin: (ikidir adminden bahsediyorum wordu yayinlayacak rezil edecek beni :sweat_smile:) orada biraz witcherdan etkilenmis olabilirim. Orada da dogal bilimlerden dem vuruluyor bazen. Ama ozellikle secmedim dedigim gibi jargonu biraz modern tutmaya calisiyorum.

    Buradan hareketle beni asil bu “seyahat” konsepti zorladi. Bildigimiz 21.yuzyil turizminden bir kultur turuydu butun olan biten ve seyahat, program vs. idare etmek durumunda kaldim.

    Dagilmamissam ne mutlu bana. Bunu begenmene sevindim. Gercekten zor. Yani dunyaca meshur cizgi romanlarda bile 50 versiyon 50 reset ve alternatif timeline cikiyor ortaya.

    Zanaatta problem gormussun. Yani evet olabilir. Bu konuda belki degisemeyebilirim de. Olur da bu evrende bir romani kotarabilirsem sizlerle (ki teklif icin samimiyetle tesekkur ederim) ve editorlerle kavga dovus bir kiliga sokmaya calisiriz :grin:

    Yorum icin cok tesekkurler.
    Gelecek seckilerde gorusmek dilegiyle…

  4. Merhaba @MuratBarisSari,

    Öncelikle öykünün girişindeki yazarın notunu çok doğal bulduğumu belirtmek isterim, gülümseyerek başladım okumaya. :slight_smile:
    Öyküye gelince, diğer öyküyü okuma fırsatı bulamadım. Bu romansı öykünüzü de -aslında istemememe rağmen zorunlu şartlardan dolayı- arasına ayraç bıraka bıraka son bir kaç gün içinde okudum. Bu tek solukta okuttu, okutmadı klişesi gibi algılanmasın lütfen (tırnak içinde klişe, öykünüzden geliyor :slight_smile:)
    Romansı geldiği için, ara ara bırakmakta ve yeniden kaliteli zaman ayırabileceğim anda yönelmeyi tamamen olumlu olarak size aktarmak istedim.
    Bitirdikten sonra ağzımda keyifli bir tat bıraktı, diğer yorumlarımda da belirtmiştim, sizin kaleminizi, anlatım dilinizi beğendiğimi. Umarım romanınızı da okuduğum günler gelir yakında. :pray:t2:

    Çok ufak kelime hatalarından bahsetmeyeceğim, bunları zaten gözden kaçtığı için yapıyoruz, bilmediğimizden değil. O nedenle küçük eleştirilere girmeyeceğim. Uzun cümleleriniz keyifli, karakterler ve öykü kurgusu da bence okuyucuyu içine çekmekte başarılı.
    Kültürel tur temasını da gülümseyerek okudum, yaşamış biri olarak. Sadece çömlekteki penise benzer çalışma kısmı öykü bütünlüğünde (yineleyeceğim sanırım kusura bakmayın ama) “klişe” geldi. Çoğu beceriksiz çömlek deneyimcisinin ilk karşılaşacağı +18 espri bu olacağından, bu kadar yaratıcı bir hikayede benim tek eleştirim burası olabilir.

    Şimdi diğer öyküyü de okuyacağım, @ulu.kasvet yorumuna bakınca, sanıyorum lineerliği bu şekilde yakalayacağım. :slight_smile:

    Yüreğinize sağlık tekrar,
    Sevgiler

  5. Tekrar merhaba,

    Zorluğundan değil, bazen beğendiğim bir kitabın da son bölümünü bekletirim, çabuk bitmesini istemediğimden :slight_smile:
    Ancak fantastik tarzda yazılara sempatim olmadığı tespitinizde haklısınız. Bu arada bu platformun doğuşu bilim - kurgu / fantastik tarzda iken, benim burada olup da bu yorumu yapmam da ne kadar hakkaniyetli bilemiyorum gerçi. :smiley: Biriniz de çıkıp, “beğenmiyorsan farklı sitelere bak kardeşim” demediğiniz için de çok kibarsınız, teşekkürler :slight_smile:

    Aşağıdaki yorumunuzdaki çok çok iyi yazmaktan kasıt nedir, ben de bilmiyorum açıkçası. Her türü beğenen, beğenmeyen olacaktır düşüncesindeyim. Ağdalı bir dil, buram buram edebiyat kokması da bana göre bir tarzdır. Siz yazılarınızda yaratıcılığınıza edebi ruh üflüyorsunuz. Bu da azımsanacak bir şey değil.

    Bunu yazarken bile uzun ve virgüllü cümle kurmuşsunuz. :slight_smile: Ben de biraz sizin gibiyim açıkçası, o nedenle uzun cümleleri seviyorum.
    Bazen kısaltınca sanki yarım kalıyor aktarmak istediğim his gibi geliyor.

    Diğerini de okuduktan sonra görüşlerimi paylaşacağım.

    Not: Kahramanınızın adını yazmamaya gayret ettiğim çok belli olmadı umarım, telefondan yazmaya çalışırken kendisinin adını yanlış yazma riskini alarak saygısızlık etmek istemezdim. Hala yazmıyorum, evet, yazmayacağım. :sweat_smile:

    Tekrar emeğinize sağlık,
    Sevgiler