Öykü

Trinevere’nin Sarı Günleri

15“Nisan ayı,” dedi atının üzerinde keyiflenen Safir, “Trinevere’de buğday hasadı zamanı.”

“Benim burada olma sebebim,” diye cevapladı onu Canwr “Festivaliniz için geliyorum.”

Safir kendi yüksek atından cücenin arkada kalan midillisine müstehzi bir bakış attı ama söyledikleri düşündükleri değildi. “Tarlalar o kadar sarı ki, güneş var sanırsın. Güneş de var gerçi ama Köprü’de güneş daha çok Mayıs ortasında çıkar. Yine de sizin adalarınız gibi değildir buraları. Güneşe doyarız.”

Canwr midillisini mahmuzlayıp Safir’in atının yanına geldi. “Bizim ülkemiz gridir doğru,” dedi “Ama bu kasvet şarkılarımıza yansır. Ve ben bu yüzden işimin en iyisiyim.”

“Seni Çizme’den buraya neden getirdim sanıyorsun?.. Peki, daha önce merak etmemiştim ama şimdi soracağım. Hiç doğuda bulundun mu ozan?”

“Elbette.”

“Nerede?”

“İtin İni’nin ötesinde Spaknios’ta.”

Canwr’un rehberi olan ve Trinevere’nin Tir Glo adalarına elçi atadığı, aslında yol yordam da bilen Safir kabaca bir lanet okuyarak yere tükürdü. “Dağların arkasındaki lanet hırsızlar, sadece buğdayımızı çalmayı bilirler başka bir şey değil.”

Gülümseyen cüce oralı olmadı hatta daha ötesine geçti. “Bu ve benzer yolculuklarda neden tüm rehberler ve anlatıcılar yere tükürmek ve sonra pelerinine sarılmak gibi abartılı jestler yapar acaba,” diye sordu.

Elçi, “Peh,” dedi, “sanatçılar ve onların dünyaya başka bir açıdan bakma çabaları. Bana söylesene, sadece iyi lavta çalıyorsun, sesin güzel ve kafiye uydurabiliyorsun diye dünyanın sırrını çözdüğünü mü düşünüyorsun sen? Spaknios halkı hırsızdır, nokta.”

“İyi lavta çalıyorum, güzel bir sesim var ve kafiye uydurabiliyorum. Bunlar fena özellikler sayılmaz değil mi? Üstelik ben bir cüceyim ve sakalım yok. Madencilikten de anlamam ve çatık kaşlı değilimdir.”

“Yani?”

“Yanisi şu: Spaknios’ta topraklar buradaki kadar verimli değil ve bir yağma kültürü var doğru. Ama herkes bir değil. Çok iyi şairler ve hikayeciler vardır orada. Ve perspektifsiz resimleri mükemmel çizen ressamlar…”

Safir dinlemiyordu. “Sanat, sanat, sanat,” dedi “Başka bir şey bilmiyorsun cüce.”

“Doğru. Ben bir sanatçıyım ve büyük atının üzerindeki uzun insana alçaktan bakan bir cüceyim aynı zamanda…” diye cevapladı Canwr.

Safir mahcup olmuştu ama ne kadar ünlü olursa olsun bir ozandan özür dileyebilecek birisi değildi, “Neden Canwr ismini kullandığını anlıyorum, adalarda on yıl kaldım ama gerçek ismini bağışlarsan çok mutlu olurum,” dedi. Safir üstü kapalı ve buyurgan sorusu ile konuyu değiştirmiş oldu böylece. Sonuçta o bir diplomattı isterse üstü kapalı anlamları kullanabilirdi.

“Sadece Canwr,” dedi cüce. Yüz ifadesi ile bu “üstü kapalı” konuyu gerçekten kapatmıştı. Safir gülümseyince bu sefer o, konuyu değiştirdi. “Evet, neden Sağır Sultan?” diye sordu “Gerçek adını bilen yok mu?”

“Var.”

“Meselâ sen biliyor musun?”

“Elbette.”

“Peki halktan nasıl gizliyorsunuz daha doğrusu neden gizliyorsunuz?”

Safir samimi bir kahkaha attı. “Sen iyi bir diplomat olmazdın cüce,” dedi. “Öncelikle ben bile biliyorsam neden herkes bilmiyor sorusunu gizlediğini zannederek çok aleni sordun. Sonra sana onun ismini verecek de değilim. Ama sorularını yine de yanıtlayacağım.” Bu sırada işaret parmağını kendisine kaldıran Canwr’a, avucunun ayasını göstererek, “Ve evet, rehberler ve klişe hareketleri, haklısın,” dedi. “Bu maceralar böyle olur… Neyse konumuza dönelim. Öncelikle ben asırlardır Trinevere Sultanlarına hizmet eden itibarlı bir aileden geliyorum ve yakın bir gelecekte de vezir olacağım. Baş vezir mi alelade bir vezir mi olacağım tamamen saray entrikalarına ve benim bunlarla baş edebilmeme bağlı. Gri ülkenizde biraz paslanmış olabilirim doğru. Ama sabrı ve soğukkanlılığı da öğrendiğimi inkâr edemem. İsmi halktan neden ve nasıl sakladığımızla sultanımızın adının neden Sağır Sultan olduğu arasındaki bağlantıya gelince; aslında cevap çok basit. Çünkü o ülkesinde olan her şeyi ve ülkesi dışında olan birçok şeyi duyar. Her şeyi duyduğu için ona ironik olarak bu isim verilmiştir ve asıl ismini bilen kimse de yine aynı sebepten dolayı bu ismi halk arasında zikredemez. Kısaca, sadece Canwr -burada iki elinin orta ve işaret parmaklarını bir kesme işareti yapmıştı- o da sadece Sağır Sultan’dır.”

“Ovvv,” dedi cevap olarak Canwr, “takip edemedim çok uzun bir konuşmaydı. Kendini övgün nerede başladı, sorumun cevabı nerede geldi, nerede bana laf soktun gerçekten kaçırdım. Dolayısıyla diplomasi konusunda bir yeteneğin olduğunu kabul etmeliyim.”

“Sana atımdan yan baktığımda bunun diplomasiye yakışmayan açık bir işaret olduğunu sanmıştın değil mi?”

“Saklanması becerilemeyen bir işaret, evet.”

“Oysa sadece statü belirliyordum. Bir aptal olsaydın bunu anlamazdın. Belki sadece iyi müzik yapmıyor aynı zamanda dünyanın sırrına da her an biraz daha yaklaşıyorsundur ozan Canwr.”

Canwr, “Voovvv, işte hiçbir şey söylemeden birçok şey söyleme sanatı budur,” derken göz kırptı. Karşılıklı övgülerden iki taraf da mutlu olmuştu.

“Ovvv, voovvv…” Safir karşılığında önce Canwr’u taklit edip sonra cık cıkladı ve en sonunda da devam etti. “Sultanımız bu tür ifadeleri içeren bir şarkıdan hoşlanmayabilir seni uyarayım. Ama kim bilir belki de fark etmez onun için… Yani sanata pek düşkün değildir aslında.” Şimdi de göz kırpma sırası Safir’deydi.

Canwr gözlerini kıstığında adam tekrar konuştu. “Şu tepeyi aştığımızda Ikonyum’u göreceksin, başkentimiz. Ne yazık ki şehri ve sultanımızı görecek olsan da kendisiyle konuşmayacaksın. O sadece birkaç kişiyle konuşur, yine de eserlerini beğenip beğenmediğini sana bildirecek kadar kibar veya şartlara göre kaba davranacaktır. Merak etme.”

Safir’in bu sözlerinden sonra sustular. Tepeyi aşana kadar ve aştıktan sonra hatta Ikonyum kapısına gelene kadar hiç konuşmadılar. Ne zaman ki buğday tarlalarının sarısının yerini Ikonyum’un sarı binaları aldı, o zaman rehber Safir tekrar anlatmaya başladı…

* * *

Canwyr, ertesi gün öğlene doğru uyandığında ilk iş saray misafirhanesindeki odasının panjurlarını açıp güneşin içeri girmesine izin verdi. Aklına Spaknios gelmişti. Orası daha da sıcak ve daha sarı bir yerdi ve bu sarılık buradaki gibi buğdaylardan yansıyan bir sarılık değildi. Daha gizemliydi, orada güneş gökyüzünü maviye ama yeri sarıya boyardı. Belki de bu yüzden oranın sanatı masal gibiydi. Gerçek, güneşten başlayarak Spaknios ahalisini terk etmişti sanki. Yine de bir şeyler yemek zorundalardı ve yanı başlarında Trinevere vardı, şu an başkentinde bir odanın penceresinden seyrettiği güzel Trinevere… Spaknios’a buğdayı olması gerektiğinden çok daha pahalıya satan Trinevere… Bununla birlikte hem ülkeler arası ilişkiler böyleydi hem de Trinevere sultanına Spaknios bakış açısını sunamazdı. Son asırda, biri bu Sultan zamanında üç kez savaşmış bu iki milletin arasına girmek akıllıca değildi ve gelecekte olmak zorunda olduğu kişi için akıllıca davranmayı öğrenmeliydi.

Bu düşüncelerle lavtasını eşya sandığının üzerinden alıp güneşin direkt vurduğu masasının üzerine koydu. Sonra sandığını karıştırıp içinden mürekkep okkasını, tüy kalemini ve bir tomar kâğıt çıkardı. Üç şarkı söyleyecekti. Birisi memleketi Tir Glo’dan eski bir baladdı. Bu, ülkesinden Trinevere’ye bir selamdı. İkincisi kendi bestesi olan oynak bir türküydü. İçinde Tir Glo’dan ezgiler barındırsa da esasen dolaştığı doğu diyarları makamlarından yaptığı bir potpuriydi. Son şarkısını şimdi yazacaktı. Güldü. Spaknios’ta Trinevere’yi yeren bir balad çalmıştı. Şimdi ise Trinevere’yi övecekti. Çünkü tüm savaşları zengin ve kalabalık Trinevere kazanmıştı. Spaknios’ta bir ağıttı söylenen ve Trinevere’de bir övgü olacaktı. Canwr önce buna mecburum diye düşündüyse de sonra sadece eğlendiğini fark etti. Eğlenebilecek kaç yılı kalmıştı ki? Derin bir of çekti ve masaya oturup yazı aletlerini masaya dizdi. Lavtasını eline aldığında odayı hüzmeleri ile dolduran güneşe son bir kez baktı ve çalmaya başladı. Bu ezgi Spaknios’ta öğrendiği Trineveran makamındaydı. Sözler ise bir anda geldi aklına.

Trinevere…

Güneşi indirdin yere

Doyurdun halkını önce

Sonra yaydın bereketi

Tüm Köprüye…

“İyi oldu,” dedi Canwr ve yazmaya başladı bu dizeleri. “Şimdi de biraz drama…”

Yetmedi ki.

Karanlık kalbe yetmedi

Karanlık göze ermedi

Gözünü dikti ele

Veren Ele…

Canwyr bu dörtlüğü de kâğıda geçirirken kahkahalarını tutamıyordu. Sonra ciddileşti ve kaşlarını çatarak daha durgun bir tona geçti.

Kara gözler…

Kara ellerle birleşti

Uzattılar ellerini

Yerdeki güneşe doğru

Boğulmaz ki…

“Şimdi saldırı zamanı,” diyerek ayağa kalktı Canwr.

Trinevere…

Yiğitler diyarıdır o

Çektiler kılıçlarını

Kıvılcım saçtı atları

Yenilmez ki…

Tekrar oturdu. Yazarken lavtasız söyledi baladın son sözlerini.

Trinevere…

Güneşi yere indiren

Trinevere…

Yiğitlerine ağlaşır

Trinevere…

Trinevere…

Anarşistçe yazdığı son Trinevere yerine Sağır Sultanın ülkesi yazsam ne olur diye düşündü. Sorumluluk öncesi yaşamında yapacağı son birkaç çılgınlıktan biri. Sonra gülerek fark etti ki bu sorumluluk öncesi yaşamının değil tüm yaşamının son çılgınlığı olabilirdi. Son Trinevere’nin orada kalmasının zaten imkânı yoktu, o yüzden ülkenin adını çizdi ve, “Büyük Sultanın Ülkesi,” yazdı. Evet bu daha uygundu. Hem Sultan’ın ne zaman övüleceğini merak eden Trinevere saray efradını da merakla bekletecekti. Lavtasına final dokunuşunu yaptığında tekrar ayaklandı ve pencereye seğirtti.

“Kalbimden geleni yazana kadar böyle tek seferde yazdığım baladlarla macera kovalayacağım,” dedi, “kalbimden geleni de tek seferde yazacağım üstelik. Ama o farklı olacak…”

* * *

Canwr o gün akşamüstü başkent sokaklarına çıktığında bütün farklı ırkları ama sadece bir rengi görmüştü. Sarıyı. Trinevere’nin Sarı Günleri’ni daha önce de duymuştu ama görüldüğünde her şey çok daha güzeldi. Hasattan iki gün önce insanlar ve elfler sarı kıyafetlerinin içinde etrafa kurulmuş çadır ve kiosklarda eğlenirken, çocuklar toz haline getirilmiş sarı kök boyaları avuçlayıp gelen geçen herkese saçıyorlardı. Etrafta büyük bir neşe ve canlılık vardı. Diyarların tamamına yayılmış insan ve elfler alışılagelmiş bir görüntüydü ama sokaklarda özellikle sarılar içinde gezen ork ve goblin görmek şaşırtıcıydı. Cüceler… Sadece cüceler sorun çıkartıyor gibilerdi. Canwr iki tanesinin yanından geçerken onların metal pullarla kaplı kiltleri ve üzerindeki kırmızı hırkalarına bakıp iç geçirdi. Uzun sakallı, çatık kaşlı ve elleri baltalarında olan bu adamlar da sakalsız ve sarı kıyafetler içinde olan kendisini kınayan gözlerle takip ettikten sonra işlerine dönmüşlerdi. Her zaman bir işleri olurdu zaten. Madencilik, ticaret, tefecilik belki paralı askerlik ama asla yapıcı bir şey değil diye düşündü Canwr, eh belki nümismatik bir tür sanat sayılabilirse halkı bununla ilgilenirdi işte.

Neden sonra acıktığını fark etti ve bir elf çadırı aramaya koyuldu. Elf yemeklerini severdi, bir Trinevere Elf’inin yemeklerini ise daha çok merak ediyordu. Çok geçmeden çadırı buldu. Boş çadırın hem aşçısı hem de sahibi oluğu belli olan, insan standartlarında otuz yaşlarında gösteren ama bir elf olarak kimbilir kaç yaşındaki sarı önlüklü ve uzun gri saçlı elf, onu bir tabure ve önündeki küçük masaya oturttu. “Bu bir kermes cüce,” dedi “Bir han değil. İki çeşit yemek, bir içecek ve bir de şeker var sadece. Hâlâ oturmaya kararlı mısın?”

“Elf,” diye cevapladı Canwr onu, “kadim ırkın zarafetine mugayir davranıyorsunuz. Ben ise sadece lezzetli elinizden yemek istiyorum.”

Elf, bu elflere yakışır kibarlığa prim vermeden basitçe, “Peki,” deyip arkasındaki sepete uzanmak için kollarını sıvadığında, Canwr onun kolundaki dövmeyi gördü ve gülümsedi. Dövme, ortasından kavisli bir kılıcın geçtiği elfçe L ve E harflerinden oluşan basit bir şeydi.

“Lothren Edhel,” dedi Canwr bilgiç bir tavırla. “Bilseydim tüm o tumturaklı konuşmayı yapmazdım.”

Elf ilgilenmedi, “Dövmeler kazınmadan çıkmıyor, ben ise o yolda değilim artık. Bunu kendime kanıtlamak için de kolumu yarmama gerek yok.”

“Bain’i tanırım. Imperia’dan geçtim ama ona uğrayamadım.”

“Peh, Bain…” dedi elf üzerinde et olan pideleri Canwr’un önüne dizerken. “Doğanın bir oyunu. Bir canlı bu kadar güzel olup içi nasıl bu kadar çirkin olabilir, değil mi?”

Canwr pideyi eline aldı ve, “Çizme’de de buna benzer bir şey var biliyor muydun,” diye sordu. Cevabı beklemeden de pideyi koklayıp “Asıl Spaknios’ta buna çok benzeyen ama etleri daha küçük, daha acı ve baharatlı bir tür var.”

“İkisini de biliyorum ama Trinevere’de pide bu şekilde yapılır. Hem dur hemen başlama, önce şu çorbadan içeceksin.”

“Bu nedir? Zift gibi görünüyor.”

Elf bir kakhaha attı, “O okra çorbası. Önce ondan içeceksin. Soda gibidir. Böylece iki yerine üç pide yiyebileceksin. Seni sevdim cüce o yüzden seni kazıkladığımı yüzüne söylüyorum,” dedi.

Canw,r “Beni sevdiysen neden kazıklıyorsun,” diye sorarken aslında cevabı biliyordu ama bu ona engel olmadı.

“Çünkü sen Bain’in arkadaşısın. Al bu da içeceğin.”

“Bu süt mü?”

“Fermente edilmiş kıvamlı süt, su ve tuz. İç, seveceksin.”

“Bain sana ne yaptı?”

“Benim adım ne?”

“Bilmiyorum. Ne?”

Elf bir kahkaha daha attı. “Seni gerçekten sevdim delikanlı, sende utanma yok, kendini duruma göre iyi ayarlıyorsun. İyi bir Lothren Edhel olurdun.”

Canwr içinden herkes neden bu kadar klişe diye düşünürken önce cevapladı: “Ne vahşi sayılırım ne de elf!” Sonra da aslında hissettiği ama yansıtmadığı bir utançla sordu: “İsmin ne gerçekten?”

“Bizim ismimiz olmaz. Bain’in de yoktu. Hathel diyebilirsin.”

“Bıçak.”

“Tam değil. Bıçak, kılıç hepsinin genel adı aslında.” Hathel, içerken ağzı burulan ve acı çeken Canwr’un önünden çorba kasesini alarak devam etti “Bak. Sana üç pide satacağım ama bu çorbanın parasını almayacağım anlaştık mı? Güzel.”

“Teşekkürler. Sana bir soru sorabilir miyim Hathel?”

“Kendi adını soracaksan Bain hakkında soramazsın.”

“Neden?”

“Çünkü burası benim çadırım ve kuralları ben koyuyorum.”

“Sen hâlâ Bain için mi çalışıyorsun?”

Hathel bu soru üzerine anlamlı ve çok ince bir şekilde dudaklarını yukarı kıvırdı ve Canwr’un önüne iki tane beyaz parmak şeker attı.

“İçeceğini tamamen bitirme, bu şeker çok tatlıdır ve ağızda erir. Yedikten sonra bir şeyler içmek isteyeceksin.”

* * *

Canwr karnını doyurduktan sonra tekrar sokaklara çıktı ve güneş yavaş yavaş batıyı kızıla boyarken elinde asası ile ahaliye gösteri yapan bir kız gördü. Canwr büyüye yabancı değildi. Kendisi de özellikle lavtası ile birkaç numara bilirdi, kısacası kızda dikkatini çeken şey yaptığı numaralar değil, –ki numaralar fena değildi, özellikle mini bir ejderhayı izleyicilerin üzerinde dolaştırıp ateş püskürttürdükten sonra konfeti gibi kalabalığın üzerine yağdırması gerçekten sokak gösterisi tanımının çok ötesindeydi- kızın yüzündeki tek bir kası bile oynamadan takındığı nemrut ifadeydi. Aslında kız güzeldi. Festival kurallarına aykırı olsa da kırmızı ucu sivri pabuçları üzerine kırmızı bir şalvar ve üzerine beyaz bir gömlek giymişti. Üzerinde onu tekrar festivalle uyumlu kılan sarı yakaları çok büyük ve dik bir pelerin vardı. Saçları siyah ve kısaydı, tüm yüzü orantılı ve zarifti. Canwr kızın insan sıfatında bir farklılık yakalar gibi oldu ama gerisini getiremedi. Tüm bu tasvirin doğal sonucu Canwr’un sırtındaki lavtasında doğru notaları basıp ağzıyla doğru sözleri söylemesi oldu. Birden kızın başının üzerinde küçük kıvılcımlar çakıp sonra sim olarak üzerine döküldü. Büyücü kız ise karşılığında ani bir refleksle Canwr’a dönüp işaret parmağını gösterdi. Büyücünün söylediklerini kafasının içinde sadece Canwr duymuştu.

“Bekle Canwr, bu soytarılık bittiğinde seninle konuşacağım.”

* * *

Canwr sakalsız ve oldukça yakışıklı bir cüce olduğu için genç sanılırdı ama aslında o kadar genç değildi. Ne yaş olarak ne de tecrübe olarak… Karalar arası Denizi havzasını da memleketi Tir Glo adalarını da hatta Büyük Deniz’in etrafını da yıllarca dolaşmış, her ırkla uzun zamanlar geçirmişti. Bu sebeple şimdi tenha bir sokakta kendisiyle buluşan büyücünün ne gösteri sırasında kendisiyle konuşma şekli onu şaşırtmıştı ne de söyledikleri…

“Adımı sana kim söyledi büyücü,” diye sordu

“Bizim sanatımız için bu zor değildir,” diye cevapladı büyücü.

“Telepatiyi sormuyorum. Adımı nereden bildiğini soruyorum büyücü.”

“Kafama sim yağdıran bir adam için fazla saldırgan değil misin?”

“Ve fazla sabırsız!”

“Ama ben buna izin veremem, öncelikle benim adım büyücü değil. Elka kızı Qita’yım ben.”

“Qita.”

“Elka kızı…”

“Zor bir çocukluk muydu yoksa annen de mi büyücüydü Qita?”

“Bu seni ilgilendirmez Canwr”

Canwr bu oyundan sıkılmıştı ve bunu karşısındakine de bildirmek istedi. “Gerçek adım ne Qita?” ve Qita cevap vermeyince kendisi devam etti. “Pekâla, söylemeyeceksin. Ama izin verirsen ben bir çıkarımda bulunacağım. Sen…” dedi “Bu sokak için çok fazla olan gösterileri Sağır Sultan’ın balosuna katılmak için yapıyorsun. Ve ben o baloda olacağım. Hathel…”

“Kim?”

Canwr sesini yükseltti ve büyücünün sözünü kesti: “Hathel de hâlâ Bain için çalışıyor ve ben Bain’i iyi tanırım. Bir iş peşinde, baloyla ilgili bir iş.”

“Neden bahsettiğini bilmiyorum.”

“Biliyorsun. Asıl neden bahsettiğini bilmeyen benim. Ama sezgilerim güçlüdür ve eninde sonunda ne olduğunu bulacağım. Ve sen benimle o zaman konuşmak istediğinde ben de senin neden bahsettiğini anlamayacağım. O yüzden son kez soruyorum. Baloda ne olacak ve benden ne istiyorsunuz?”

Qita bir süre sessiz kaldı. Yine yüzünde bir tek kas bile oynamamıştı ama bu sefer yüzündeki ifade bir gülümsemeydi.

“Spaknios’ta bulunmuşsun. Sence Trinevere’nin Spaknios’a yaptığı şey doğru mu? O insanların karınlarını doyurmak için ödemek zorunda oldukları bedel çok fazla değil mi?”

Susma sırası Canwr’daydı. Söylenenlerden tek çıkarımını kendine sakladı. Bu konuşmayı yapması gerekiyordu, söylenenlerle ilgilenmese de katıldı.

“Belki. Peki bundan bana ne?”

“Sen oradayken kimseyle bu konuyu konuşmadın mı, hiç umursamadın mı ozan?” Qita sinirlenmişti.

Canwr da muhataplarını isterse planlı olarak sinirlendirebilirdi. “Olabilir fakat bundan da sana ne?”

“Baloda söylemek için Spaknios savaşları ile ilgili bir şeyler yazdın değil mi?”

“Vovv. Aklın sanatının da ötesinde.”

Büyücü kız gözlerini kapattı ve asasına iki eliyle dayandı, gözlerini açmadan konuştu. “Korktuğun için böyle yapıyorsun,” dedi. Sonra gözlerini açtı, “Hem bir şeyler olduğundan şüpheleniyorsun hem de buna hiçbir yönden bulaşmak istemiyorsun. O yüzden böyle uzlaşmaz ve umursamazsın. Sağır Sultan’ın duymasından korkuyorsun.”

Komplekssizce cevapladı onu Canwr, “Evet öyle. Adamın böyle bir ünü var. Ve siz çok dikkatsizsiniz. Ben ona senden bahsedebilirim. Bilirsin bu işler böyle yürür, birinin her şeyi bildiğini düşünürsen bilmediği şeyleri de korkuyla ona sen söylersin.” diyerek.

“Evet böyledir. Peki bunu yapacak mısın?”

“Spaknios beni ne kadar ilgilendiriyorsa Trinevere de o kadar ilgilendiriyor.”

“Bunu hayır olarak kabul ediyorum.”

“Bana zarar vermediğiniz sürece evet. Doğru bir kabul bu.”

İkili sustuğunda ve Qita ayrılmak üzere arkasını döndüğünde Canwr ona seslendi: “Qita”

Kız tekrar arkasını dönüp yüzünü Canwr’a çevirdi, gözleri hayal kırıklığını gizlemiyordu. Ama Canwr etkilenmedi, çok tehlikeli diye düşündü. Kendini de suçladı. Kızın ne istediğine dair bir fikri oluştuysa da bunu ondan duyabilmesi için kıza fırsat vermemişti. Yine de hiçbir şey söylemeden oradan ayrıldı.

* * *

Canwr odasına döndüğünde ilk iş pijamalarını giyip yatağına uzandı. Yorgundu ama içi de içini yiyordu. Qita bir idealistti. Hathel, Bain’in bir işi için buradaydı, üstelik bunu anladığını ona ifade ettiğinde hiçbir şey yapmamıştı. Normalde bir Lothren Edhel açığa çıktığında, dövmesini delen bıçak kalbinizi de delerdi. Qita kendisi hakkındaki bilgileri büyüyle bilmiyordu, ona biri söylemişti ve bu biri Safir’den başkası olamazdı. Başvezir olmak isteyen; bir ozana Sağır Sultan’ın sanatıyla ilgilen”e”meyeceğini sezdiren Safir…

Canwr rahatsızca kıpırdandı ve yan dönüp dirseğini yatağına, başını da dirseğinin desteklediği eline koydu. Safir ve Hathel dolayısıyla Bain bir iş peşindeydi ve kurban da Qita olacaktı. Kız sadece genç ve idealist değil çok yetenekli de bir büyücüydü. Neredeyse bir elf kadar iyi bir büyücü insan… Bu potansiyel, bu işin sonunda mutlak surette Sağır Sultan’ın hışmına uğrayacaktı. Canwr’un gönlü razı değildi. Belki Bain ile konuşabilirim diye düşündü, o Qita’yı bu yolun yolcusu bir pislikle değiştirebilir. Bain kesinlikle güvenilmez ve Hathel’in söylediği kadar ruhu çirkin bir adamdı ama bu küçük iyiliği tanışıklıklarının hatırına ve iyi bir bedel karşılığında yapabilirdi. Ama boş bir düşünceydi bu. Bain muhtemelen Safir’den çok yüklü bir meblağ almıştı ve Canwr bu bedele yaklaşamazdı bile, Tir Glo’da olsa halledebilirdi ama Köprü’de bu imkânsızdı. Zaten Imperia’ya gidip gelmek de atla bile üç günü bulurdu, bu sürede bıraksın planın değişmesi Canwr’un kendisi bile baloya yetişemezdi.

Canwr işin içinden çıkamıyordu. Bu sefer de sırt üstü yatarak ellerini başının arkasında birleştirdi ve tavanı seyretmeye başladı. Sağır Sultan’ın bütün bunların neresinde olduğunu düşündü. Kapısının zorlanıp yaka paça zindana götürüldüğünü hayal etti. Uzak durmalıydı ama bu kadar yaklaşmış olması bile yetmiş olabilirdi. Akşamüstü gördüğü iki cüceyi düşündü sonra, aptallar dedi içinden. Kamufle olmayı bile beceremiyorlar. Yavaşça ve birkaç seferde gözleri kapandı sonra. Sonuncusunda artık göz kapaklarını kontrol etmeye gücü yetmedi, uyudu…

* * *

Sabah kalktığında gergin ve sabırsızdı. Saray misafirhanesindeki görevliye mabeynci ile görüşmek istediğini söyledi. Görevli, öğlen güneş tam tepedeyken kendisine uğramasını, mabeynciye kendisini arz edeceğini söyleyerek cevapladı onu. Canwr ilk hamlesini yapmıştı. Şimdi sıra huysuz elfle görüşmeye gelmişti.

Yolda Canwr bir önceki günkü heyecanı ve neşeyi hissetmediğini fark etti. Bunun sebebi sadece sokakların günün bu erken saatinde nispeten sakin olması değildi. Canwr’un aklı artık başka bir yerdeydi. Canwr adalarda spor yapmak için yüzerdi. Suda terler ve bir süre sonra suyu hissetmez olurdu. Şu an olan da buydu, Canwr suda terliyordu…

Canwr, elfin çadırına girdiğinde, kaynattığı okra çorbasını karıştıran ve kendisine müstehzi bir ifadeyle sırıtan Hathel’e lafını esirgemeden konuştu.

“Qita’yı değiştir. Etrafta para için boynunu seve seve tehlikeye atacak pislikler var. Qita doğru kişi değil.”

Hathel kepçeyi bırakıp ellerini önlüğüne sildi. “Neden bahsediyorsun sen Canwr?” elf bir kahkaha attı.

Canwr etkilenmemişti. “Sen aptal değilsin Hathel,” dedi, “bu şovun sebebi, Safir’i ele vermek değil beni işin içine çekmek.”

“Yani?”

“Yanisi, beni oyalamaktan vazgeç. Neyin ne olduğunu az çok biliyorum daha fazlasını da öğreneceğim. Bugün mabeynciyle görüşeceğim. Ona Safir ile görüşmek istediğimi söyleyeceğim.”

“Bana ne bundan?”

“Şu anda buradayım Hathel. Ve sen benimle konuşmak istiyorsun. Öğleden sonra mabeynci bilirken de Safir ile konuşacağım. Eğer Qita’yı değiştirmezsen bunu yapacağım. Bağlantıyı çözmek Sağır Sutan’ın istihbaratı için çocuk oyuncağı olacaktır.”

Elf bu sefer katılarak gülmeye başladı. “Benim için de çocuk oyuncağı,” dedi ve Canwr’a bir tabure gösterip kendisi de gösterdiği taburenin karşısına oturdu. “Ya burada olmazsam? Trinevere, Ikonyum bunlar Imperia’ya etki edebilecek kadar güçlü merkezler değil. Sağır Sultan aptal değil gücünün sınırlarını biliyor.”

“Gerçekten amaç ne?”

“Para kazanmak.”

“Onu kastetmiyorum. Siz Safir’den para alacaksınız. Sen buradan kaçacaksın, Safir başvezir olacak. Peki Qita ve ben ne yapacağız?”

“Sen bir ninni çalacaksın ve ben de Sultanın büyücüsü Ejder’in ninniyi etkisiz hale getirmesini önleyeceğim.”

Çadırın girişinden gelen ses Hathel’in sakince, Canwr’un panikle sese dönmesine yol açmıştı. Bununla birlikte Canwr çabuk toparlandı. “Sanırım artık sadece Sağır Sultan değil Trinevere’nin yarısı biliyordur planın ne olduğunu.”

“Hayır bilmiyor. Sağır Sultan elbette istihbaratının bir kısmını kendi servisinden ve önemli bir kısmını da senin de bahsettiğin gibi korkuyla kendisine ulaşan ihbarlardan alıyor ama asıl kaynağı büyü.”

Hathel “Bir elf büyüsü,” dedi, “en güçlü büyü.”

Qita kaldığı yerden devam etti, “Ve ben bu büyünün bir kısmını etkisiz hâle getirmeyi başarıyorum. En azından belli bir alanda.”

Canwr o zaman Elka’nın kim olduğunu anladı. Elf büyüsünü bir insan bozamazdı hatta etkisiz hale bile getiremezdi çünkü. Sadece çok büyük büyücüler bu gücü toplayabilirdi ama onlar da çok daha yaşlı olurlardı. Bununla birlikte konu bu değildi ve Canwr asıl konuyu konuşmak istiyordu.

“Qita,” dedi, “Sağır Sultan iyi bir idareci, halkını güvende ve tok tutuyor. Spaknios’a sattığı buğday pahalı olabilir ama ordusuyla bir kere bile İtin İni’ni aşmadı. Saldırgan ve kanlı bir yönetici değil. Halkı da mutlu. Şimdi siz onu hedef alırsanız Spaknios’la bir savaşı göze alırsınız. Ben buna izin veremem. Ayrıca Qita…”

Qita tamamladı, “Safir beni kullanır ve başvezir olurken ben veya sen veya her ikimiz de zindanı boylarız. Üstelik bunu Safir yapar. Hathel zaten kaçacak, ama bugün ama yarın…”

“Evet aynen böyle olacak.”

Qita tekrar konuşmaya başladığında Canwr bir dışarıdan söylenenleri ve bir de kafasında söylenenleri duymaya başladı.

“Eğer mabeynciyle konuşmazsan bunlar olmaz Canwr / Evet Sağır Sultan ideal bir yönetici ve Safir bir pislik. Mabyenciyle konuş. Safir’in bu komplonun parçası olduğuna dair bir kanıt sunmuş olacaksın böylece. İki ülke halkı için Safir asla başvezir olmamalı.”

Canwr bu oyunu oynamayı biliyordu o da ağzını ve beynini ayrı ayrı kullandı, duymak Qita’nın işiydi. “Bu seni kurtaracak tek şey Qita / Ya Bain, Hathel?”

“Spaknios o buğdayı daha ucuza almalı ve Safir bunu sağlayacak. Kimse Sultan’ı düşürmek peşinde değil sadece onu zor durumda bırakıp Safir’e biraz güç kazandıracağız. / Onlar kaçacaklar. Sağır Sultan Imperia’ya bulaşmaz.”

“Peki bunu nasıl yapacaksınız?” Canwr ağzıyla ve beyniyle aynı soruyu sormuştu.

Cevabı Hathel verdi: “Onun gerçekten sağır olduğunu düşünüyoruz. Tabi bu benim umurumda değil ama iyi bir ödeme aldık.” Elf gülmekten kendini alamadı.

“Bu ne anlama geliyor?” Canwr da, Safir bunu ilk ima ettiğinde anladığını düşünerek kendisiyle gurur duymasına engel olamamıştı.

Qita tekrar ikili konuşmaya başladı “Eğer sağır olduğunu kanıtlarsak, her şeyi duyan imajına zarar verdiğimiz gibi bu planı ortaya çıkartamamış olması da onun imajını ayrıca sarsacak ve bu güç boşluğunu Safir kapatacak. / Duyulması gerekenler bunlar Canwr ama aslında olacak olan, sen ninniyi çalarken Ejder’in büyüyü engellemesi ve Safir’in derdest edilmesi olacak. Umurunda olmadığını biliyorum ama yeni bir savaşı önleyeceğiz.”

Canwr bunları duyduğunda ayağa kalkarak simultane konuşmaya devam etti “Pekala. Mabeynciye gitmeyi erteliyorum ama daha kararımı vermedim. / Umurumda olmasaydı burada olmazdım Elka kızı Qita”

Canwr çadırdan ayrılırken mabeynciyle konuşacağını biliyordu ama büyülü ninniyi çalacak mıydı? Hiçbir fikri yoktu…

* * *

Canwr, mabeynci vasıtasıyla Safir ile balo sabahında görüşme ayarlamıştı ama bunun psikolojisi üzerinde hiçbir olumlu etkisi olmamıştı. Ne yapacağına karar verememesi bir yana Safir’le ne konuşacağını bile bilmiyordu. Neden sonra içinde bir ferahlık hissetti. Tam olarak ne konuşacağına karar vermemişti ama bir önlem alabilir ve bunu Safir’le konuşmasına konu edebilirdi.

Bu düşünceyle sokağa çıktı ve Ikonyum zafer meydanındaki savaş arabası heykelinin altına oturdu. Metal pullu kilt giyen iki cüce buradan geçecekti, hiçbir şey için değilse de kendisi burada olduğu için buradan geçeceklerdi. Zaten işleri bu değil miydi? Sağır Sultan’ın Sarayı’nda iki mahir balta pek çok şeyi değiştirebilirdi. Canwr bekledi ve cüceler geldiler.

* * *

Safir, ipekli sabahlığı içinde protokolden uzak ve teptikleri yoldan çok farklı bir süs içinde karşıladı Canwr’u. Sürme çektiği gözleri parlıyordu.

“Canwr, yol arkadaşım, kardeşim. Gel hoş geldin.”

İki adam sarıldığında Canwr adamdan korktuğunu fark etti. Bu gece ikisinden biri kurban olabilirdi. Gerçeğin bir kısmı belliydi; Safir, Hathel ve Qita bir ilişki içindeydi. Safir bu gruba Canwr’un da katılmasını istiyordu. Belki kendisini Çizme’de bulup Köprü’ye getirmesi bile baştan planlıydı. Kilit Qita’ydı. Sağır Sultan için mi çalışıyordu, Safir için mi? Safir için çalışırsa kurban olacaktı bu yüzden telepatiyle söylediklerinin doğru olma ihtimali yüksekti. Bu bir savaşı önlemek demekti. Ama ya tüm hedef Canwr idiyse? Tüm bu oyun onu Tir Glo’ya karşı kullanmak idiyse? Bain bunu yapar mıydı? Elbette yapardı, bu ırkının yüz karası elf tüm vahşi elflerin toplamından daha kötüydü. Para ve güç için yapmayacağı şey yoktu ve buna eski bir arkadaşını derdest ettirmesi de dâhildi. Düşünceleri ona bir asır gibi gelse de sadece birkaç salise sonra Safir’e cevap verdi.

“Hoş bulduk Safir, yol arkadaşım. Biliyorum bugün çok işin var. Sadece bir talep için geldim yanına.”

“Ne zaman istersen gelebilirsin cüce,” diye cevapladı Safir, “kimseden izin almana, program yaptırmana gerek yok. Kapım sana her zaman açık.”

Öyle ya, dedi cüce içinden, artık geçmişe yönelik bir iz bırakmış oldun. “Teşekkür ederim. Burada iki Tir Glo’lu ile tanıştım. İki tüccar, oranın ileri gelen ailelerindenler. Onları da baloya getirmek istiyorum. Böylece bir heyet olarak Sultan’ın karşısına çıkabiliriz. Sultana yakışır bir görkemle.”

“Elbette dostum,” dedi Safir, “bana isimlerini yaz.” Ve çalışma masasına uzanıp bir kâğıt ile mürekkebe batırılmış bir tüy kalem uzattı Canwr’a. Canwr isimleri yazmak için kağıdı duvara dayadığında da sordu “Tir Glo çok uzak. Bu adamların burada ne işi varmış?”

“Ticaret,” dedi gülümseyerek Canwr. “Balık getirmek istiyorlar. Trinevere’ye kuzeyin etli balıklarından getirecekler.”

“Konserve balık.”

“Evet.”

“Aslını Tir Glo’da çok yedim, leziz bir balık doğru ama balık arzı için Imperia çok daha yakın değil mi?”

Canwr yazmaya bitirip mini listeyi Safir’e uzatarak cevapladı “Ticaret böyledir. Lüks tüketim ihtiyaçtan doğmaz. Trinevere’liler yeni bir balığa üstelik soğuk kış günlerinde yiyecekleri büyük yağlı balıklara rağbet gösterebilirler.”

“Ya da göstermezler.”

“Denemeye değer buluyorlar. Daha fazlasını akşam kendilerinden öğrenebilirsin. Ve Safir!”

“Evet”

“Eğer akşam baloda olmazlarsa bu Tir Glo ile aranızda diplomatik bir sıkıntı doğmasına sebep olabilir. Hiçbir şekilde engellenmemeliler anlıyorsun değil mi?”

Bu cümle üzerine listeye tekrar bakan Safir bir anlık dalgınlıktan uyanırmışçasına bir hareketle konuştu “Ah, tabi tabi. Yerinizi bizzat ben ayarlayacağım. Bu arada akşam nefis de bir büyü gösterisi olacak. Ejder ki onu tanımıyorsun ve son bir haftada tüm Ikonyum’u kendine hayran bırakan genç bir büyücü olacak. Adı neydi?.. Ah evet, Qita, Elka kızı Qita. Zor bir çocukluk geçirmiş olmalı…”

Canwr omuz silkti. “Belki de tam tersi, bir elfin kızıdır. Bir melez.”

“Kim bilir? Onlar annelerinin ismini taşıyorlar doğru söylüyorsun. Hem çok iyi büyücüler ya çok yaşlı olur ya da elf” Safir elindeki kâğıdı çalışma masasının üzerine bıraktıktan sonra devam etti, “Bu akşam kimin kazanacağını göreceğiz.”

Canwr bir kez daha omuz silkti. “Umarım işler çığırından çıkmaz. Büyücülerin kapışması bazen tüm ortamı mahvedebilir. Gerçeklik algımızı bile yitirebiliriz. Sonra bir bakmışız Sultanın huzurundan zindana düşmüşüz.”

Safir de onun kadar ilgisiz cevapladı, “Ya da çok daha iyi bir yerde zannedebiliriz kendimizi. Hayat bu. İnsanı nereden nereye götüreceği belli olmaz.”

“Bu şartlar altında cüceyi de…”

Safir yüz ifadesini değiştirmeden kolunu Canwr’a uzattı “Yol arkadaşım!”

Ve Canwr da onun kolunu kavradı “Baloda görüşmek üzere…”

* * *

“Bir sorun çıkarsa baltamı ilk kimin göğsüne saplamamı istersiniz?” cücelerden kel olanı bu sefer sarı bir kaftan içinde Canwr’un yatağında oturur ve eliyle üstünden tuttuğu baltasının sapını taş zeminde çevirirken sorduğu soruya cevap alamadığı için kendi cevabını tasdik ettirmeye çalışmıştı “Şehre beraber geldiğiniz şu züppe insanınkine mi?”

Bu ikinci soru ayakta durup kollarını kavuşturan uzun saçlı cüceyi güldürdü. Bu konu, aralarında daha önce de konuşulmuş olmalıydı.

Canwr çalışma masasında lavtasını akord ederken beklenmedik bir cevap verdi. “Yatağımdan kalk Eangbwyel” Adam hiç bozuntuya vermeden ayağa kalkınca da “Kimsenin ölmesini istemiyorum o züppenin bile. Sorun çıkarsa sen beni dışarı çıkartacaksın.” Sonra gözleri ile uzun saçlı cüceyi gösterip, “Doeth da kızı çıkartacak. O sırada saldırıya uğrarsak bize kim saldırırsa onunla savaşırız. Bununla birlikte bir sorun çıkmayabilir de, henüz kararımı vermedim… Ve hey! Yanına bir balta da benim için al Eangbwyel,” dedi.

Üçlü, daha sonra sahte kimliklerinin, sorun çıkarsa kaçış planının, çıkmazsa birbirlerini yalanlamayacak ortak hikayelerinin üzerinden geçtiler. Odadan çıktıklarında Canwr’un arkasından yürüyen Eangbwyel ve Doeth birbirlerine bakıp göz kırptılar, hâlâ baltalarını birilerinin göğsüne saplamayı umuyorlardı.

* * *

Sultanın huzuruna kabul edildiklerinde Canwr, Sağır Sultanı ilk kez gördü. Sultana takdim edilmeleri için önlerindeki üç grubu beklerlerken Canwr sultanı inceleme fırsatı bulmuştu. Sultan alttan üste doğru beyaz bir çarık, beyaz bir şalvar, sarı bir kuşak, yine beyaz bir mintan giyiyordu ve kıyafetlerin hepsi atlas kumaştandı. Bunların üstündeki kaftanı sarıydı ve beyaz kavuğunun üzerinde büyük bir kehribar taşından çıkan sarı bir kuş tüyü bulunuyordu. Bembeyaz sakalı, parlak mavi gözleri ve kırmızı yanakları ile babacan ve barışçıl bir havası vardı. Ve en önemlisi konuklar kendisine takdim edilirken takdim bittiğinde tamamen doğru bir zamanlamaya başını eğiyordu.

Canwr, sultanın sağır olup olmadığı sorusu, üç gündür düşündüğü tüm sorulara yol açtığı için bu düşüncelerinden kaçarak gözleri ile Qita’yı aramaya başladı ve onu bulduğunda dili tutuldu. Kız Sultanın sol yanında büyücü Ejder olduğu anlaşılan asalı yaşlı adamın hemen yanında duruyordu. Sarı işlemeli entarisi ve başında beyaz dantelli bir tül ile sokakta göründüğünden çok daha ağırbaşlı ve kadın gibiydi. Bu hâliyle pek bir macera kaldırabilecek gibi de görünmüyordu. Canwr’un kararsızlığı azalmamış aksine artmıştı.

Düşüncelerinden kendi ismini duyduğunda uyandı ancak. Baş mabeynci ismini ve iki adamının isimlerini söylemişti. “Tir Glo adalarından meşhur ozan Canwr ve tüccarlar Helwyr ile Masnachwr”

“Size selam olsun Büyük Sultan. Tir Glo adalarından size barış, eğlence ve refah getirdik.” Canwr bu şaşkınlık içinde kendi söylediklerine kendisi inanamaz bir halde başını kaldırdığında Sultan’ın sadece mütebessim bir suratla başını eğdiğini gördü. Takdim tamamlanmıştı.

Bütün misafirler yerlerini aldığında ve ilk gösteri olan büyücüler kapışmasına sıra geldiğinde Safir’in, Canwr’un midesini buran sesi duyuldu.

“Büyücülerimiz hünerlerini gösterip güçlerini harcamadan önce biraz eğlenmeye ne dersiniz? Meşhur ozan Canwr buradayken -alınmayın ama Ejder- herkes önce onu dinlemek isteyecektir.”

Davetli kalabalık, bir uğultuyla Canwr’un kim olduğunu birbirlerine sorarken Canwr artık Safir’in kim olduğundan emin olmuştu. Ama ya Qita kimdi? Bütün bunların amacı neydi? Günlerdir düşündüğü şeyler hakkında hâlâ bir karar alamadığını şok ve panikle fark etti. Olması gerektiği kişiyi düşündü, güzel, idealist ve melez büyücü Qita’yı düşündü. Duyamadığı alkışlarla Sultanın karşısına çıkıp lavtasını omzundan indirirken hâlâ ne yapacağını bilmiyordu. Pozisyonunu aldı, sultana selam verdi, onun iki yanındaki Qita ve Safir’e baktı. Sonra ilk notayı vurup söylemeye başladı;

“Trinevere…”

Murat Barış Sarı

Selam, ben Murat Barış Sarı. Evli ve bir çocuk sahibiyim. Sade bir kalemim olduğunu sanıyorum. Genel olarak bilinç akışı anlatımını ve bilimkurgu fantastik edebiyat alanında cyberpunk alt türünü seviyorum. Diyaloglarım fena değildir, tasvirlerim fena. Farklı tarzlarda bir antoloji oluşturmaya çalışıyorum. Daha eskilerden; kısa filmlerim ve iki arkadaşımla yürüttüğümüz bir internet sitemiz de vardı. Tarihten de ayrıca hoşlandığımı belirtmeliyim, birinci şahıs anlatıcıyı daha çok sevdiğimi de… Kendimi şöyle tanımlıyorum: “Jack of all trades, master of none!..”

Trinevere’nin Sarı Günleri” için 6 Yorum Var

  1. Selam Murat. Kalemine sağlık. :+1:

    Çok ilginç, fantastik bir espiyonaj öyküsüydü bu. Baştan sona hiç acele etmeden, sıkmadan, yavaş yavaş inşa ederek yazılmış ve üzerinde fazlaca düşünülmüş bir öyküydü. Diyaloglar mantıklı ve birbirini tamamlar şekildeydi. Kurgu komplike görünmesine rağmen anlaşılırdı. Karakterler güzel tasarlanmıştı. Özellikle ismini çok beğendim. Bence öykünün en başarılı noktası, oksimoron tarafıydı. Yani sanatçı bir cücenin casusluk işlerine dahil olduğunu anlayıp kendini kurtarma çabasıydı.

    O kadar uzun zamandır fantastik okumamışım ki açıkçası başlarda biraz zorladı beni. İlgim kayboldu. Hatta bitirdikten sonra ikinci bir kez okudum çünkü sona gelince yeterince tatmin olamadım. Anlamadığımı düşündüm. İkinci okuyuşta kavradım, aslında ilkinde de anlamışım ama belki de daha fazlasını bekledim. Bazı uzun cümleler, diyaloglardaki doğal olmayan kısımlar gözüme battı ama çok kurcaladığım için öyle olmuş olabilir. Tek tek göstermeye gerek duymadım.

    Tekrar eline sağlık. Görüşürüz. :pray:

  2. Tekrar merhaba Kasvet.

    Öncelikle öyküne yazdığım yorumun kısalığını beğenimin büyüklüğüne bağla lütfen.

    Bana gelince; beğenilerini ifade ettiğin kısımlar beni çok mutlu etti.

    Bu öykü benim ilk tam anlamıyla fantastik öyküm ve bu karakterle side kick’lerinin birkaç veya daha çok öyküsünü yazıp sonra bir magnum opus olay örgüsü düşünüyorum. Bakalım, kısmet.

    Uzun cümleler benim hastalığım ve inadım doğrusu yani dört satır cümleyi dörde bölmek yerine daha güzel bir dört satır yazmaya çalışıyorum ve genelde önceki ile aynı oluyor :sweat_smile:

    Bu noktada arkadaşım ve gönüllü editörüm Volkan Gün’e de bir saygı duruşunda bulunmalıyım. O öykülerimi edit ederdi ve bu öykünün editlenmesinde word sorunu yüzünden sonradan aklına gelenleri iletebildi sadece. Bu arada ülke ismini de o buldu bu açıdan öykü başlığında büyük payı var. Ve son olatak onun katkılarıyla büyük bir onura da gark oldum.

    Diyaloglarım normalde fena değildir. Burada bazılarının yapay kalacağını tahmin etmiştim çünkü batı kaynaklı bir fantastik oyküde bu kaçınılmazdı. Bu sebeple bir iki yerde ana karaktere bu tür hikayelerdeki klişelerden bahsettirdim.

    Oksimoronluk bu öykü için ve tüm tasarladığım evren için temel olguydu. Mafya elf, ozan ve sakalsız cüce gibi. Ama bir iki ipucunu verdiğim gibi canwr sadece bir şarkıcı değil.

    Sonuçta bir jack of all trades master of none durumu var ve fantastige de girişmesem olmazdı. Umarım evreni açmayı başarabilirim ve o da bir şeye benzer.

    Hem detaylı hem de daha öyküler yayınlanır yayınlanmaz öyküyü yorumladığın için teşekkür ederim Kasvet.

    Tekrar görüşmek dileğiyle…

    Not: ilk cevabımı sildim belki görmemişsindir. Öykün de öyküm de sorunsiz görüntüleniyor.

  3. Süper olur bu. Böyle bir seri fikri bütün yazarların kafasında bir yerde vardır herhalde. Umarım bir gün gerçekleşir seninki. :sweat_smile:

    Bu arada eklemeyi unutmuşum Safir ismini de çok beğendim. Makyavelist bir karaktere yakışan bir isim.

    Öykülerin formatları bende bozuk demek ki. Mobilde de bozuk. Birkaç seferdir öykülerimin italik yazılarının çıkmamasını sorun ediyordum. Doğru formatla gönderirsem çözüleceğini söylediler. Doğru formatla gönderdim, yine olmadı. :sweat_smile: Neyse, zaten ilgilenen de olmadı. :+1:

    Görüşürüz. :pray:

  4. Umarım başarırım, teşekkürler.

    İsimleri ince eleyip sık dokuduk doğrusu. Arapça, Latince, Galce ve Sindarin’den yararlandık.

    Bence görüntüleme sorunun peşini bırakma için rahat etsin. Gerçi biz düzgün görüntülüyoruz o açıdan da için rahat olsun.

    Görüşmek üzere…

  5. Elinize sağlık, dev bir öykü yazmışsınız. Hem uzunluk hem karakterler hem konu açısından.
    Öncelikle böyle bir metini oluşturmak, olayı kurgulayıp kopmamak zor. Bu yüzden tebrik ederim sizi.
    Benim yabancı olduğum bir alan olmasına karşın, metninizi takip edebildim sonuna kadar. Ufak tefek kopmalar yaşamış olsam da bu benim yabancılığımdan kaynaklanıyor.

    Bu öyküyü okuduğumda ilk aklıma gelen ve bitirdiğimde de değişmeyen düşünce, romana çevrilebilecek bir yapıya sahip olması. Ki sanırım sizin de böyle bir düşünceniz var. Dolayısıyla bu metne taslak olarak bakmak yanlış olmaz sanırım.

    İzninizle dikkatimi çeken bir kaç nokta belirteceğim :slight_smile:

    Özet

    Metnin başında geçen “gelecekte olmak zorunda olduğu kişi için akıllıca davranmayı öğrenmeliydi" ile sonundaki "Olması gerektiği kişiyi düşündü” birbirine bağlamışsınız. Olması gerektiği kişinin ya da olmak zorunda olduğu kişiyi acaba biraz daha mı açsaydınız. Okuyucuya da bırakmak istemiş olabilirsiniz. Sadece bir fikir. Ya da ben metinden bu kısmı alamadım.

    Lothren Edhel açığa çıktığında , dövmesini delen bıçak kalbinizi de delerdi

    Burada L E’nin açığa çıkmasının ve bunu karşısındakinin anlamasının ölümcül sonuçları olduğunu okuyucuya söylüyorsunuz ancak bir önceki metinde L E harflerinin bulunduğu dövmenin biraz kolay fark edilir olması bu önemi sanki yok ediyor. Yani madem o kadar büyük bir sonucu var, Canwr bunu biraz daha zor ya da tesadüfle fark etmeliydi.

    Zor bir çocukluk göndermesinin özel bir sebebi mi var? Eğer ironi katmaksa ben de böyle anladım ve gülümsedim. Ama eğer başka anlamdaysa, merak ettim :slight_smile:

    “Komplekssizce” -tamamen kişisel bir düşünce olarak- bu kelime yerine bence bu metin çok daha farklı bir kelime hak ediyor.

    Çadırın girişinden gelen ses Hathel’in sakince,

    Burada gelen ses yanlış anlamadıysam Qita, ama biraz kapalı kalmış.

    Dışarıdan gelen ses ile kafasından duyduğu ses ayrımını ve bunu sona kadar götürmeyi çok iyi kotarmışsınız. Acaba şekilsel olarak iç sesi -kafa sesini küçük puntoyla ya da italik mi yapsanız. Sadece bir öneri.

    Canwr’ın Safir’in kim olduğunu anladığı bölüme belki yukarılarda bir yerde daha açık bir gönderme yapmayı düşünebilirsiniz.

    Dediğim gibi zor ve uzun bir metin ama siz üstesinden gelmişsiniz. Benim yazdıklarım sadece kişisel olarak belirttiğim küçük dokunuşlar.

    Emeğinize sağlık