Öykü

Tablodan Damlayan Zürafa

Nazar, baktığını ihya eden cinsten bir iblis. Mavi gözlerinden dipsiz bir okyanus taşıyor ve dudaklarındaki cehenneme akıyor. Omuzlarından aşağı dökülen şelalede isim verilmemiş rüzgarlar saklı.

Elindeki fırçayı bir silah gibi vuruyor tuvale. Resim yaparken kendisini erkek gibi hissediyor. Maviyi ve yeşili karıştırıyor, zeminin izlerini yok edip yeni tanrılar yaratıyor.

Normalde cinsiyeti ne Nazar’ın? İblislerin cinsiyeti olup olmadığına dair kafa yorduğu gecelerde bir sonuca varmışlığı yok. İsmindeki müennes tınının farkında elbette. Tınılar önemli. Geceyi içen yaratıklar fanilerden daha fazla dikkat kesilir seslerin cümlesine.

Özenerek, bir meltemin küçük bir dalganın üzerinden geçivermesi gibi boyuyor sakalın kıllarını. Mora. Renklerin dünyasında dolaşıyor. Eline alıyor kırmızının öfkesini. Kadının tenine bulaştırıyor. Bu kez fırçayı kullanmadan. O an erkekliği bir kenara bırakmış olmak için. Her dem farklı birisi olabileceğini hissediyor. Yanılsama değil bu. Bir iblis, bin yaratığın suretini taşır. Ve takınır bir tanesini.

Şimdi karşısında sakallı bir kadın dikilmiş ona bakmakta. Tuvali döverek var ettiği bir yaratık. Belki onun gibi bir iblis, ama iyi huylusundan. Canlı değil. Ölmeyecek de. Boyaların tuvalle sevişmesinden doğan bir şey. Şeylerin hangi durumlarda canlı olarak adlandırıldığı hakkında çok okumuş olan Nazar, yarattığının ölümsüzlüğünü içinde, siyah kalbinin kirli kanında hissediyor.

“Sen ölmeyeceksin,” diye mırıldanıyor, “Doğmadığın için.”

* * *

Laforgue ölümsüzlerin huzurunda cigara tellendiriyor, Nerval güneşin yanağına bir öpücük kondurarak siyah bir leke bırakıyor ve gidip sokak lambalarına şiirler asıyor, paramparça olurken evren Elsa’nın gözleri Aragon’un Hindistan’ına değiyor. Ancak her şey yok olduğunda açığa çıkıyor sevmenin ölmekten daha kolay olduğu. Ve Orhan Veli rüzgara karşı açmış yelkenini, İstanbul’u dinliyor.

Nitekim tuhaf zamanlardır. Çinlilerin bedduası tutmuş olacak ki bilgelik aptallığa bulanarak fanilerin aklını karıştırmaya başlamıştır.

Ben de o zamanlarda yaşamaktayım işte. Adım Charles Hebe. Bir zamanların özgür ruhlu insancığı, şimdinin kölesiyim. Kelimelerin ağına düşmek üzere olduğunun farkında olmayan bir sineğim. İşte her şeyden habersiz şık ceketimi üzerime alıp kapıdan çıkıyorum. Nereye gideceğim? Her zamanki yere.

Orient adlı kafenin kapısından bin altmış altıncı kez giriyorum. Bir mekana kaç kere geldiğimi not etmek gibi bir alışkanlığım var. Kapıdan girer girmez üzerinde ipek elbisesiyle bekleyen hanımefendiye ceketimi teslim edip bizim fırlamaların olduğu masaya yollanıyorum. Adımlarım olağandan biraz hızlı. Anlatacağım şeyler var, ondan olsa gerek.

“Her zamanki tarifeden beş dakika erken,” diyor Kont Cladio. “Belli ki ağzında dışarı çıkmaya can atan bir bakla var. Zor attın kendini Orient’e ha, Charles.” Bu beyni zehir gibi çalışan Güney Amerikalıya gülümseyerek başımla onaylıyorum. Yüzünde And Dağlarının kokusunu taşıyan bir kavrukluk var. Bana bir sandalye çekiyor. Masadaki herkesi rahat görecek bir açıyla oturuyorum.

“Seni gidi sahte kont bozuntusu!” diyerek giriyorum söze. “Doğru bildin. Öyle bir rüya gördüm ki aklın şaşar.”

“Bunca tantanayı rüya anlatmak için çıkardım deme sakın!”

Bu patavatsız çıkışı yapan elbette Beşparasız Julien’den başkası olamaz. Şu dünyaya tek katkısı sabahları nehirdeki balıklara attığı bir tutam ekmektir. Boşboğazlıktan başka ne hobisi ne de yeteneği vardır. Kendisi, beyhude laflarla kafa ütüleme sanatında üstat mertebesine yükseltebilmek adına yıllarını vermiş bir kaldırım mühendisidir.

“En son kim burada gelip rüyasını anlattı Julien efendi,” diye çıkışıyorum. “Ben sana söyleyeyim. Hiç kimse! En azından şu son bir yılda diyelim. Neden peki? Çünkü gördüğün sıradan, ucuz bir rüyaysa anlatmazsın. Ama beni dün gece tüm varlığımla kavrayan o kabus gibiyse…”

* * *

Gece isimsiz bir karanlıkla el ele vermiş, avludaki fenerin üzerine çöküyor. Sanki ışığı emen bir şeyler varmış gibi. Böcek ve kurbağa seslerinden sekerek yüzüme değen rüzgarın hatırına oturmaya devam ediyorum. Ama bir boşluk ciğerlerimden beynime yürüyor. Huzursuzluk mu desem? Yoksa şerrin dokunuşu mu?

Bir türlü etrafı ışıtmayan gönülsüz fenerimi de alıp içeriye, sessizliğin kalbine yol alıyorum. Uyumalıyım. Sabah kalktığımda yine eskisi gibi olacağım.

Umduğum huzuru bulmadan evvel son gördüğüm tavanda bir yüz oluyor. Yatağımda, sırtüstü vaziyette bu sakallı kadın yüzünü incelerken nasılsa uykuya dalıyorum bir anda. Ve bu şimdiye dek gördüğüm kabusların tekine dahi benzemeyen bir rüyanın kapısından yuvarlandığım anlamına geliyor.

Dikenlerle kaplı bir ateş denizinin ortasında öylece dikiliyorum. Ayağımın altında yüzen taş ufacık. Belki benim gibi üç tanesini daha anca alır. Oysa lanetli alev okyanusu kilometrelerce uzanıyor. Bir de dediğim gibi o dikenler… Belki başka bir şey… Ancak biz fanilerin her gördüğümüzü daha önceden rastladığımız bir şablona giydirmek gibi huyları vardır. Dikenler alevleri delerek yükseliyor. Bir orman kadar sık değil. Bir ordu kadar nizami.

Tekdüzelik kendimi bir fotoğrafın içerisinde hissetme ihtiyacımı tetikliyor. Daha önce çokça fotoğraflarda hayal etmişimdir kendimi. Bir keresinde Paris’te karşılaştığım doğulu bir şeyh fotoğrafın şeytan icadı olduğunu söylemişti. Daha da artmıştı hayallerimden sızan arzu. Yasak meyve idi artık fotoğraf. O kadim muallimin sunduğu bilgi ağacıydı.

Tekrar kabusuma dönecek olursak ateş denizinden bir bedenin yükseldiği o anı aktarmak isterim sizlere. Alevler ter taneleri gibi sıçrıyor, gözyaşları gibi rüyamın ışığını emiyor. Etrafın kararması yükselen bedeni daha görünür kılmakta.

“Tanrım gözlerimden bir uçurum yarat! Beni o uçurumdan aşağı bırak! Tek zerrem kalmasın ortalıkta. Ta ki kurtulayım bu hareketli fotoğraf karesinden.”

Hiçbir tanrı ya da tanrıça duymuyor sözlerimi. Ne Baal, ne Loki, ne de göklerde parıldayan İştar. Burada tek başımayım. Hiçbir şey yaratılmamış henüz. Ben dahil. Yaşayan bir nokta dahi yok. Ama ölümün gözlerine bakıyorum. Ateşten fırlayan saçlarına, yarısı erkek yarısı kadın bedenine… Dudağından dökülen o zehirli kelimeyi gözlerimle görüyorum.

“Cauchemére!” diyor bağıran bir fısıltıyla. “Oncle Cauchemére!”

Sesinde henüz doğmamış evreni çürüten ruhlar var. Bilincin farkındalığını kemiren o habis gürültü kulaklarıma değdiğinde kendimi hiç olmadığım birisi gibi hissediyorum. Sanki bir anlığına bin benliğe sahip olup bir tanesini suratıma takınmış gibiyim. Donup kalan ifademle bir fotoğraf karesi oluyorum saatlerce. Kabus bitene dek.

Ölüm bir kadın ve sakalları var. Hayır bir kadın değil. Diken denizinin ortasında bir hermafrodit. Çift cinsiyetliliği bilgelikle ilişkilendiren eski kavimler olduğunu biliyorum. Onların bahsettiği masallardan değil ama bu. Gerçek olamayacak denli gerçek. Tıpkı tablodan damlayan bir zürafa gibi… Suratımda donuk ifademle ölümün bilgeliğini düşünürken uyanıveriyorum.

Sırtüstü yatmaktayım. Tavan bembeyaz. Tek bir leke dahi yok.

“Boş bir tuval…” Ağzımdan çıkan mırıltı odanın içerisinde yitip gidiyor.

* * *

Rüyamı anlatmak için arkadaşlarımın yanına gittiğimde tüm hayatım değişecek.

Bizim tayfa sanattan falan öyle çok anlamaz. Ama sonuçta Paris’te bir kafede oturuyoruz. Anlattığım rüya onları öyle etkiliyor ki hemen kendilerini bir öykünün, hatta devasa bir romanın içerisinde hissediyorlar.

“Bunları birisi kağıda dökmeli,” diye heyecanla ayağa kalkıyor Damir. Slav aksanında dolanan heyecanın farkındayız.

O arada Beşparasız Julien olanca patavatsızlığıyla vuruyor masaya.

“Ne demek ‘birisi’? Bunu Charles bizzat kendisi yazmalı!”

“İyi de ben kim, roman yazmak kim?” diyorum gülerek. Ancak zihnimde karar çoktan verilmiş durumda. Hatta bu kararı kendimin verip vermediğinden bile emin değilim. Ne yaşayan ne de ölebilen bir el yaşantımın ipleri üzerinde ellerini gezdiriyor.

* * *

Dışarıda kar yağıyor. Geldiğimden beri aynı tablo… Beyaz taneler havada, sanki hiç inmiyor gibi. Şöminenin kenarındaki kedi dünya dışından bir varlığın bedenlenmiş haliymişçesine inceliyor kulübeyi. Dağın başında, kuş uçmaz kervan geçmez bir mekanda, elimde kalem, önümde yazılı sayfalar dolusu kağıt.

“Yazmamalıydım öyle değil mi?”

Bunu çokça soruyorum kendime. O rüyanın benimle kalması gerektiği ve harflere dökülmesinin bir yerlerde bir şeyleri uyandıracağı fikri beynimi kemiriyor. Harfler bana bir hainmişim gibi bakmakta. Sayfalar dolusu ihanet. İyi de kime?

İşte bunlar geçerken zihnimin kenarından, şömine bekçisi kedi kayboluyor. Bir fotoğraf gibi solarak, yavaş yavaş siliniyor. Hava kalıyor ardında. Ateşe bakıyorum. Dikenler. Nizami vaziyette. Yine mi kâbusun içindeyim. Hayır, bu defa gerçek. Kedinin olması gereken yerde bu “gerçek” dünyanın boyutlarını parçalayan bir güzellik var. Erkek mi, kadın mı? Anlamsız bir soru. Çünkü bir iblis o.

Bana bakıyor. Dikenler içerisinde beliren sakallı kadını işaret ediyor.

“Demek Oncle Cauchemere’i harflerle gerçek dünyaya aktarıyorsun.”

Yine rüyada gibi donup kalmış, muhteşem simetrisiyle havayı titreştiren iblisi izliyorum.

“Benim yaratılmadan evvel yarattığım ölümden ve hayattan azade varlığı zavallı atomlarla ifade edebileceğini düşünüyorsun. Nazar’ın tuvalindeki renkleri çalmak cüretini buluyorsun kendinde!”

Aptalca bir cesaret oturuyor yüreğime.

“Evet!” diyorum. “Bir iblis olduğun için biliyorsundur. Rüyalar da atomlardan yapılmadır. Cauchemére rüyamda çıkabildiyse karşıma, harflere de dönüşebilir.”

İblis gülüyor. Doğru söylüyorum çünkü. Aramızda gizli bir anlaşma var. Şu anda ya da başka bir zamanda belirlenmemiş bir ahit.

Ben öleceğim ama harfler yaşayacak. Geride Nazar’ın kendisi yokken var ettiği tablonun, Cauchemere’in atomları kalacak.

Neden buradayım? Bu dağ evinde… Ölüm karşımda. Tırpanıyla üzerime yürüyor.

Oysa tablodan damlayan bir zürafa olmaktı tek dileğim. Ne ölümlü olmayı istedim, ne de ansızın doğmayı.

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Tablodan Damlayan Zürafa” için 1 Yorum Var

  1. ozbabur dedi ki: dedi ki:

    merhaba,
    temadan çok uzaklaşmayan bir öykü yazmışsınız. dil ve betimlemeler güzeldi. öykünün ilk yarısını ikinci yarıya nazaran daha çok sevdim. “kaldırım mühendisi” ve “fırlamalar” kelimelerinin yerine başka kelimeler seçilse sanki öykünün diline daha çok yaraşır gibi geldi bana. bu iki kelimede bi’ duraksadım.
    genel itibariyle güzel bir öyküydü.
    kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!