Öykü

Afet-i Mızrak

M.S. 2505

Dünya

Ozone’un telefonu çaldığında o galakside sadece 7 tane yaşadığına inanılan Anakadu Kuşu’nun kafesini temizliyordu. Bu kuşun insana huzur veren bir sesi veya gözlere bayram ettiren alacalı renkleri yoktu. Bir metrelik gövdesinin altında çalışan sindirim sistemi, görevini tamamladığında ortaya kükürt ve zirkatreynce çok zengin bir dışkı çıkarıyor (ve bu dışkı inanılmaz kötü kokuyor), Ozoneda bu dışkıları iki günde bir ayıklayıp istediği ağırlığa ulaştığında satıyordu. Bu hafta tembellik etmiş ve kafesi dördüncü gününde temizlemeye başlamıştı, kafasında Anakadu’nun bakımı ve sağladığı gelir arasındaki, “Bu çileme değiyor mu?” tartışmalarını yaşadığı sırada çalan telefona cevap vererek düşüncelerini dağıttı.

“Alo,” dedi.

“Alo, ben Avrupa Galaktik Federasyonu gençlik kollarından arıyorum…” diyen ses kafasının içinde yankılandı.

“Buyrun,” dedi ve kafesi temizlemeye devam etti.

“Ozone Bey, yaklaşan seçimlerle ilgili bir anket çalışmamız mevcut acaba katılmayı düşünür müsünüz?”

Ozone’un canı burnundaydı ama evet demiş bulundu.

“Harika. Ozone Bey acaba sizce hangisi daha kötü olurdu, Karad ırkından birisiyle beraber olmak mı yoksa üç kuruşluk gelir için Anakadu Kuşu yetiştirip dışkısının rezalet kokusuna katlanmak mı?”

Ozone soruyu duyduğunda telefonu ilk açtığında içine doğan hissin doğru olduğuna kanaat getirdi:

“Ben de tam aynısını düşünüyordum.”

“Peki, ne sonuca vardınız Ozone Bey?”

“Sizinle arkadaş olmanın ikisinden de kötü olduğuna.”

“Haksızlık etmeyin Ozone Bey, ben sizinle 4 gezegen değiştirip, değiştirdiğim her gezegende sizi aldatmadım ve birçok kişi tarafından öyle olduğu düşünülse de Anakudu’n kadar kötü osurmuyorum.”

“İğrenç bir adamsın.”

“Olmaya çalışıyorum. Hadi yemek yiyelim, sana anlatacaklarım var.”

“Bana iki saat ver Rass, daha işim bitmedi.”

“Bir buçuk. Neo Tokyo’da buluşalım.” dedi ses ve görüşme sona erdi.

* * *

Ozone telefon görüşmesinden tam 2 saat sonra Neo Tokyo’ya ulaştı. Burası civardaki çoğu yerine aksine tür-özgür bir mekândı. Bu mekânın sahipleri Zed ve Ned hangi gezegenden veya türden olduğunuza bakmaz, sadece cebinizdeki parayı nasıl harcadığınızla ilgilenirlerdi. Ozone onların bu kendi ırklarının sahip olduğu kibirli ve empatiden uzak yapılarının aksine birleştirici politikalarını takdir ederdi. Rass onun bu bakış açısını naif bulur onların sadece kibirlerini sakladıklarına inanırdı. Ama evet, 1000km’lik sınır içinde en güzel birayı onlar yaptığı için bunun bir önemi yoktu. Yıllardır birçok yüz gelmiş geçmiş ancak Ozone ve Rassmekanın müdavimlerinden olmaya devam etmişti.

İçeri girdiğinde gözleri Rass’ı aradı. Birkaç tanıdık simaya selam verdikten sonra bara geçti. Barmenin diğer uçta üç tane Karad’lı kadına kikirdemeleri arasında içki hazırladığını görünce gülümseyerek beklemeye karar verdi. Barmen Boğa adında genç bir insandı. 7 sene önce işe başlamış,zaman içerisinde kazandığı parayı biyote-kozmetiğe gömmüş, sarı saçlarını kazıtıp dazlak kafasına iki tane titanyum boynuz ekletmişti. İşi bitip Ozone’a doğru döndüğünde güldü ve yürümeye başladı. Ozone kendisini duyabileceği mesafeye gelince, “Daha fazla boynuz istediğini bilmiyordum,” dedi.

Boğa güldü ve Ozone’a her zaman içtiği NAS-ALE birasını uzatarak, “İstemiyorum ama onları da bunlardan mahrum bırakmak haksızlık olur diye düşündüm,” dedi ve muzipçe sırıttı.

“Rass’ı gördün mü?” dedi Ozone ve tabureden arkaya doğru mekana bir bakış attı.

“Demin buralardaydı gelir şimdi,” dedi ve diğer tarafa yöneldi.

Ozone birasını yudumladı etrafındaki yüzlerden Rass’ı seçmeye çalıştı. İkinci yudumunu alırken sırtına gelen darbeyle bir saniyeliğine nefesi kesildi ve taburede dengesini kaybeder gibi oldu. Doğrulup baktığında Rass’ın sırıtan suratını gördü.
“Yarım saat geciktin. Gel hadi.” dedi ve bardan oturduğu masaya doğru yöneldi. Rass göz önünde olmayı ve dikkat çekmeyi çok severdi. O yüzden dip köşe masalardan birine yönelince şaşırdı. Rass masaya oturdu ve Tohbi ağacı tütününden sigarasını yakıp bir tane de Ozone’a uzattı. Rass, Ozone’un ilk nefesi çekişini bekledi ve lafa girdi, “Artık Anakadu’nunkıçını silmesi için bir robot alabileceksin,” dedi gülerek.

“Belki kendiminkini de sildiririm. Aklında ne var?” dedi Ozone merakla.

Rass masanın üzerindeki transparan kısma dokundu ve ses geçirmez filtreyi aktifleştirerek bulundukları masanın etrafından geçenlerin konuştukları şeyleri duymalarını engelleyen görünmez bir perdeyi hareket geçirdi. Bu perde Rass gibi hem mekâna hâkim olmak isteyip hem de üçüncü şahıslara sesini duyurmadan bir takım tatsız işleri konuşmak isteyenler için biçilmiş kaftandı.

Rass, “Aslında hoşuna gideceğini düşünüyorum. Hem bu sefer elimizi çok da kirletmeyeceğiz.” dedi.

“ Ne kadar kirletmeyeceğiz?” diye sordu Ozone, sigarasından bir nefes daha çekti.

“Bir yaşlı adam kadar kirletmeyeceğiz,” dedi Rass ve devam etti.

“Adam bir tür koleksiyoncusu. Repal Yagon. Omega84 gezegeninde doğmuş. Annesi insan. Babası Omegalı büyük bir asteroid madencisi. Küçük beyi el bebek gül bebek büyütmüşler o da bu zenginliklerini, farklı türlerin tarihlerine etki eden parçaları toplama yolunda harcama kararı vermiş. Büyüdüğünde şirketi devralmış ve topladığı parçaları ararken bulduğu madenlerle babasının servetini hem harcayıp hem de büyütmenin yolunu bulmuş. Şimdi ise küçük bey yaşlanıp son zamanlarını annesinin gezegeninde geçirmeye karar vermiş ve tabii koleksiyonuna yeni parçalar eklemek için dört ay önce buraya gelmiş. Constantin34 bölgesine bir gök-o-delen dikmiş ve yeni parça arayışına girmiş.”

Ozone alt dudağını aşağı indirip hikâyenin şu ana kadar ilgisini çektiğini gösteren bir ifade takındı ve “Devam et,” dedi.

“Artık yaşlandığı ve çocuğu da olmadığı için gözünü karartmış durumda.21.yüzyıl ve öncesi antikaları topluyormuş. Duyduğuma göre Leonardo da Vinci’nin sahte bir tablosuna 10.000.000 Galacoin ödemiş. Ve evet, sahte olduğunu bilerek.”

Ozone, Leonardo da Vinci ismini duyunca gülüp, “Senin ağzından Leonardo da Vinci ismini duymak büyük keyif Rass, beni her zaman şaşırtıyorsun,” dedi.

“Sahte bir tablosu 10.000.000 Galacoin eden birisi tarafımca bilinmeyi hak ediyordur. Ancak konumuz Leonardo değil. Bir mızrak.”

Ozone sigarasını söndürürken Rass’a bakıp, “Ne mızrağı?” dedi.

Rass öne eğildi, “Longinus’un mızrağı,” dedi ve Ozone’da bir çağrışım yapmasını umarak yüzüne baktı. Aynı beklenti Ozone’da da olacak ki o da bir saniyeliğine duraksadı ancak aradığını bulamayarak Rass’a, “Duymadım,” dedi.

“Evet, senin sevdiğin 1990’lardan çok öncesinin muhabbeti olduğu için duymamış olabilirsin.”

“Ne kadar öncesinin?”

“Yaklaşık 2000 sene kadar…” diyerek masadaki panelden bara bağlanıp Boğa’dan iki tane daha bira istedi.

* * *

Constantin34 / Yagon Gök-o-deleni

Repal Yagon yaşlandıkça yatağından uzaklaşır olmuştu. Bunun nedeni yaklaştığına inandığı ömrünün sonunu görmeden geçireceği kısıtlı vakti uyku ile harcamak istememesi mi yoksa vücudundaki kanseri hücresel karantinaya alan kullandığı ilaçların yan etkisi mi olduğundan emin değildi. Çok uyuyamıyordu. Vaktinin çoğunu bulmak istediği parçaları toplamaya harcıyordu. Bu gece de diğerlerinden farklı değildi. Yerel saatiyle saat 3’de uyandı.Son bir haftadır toplattığı 300 senelik kitaplardan oluşan ufak yığınının yanına gitti ve ‘Sır’ adında bir kişisel gelişim kitabını okumaya kaldığı yerden devam etti. Anne tarafından türdeşlerinin tarihleri boyunca evrendeki her şeyin onlar için var olduğuna olan inancını hep çok romantik ve enteresan bulmuştu. Okuduğu kitapta da insan zihninin çekim gücüyle istediği şeyleri kendisine çektiğine inanılan bir felsefeden bahsediliyor; bunun için evrenin her yerine hisleri ve duyguları kontrol edip odak noktası olan kişiye çekmesini sağlayacak bir takım teknikler anlatılıyordu. Bunu Baragur gezegeninde yaşayan hepsi telekinetik Barag türüne okutsanız belki mantıklı gelebilirdi ama insanoğlu salt var olduğu için içinde böyle bir güç taşıdığına inanıyordu. Düşünceleri ve uyanık kalmaya yönelik kıpırdanmaları arasında içeriden gelen bir ses duydu. Umursamadı. Nasıl olsa herhangi bir güvenlik açığı olmaması için data banklarca para ödüyordu. Bu yüzden bir sonraki ses geldiğinde sadece umursamadı kalkıp bakmak için odadan çıktı. Karşısında yüzüne bakan iki tane tanımadığı insan gördü. Yeşil saçlı olan diğerine ‘’ Yaptığını beğendin mi? Şimdi onu öldürmemiz gerekecek,’’ dedi. Repal Yagon kafasından geçen onlarca soru içerisinden ne yapması gerektiğini bilemedi ve kaçmak için geriye bir adım attığında diğeri ona doğru dönerek, “Sakin olun Bay Repal. Arkadaşım biraz ateşli bir tiptir. Anlarsınız ya. Kimse kimseyi öldürmeyecek. Biz sadece gitmeden önce biraz konuşmak istiyoruz,” dedi.

Repal duyduğu korkudan donakaldı ve tekli koltuğuna doğru kendisini bıraktı ve kaderine teslim oldu. Ozone yaşlı adamın sakinleştiğini görüp rahatladı ve Rass’a, “Hadi sen Bay Repal’in barında hangi galaksilerden içkileri olduğunu bir keşfe çık,” dedi ve gözleriyle gitmesini söyledi. Rass ellerini başının arkasına bağladı ve ıslık çalarak odayı terk etti.

Ozone yüzü kireç gibi olan yaşlı adama yaklaşıp, “Size zarar vermeyeceğim Repal Bey. Ancak sormak istediğim bazı şeyler var. Sakin kalıp yanıtlarsanız çok memnun olurum,” dedi ve karşısına oturdu.

“Başka seçeneğim var mı ki?” diye cevap verdi yaşlı adam ve gözlerini Ozone’dan ayırmadı.

Dudaklarını hafifçe büzüp kafasıyla havada yarım yay çizerek, “Aslında hayır, ancak gecenin bu saatinde sizin gibi tatlı bir adamı korkutmanın karşılığı olarak biraz nezaket göstermek gerektiğini düşündüm,” dedi ve devam etti:

“Bay Repal, duyduğuma göre hayli güçlü olduğuna inanılan bir nesneye sahipmişsiniz. Bir mızrak. Birisi, bana ve arkadaşıma bu mızrağı sizin ellerinizden almamız için çok yüksek miktarda para teklif etti ve söylemem gerekir ki o miktar olmasa, şu an bu daireye girene kadar çektiğim çilenin yüzde birini çekmezdim. Ancak esas soru şu ki, bu mızrak neden bu kadar önemli? Arkadaşım İsa peygamberle ilgisi olduğunu söyledi ama o genelde değerli bilgileri aklında tutmayan bir yapısı olduğu için hikâyenin gerisini benim için getiremedi. Ben sizin tamamlayacağınızı ümit ediyordum.”

Bay Repal’in soluk alışverişleri normale dönmüştü ve evine giren hırsızlardan biri tarafından tarih anlatmaya zorlanacağını beklemiyordu. Bildiklerini anlatmaya başladı:

“Bildiğiniz üzere genç adam, senin ve benim atalarımızın, dönemlerini ayırırken kullandıkları bir başlangıç noktası var. Nasıralı İsa isimli bir adamın doğuşu. Bu mızrak da bu Nasıralı İsa’nın ölümü ile ilgili.” Ozone lütfen devam edin dercesine elini yukarı kaldırdı.

“Nasıralı İsa’nın hikâyesinde İsa öldürülmeden önce yanındaki iki mahkûm ile birlikte çarmıha geriliyor. Ölüm sürecini hızlandırmak için diğer mahkûmların bacakları kırılırken sıra İsa’ya geldiğinde Longinus isimli bir Roma askeri İsa’nın zaten öldüğünü söylüyor. Komutanını ikna etmek için de elindeki mızrağı İsa’nın sağ alt kaburga bölgesine saplıyor ve İsa’nın ölümünü tasdikliyor ancak esas olay burada…Bazıları İsa’nın Longinus’un darbesiyle öldüğüne inanıyor. O yüzden de mızrak, İsa’yı öldüren mızrak olarak görülüp çağlar boyu kutsal kabul edilmiş.” dedi. Ozone dayanamayarak, “Bu yüzden de tarih boyunca ele geçirilmeye çalışılmış. Durum bu mu yani? Mızrağın kutsal olması dışında bir etkisi yok mu?” dedi.

“Kutsal eşyalar ve büyüler insanlık tarihi kadar eski geleneklerdir. Bu mızrağın sahibinin limitsiz bir gücü olacağına ve dünyayı fethedeceğine inanılıyordu. Tarih boyunca mızrak el değiştirdi. Şu an bulunduğumuz bu bölgeye adını veren ilk imparator Constantine’den, Napolyon’a birçok isim planlarını mızrağın bulunuşu ve kullanılışı üzerine kurmuştu. Kimisi başarmıştı ama pek çoğu da bu yolda telef olmuştu.’’

“Sonuç olarak mızrağın sahiplerine gerçekten bir etkisi olmuş mu?” diye sordu Ozone.

“Etkiyi nasıl tanımladığına bağlı delikanlı. İnsanlar hakkında son zamanlarda çok okur oldum. Annem kendi türünü pek sevmezdi o yüzden çok fazla şey de anlatmazdı. Bu yüzden insanlığa dair bilgisiz büyüdüm ancak ömrümün son zamanlarında içimde onlara karşı bir merak gelişti ve dünyaya gelip koleksiyonumun son parçalarını insanlığa dair toplamaya karar verdim. Ama görüyorsun ya bunun etkisi evime sizi getirmesi oldu. Etkisiz olduğunu söyleyebilir misin?”

Ozone dudak büzdü.

Repal devam etti.

“Ancak soruna gerçek anlamıyla bir cevap verecek olursak; hayır delikanlı. Mızrağın herhangi bir gücü yok. İnsanları kendisine çekmekten başka. 1912 yılında şimdinin Avrupa’nın Euros-II bölgesinde, Viyana isimli şehirdeki müzede bu mızrağı gören yirmilerindeki bir adam 30 sene sonra adını insanlık tarihine kazıyacak şekilde mızrağa kendisini kaptırdı. Ondan da 150 sene sonra kendisini kaptırmaması gereken dünyadaki iki kişi mızrağın peşine düştü. Kuzey Kore’li Kim JongUn’un oğlu Pao Kong ve Donald Trump’ın oğlu Barron Trump.”

Ozone konunun bildiği yerlere geldiğini hissetti ancak bu şaşırmasına engel olmadı: “Bir dakika, bir dakika. Bunlar onlar değil, değil mi?”

“Bunlar onlar delikanlı,” dedi, başıyla hafifçe onayladı.

“Yani şimdi siz bana bu gezegendeki toprakların yarısını radyoaktif bir mayın tarlasına döndüren nükleer savaşın sebebinin bu sıçtığımın mızrağı olduğunu mu söylüyorsunuz?” Ozone sesinin titrediğini fark etti.

Repal konuşmadı. Kendisi de, bu bilgiyi ilk öğrendiği zaman ensesinden bir ürperti yayıldığını hissetmişti. Sinirlenmiş, gözleri dolmuş, hiç tanımadığı türüne karşı bir nefret duymuştu. Nasıl bu kadar bencil ve aptal olabildiklerine inanamamıştı. Sonraları okulda öğretildiği kadarıyla dünya nükleer savaştan önce çok verimli ve Galaktik Federasyon’a girmesi için temaslar kurulması düşünülen bir gezegendi. Ancak kibirlerinin kurbanı olmuşlar ve üzerlerinde yaşadıkları gezegenden kendi türlerine kadar her şeyi kendi iyilikleri için yok etmiş ve sonucunda da topraklarının çoğunu kaybedip Galaktik Federasyon’un gözetimi altına girmişlerdi. Galaktik Federasyon da dünyanın “iyi”leştirilmesi için teknolojilerini kullanmak isteyen farklı gezegenlerin kodamanlarına dünyayı kiralamaya başlamıştı. Dünya şu an 7 karantina bölgesinde 3.000.000 canlıya ev sahipliği yapan bir gezegensel dönüşüm bölgesiydi.

Ozone duyduklarının yettiğini düşündü. Ayağa kalktığı zaman türünden koltuğa oturmadan öncekinden daha çok nefret ediyordu. Rass’a, “Tamam mıyız?” diye seslendi.

Rass sırtında mızrak elinde içkiler içeri girerek, “Duydum ki bir mızrak alana iki şişe bunlardanmış. Almamın mahzuru yoktur umarım?” diye sordu.

Repal’in tepkisiz suratını görünce parmaklarıyla silah işareti yapıp Repal’in yüzüne, ‘’BANG,’’ dedi ve gülerek odadan çıktı.

Bay Repal kapının kapandığını duyduğu an yerinden doğrularak ayağa kalktı. Kollarını ve bacaklarını açıp hafif esnemeler yaparak kendisine hâlâ hayatta olduğunu hatırlattı. Evin içinde dolandı durdu. Kalan içkilerinden kendisine bir bardak koyarken alnının ortasında bir yanma hissetti ve aktifleşen nano merminin beynine verdiği elektrik sinyali yüzünden 147 yaşında, mızrağını kaybettikten tam yedi dakika sonra hayata gözlerini yumdu.

Afet-i Mızrak” için 3 Yorum Var

  1. Merhaba

    Kaleminize sağlık, daha önceki öykülerinizi de okumuştum ama yorumlama kısmeti bugüneymiş.

    Ama küsmece darılmaca yok :slight_smile:

    Önce iyiler: Mızrak temasını yerinde kullandığınız bir öykü olmuş. Mızrağı tam milada bağlamışsınız. Bu da önemini oldukça arttırmış. Öykünüzün içindeki ironi, Kuzey Kore ve Amerika’yı içine katmanız da güzel detaylar. Anlayacağınız öykünüzün teması ve içeriği ile ilgili bir sıkıntı yok.

    Ama şimdi küçük eleştiri; bu içeriği anlatımınızdaki tabir-i caizse çalakalemlik o kadar bozmuş ki. Bazen çeviri kokan bir metni okuyormuşum hissine kapıldım. Cümleleriniz özenli değil kusura bakmayın. Sanki ikinci üçüncü okumayı yapmamış gibisiniz. Eğer öyleyse bu bir eksiklik. Çünkü ben okuduğum öyküleri ciddiye alıyorum.

    Lütfen yanlış anlamayın. Bunları yazma nedenim, sizin daha iyi ve özenlisini yapabileceğinizi düşünmem.

    Tekrar elinize sağlık
    Görüşmek üzere

  2. Tanolas dedi ki: dedi ki:

    Müge hanım merhabalar,vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Söylediklerinize katılıyorum,son dakikaya bırakmanın verdiği bir çalakalemlik oldu gerçekten ama bu bir bahane değil,benim tembelliğim farkındayım.Daha iyisini yapabilme potansiyelime yönelik düşüncenizleı bu yorumu yazmanızda, yanlış anlaşılacak veya darılacak bir şey göremiyorum. Aksine vakit ayırıp düşüncenizi paylaşmanızdan dolayı tüm samimiyetimle teşekkür ederim. İyi okumalar,iyi günler