Öykü

Maria’nın Sırrı 1 – Kıyam

Ben Maria. Bu şehirde doğdum. İskenderiye’de. Belki yüz kez yıkılıp yeniden kurulmuş bu lanetli harabede. Siber zorbalığın ve elektronik kelepçelerin şehrinde.

Doğduğum gün babam bir hemşire olmamı dilemiş. Hastaları iyileştiren, sonra evine dönüp orayı da çekip çeviren bir kadın. Ama nadirdir babaların dileğini gerçekleştiren evlatlar. Hele bu devirde.

Simyacı olmuşum. Ne zaman bilmiyorum. Kendimi bildim bileli bir şeyleri kaynatır, damıtır, süzer ve maddenin ardındaki sırların peşinde koşarım.

Öğrendiklerim çoğaldıkça anladım. Bir sır yokmuş. Çalışmak varmış. Deli gibi çalışmak. Sonuç mu? Bir nihayeti olmalı değil mi çabaların. Elbette bir durağa vardım. Şüphe yok ki meyve verdi ağaçlarım. Bütün o uykusuz gecelerin yarattığı “şey” kimselere göstermediğim, bir çeyiz sandığı gibi özenle sakladığım o odada duruyor. Patlamaya hazır bir kıyamet gibi. Sadece tek bir hareketim yeterli. Ama korkuyorum.

* * *

Adapa neon lambalarının mantar gibi her yandan fışkırdığı odaya göz gezdirdi. Heyecandan yerinde duramıyordu. Biliyordu. Kendinden öylesine emindi ki. Buradaydı. Maria her ne gizliyorsa buraya gizlemişti. Yıllardır beklediğim fırsat, diye düşündü. O varken giremezdi odaya. Ama şimdi kadın bir hapishane kuşu olmuşken oda ona açıyordu kollarını.

Odanın sahibini getirdi aklına: Siyah saçlarına kimyasalların izi sinmiş olan kadını. Sonunda içeri almışlardı o cadıyı. Başka bir deyişle: Siber Simyacı’yı.

Odanın ortasına konulmuş imbikten kapkara bir irin akmaktaydı. Adapa bunun sırf gizemli bir atmosfer yaratmak için konulmuş bir dekor olduğu hissine kapıldı. Aslında bütün diğer eşyalar da bir sinema filminin içindeymiş gibi bir yapaylık yayıyordu. Neon lambalarından olmalı, diye düşündü. Ne kadar parlaksa o kadar sahte görünürdü dünya. Umursamadı.

Boyutsuz filmler icat edilmeden çok daha önce çekilen ve ilkel beyaz bir perdenin üzerine yansıtılarak gösterilen o eski filmlerdeki klasikleşmiş aktörlerinden birisi olduğunu hayal ediyordu şimdi. Karanlık bir otel odasında kanlar içinde yatan sevgilisini kimin bu hale getirdiğine dair bir işaret arayan gözü kara jönlerden ne farkı vardı? İşte o da korkusuzca bu günah çukuruna, Şeytan’ın yumurtladığı bu cehenneme dalmıştı.

Her şeyin ne kadar çabuk geliştiğini hatırladı.

Daha bir saat öncesine kadar kendi evindeydi. Telefon çalmış ve Adapa hemen kulaklarındaki cihaza ilgili nöronlarını yollamıştı. Sonra beklediği haberi veren sesi duymuştu. Kollarını metaprotezlerle değiştirdiği gün duyduğuna benzer bir ürperti geçmişti üzerinden. Ama kendine gelmişti hemen. Sevinmek için vakti olacaktı daha. Şimdi değil.

“Kompüter emrini verdi.” Böyle demişti telefondaki ses. Adapa bu komik kelimeye bir türlü alışamamıştı. Bir zamanlar sıradan bilgisayarlar için kullanılan bu sekiz harf şimdi bir araya gelince tek bir mana ifade ediyordu. Ve bu anlam komik olmaktan çok uzaktı.

Maria’nın tutuklandığını öğrendikten sonra yola düşmek için saniye beklemedi. Onun her zaman çalıştığı ve kimsenin ne yaptığını bir türlü çözemediği tuhaf binanın içindeki odaya koştu. Maria bir muamma olabilirdi. Ama Adapa dedektif rolüne bürünmüştü. Muammaların korkulu rüyası; başarılı bir dedektif.

Her şeyi; görünmez kolları, 1’leri, 0’ları ve şehrin tümünü saran elektromanyetik iskeletiyle kucaklayan Kompüter’in gözlerini üzerinde hissediyordu. Önemli değil, dedi kendi kendine. Bilgisayar-tanrı sıradan insanların hareketlerine pek önem vermez. Maria’nın tutuklanması gibi istisnalar yaşanır bazen. Ama daha fazlası olmaz.

Sırrın hakikatine mazhar olmak elbette kolay olmayacaktı. Yıllarca izlemişti Maria’yı. Onun haberi bile olmadan. Bir tek işte bu odaya girememişti. Ta ki bugüne kadar. Şehri saran kollar Maria’yı çekip almasa yine giremezdi. Hayal bile edemezdi. Burası Maria’nın mabediydi zira. O kadının etrafını çevreleyen bir şeyler vardı. İnsanı çeken ve binlerce yıl öncesinin rüzgarını hissettiren bir gizem.

Maria’nın bu odada yapabileceği şeyleri hayal etti. Belki o eski simyacı alışkanlığıyla kurşunu altına çeviriyordu. Ya da –eğer varsa öyle bir şey- ruhları pişirip olgunlaştırıyordu. Adapa bulacaktı neler döndüğünü. Bulmacanın içine dalmıştı bir kez. Onun gibiler bir muammaya yapıştı mı bırakmazdı.

Çekmeceleri karıştırdığında lapis lazuliden yapılma boncuklar, zümrütten levhalar ve oniks ile işlenmiş bir hançer buldu. Hepsini fırlattı bir kenara. Onun peşinde olduğu şey bir düzenekti, bir fikirdi. Sırrı açığa vuran bir kutu, kasa yahut kapalı başka bir şey.

İşte orada, dedi kendi kendine. Uzunca bir kapak. Yaklaştı. Ürperek adımladı odayı. Üzerine yürüdüğü kapalı nesnenin bir tabut olduğunu idrak edince yavaşladı. Normalden çok daha büyük boyutlarda bir tabut. Yavaşladı. Vardı yine de. Sırra dokundu. Daha doğrusu sırrı örten kapağa. Çivileri söktü. Sanki kendi içinden bir şeyleri çıkarıp atar gibi.

Gıcırdayarak açıldı kapak. Adapa odanın tuhaf akustiğine kulak kabarttı. Bir yandan tahtayı kaldırmaya devam ediyordu.

Sonunda beklenen an gelmişti işte. Ama o gülüyordu. Karşısındaki manzara karşısında sinirleri bozulmuştu. Yıllarca bunun için mi izledim o cadıyı, dedi. Bir oyuncak için.

Dev tabutun içerisi suyla doluydu. Suyun dalgasız ve berrak karanlığında kocaman oyuncak bir ayı yatıyordu. Kırmızı kürkü ve siyah burnuyla çok sevimli görünüyordu.

Adapa kendisini kandırılmış hissediyordu. Dünyayı değiştirecek bir mucize beklerken karşısında koca bir pofudukla kalakalmıştı. Hayal kırıklığı içerisinde kapağı geri örtecekti ki tahtanın üzerine özenle oyulmuş hiyeroglifleri fark etti. Her bulmaca meraklısı dedektif gibi o da hiyerogliflerden anlardı. Bu bir kullanma talimatı olsa gerek, diye düşündü. Duvarda asılı duran kolu çekmesini söyleyen bir kılavuz. Ama dikkat edilmeliydi.

Bir kahkaha patlattı Adapa. Elbette dikkatli olmalıyım, diye söylendi. Yoksa bu aptal oyuncak bozulabilir.

Kolu çektiğinde ne olacağını çok da merak etmiyordu doğrusu. Oyuncağın içerisine konulmuş bir hoparlörden şarkı çalmaya falan yarıyordu herhalde. Soğuk bir espri, Maria’nın yapacağı türden, modası geçmiş bir şaka. O kadını gözünde gereksiz yere büyütmüştü onca sene. Siber Simyacı değil muzip bir oyuncakçı çıkmıştı Maria.

Umursamazca çekti kolu. İşte hayatı boyunca yaşadığı en büyük sarsıntıyı o sırada yaşadı. Sanki yerin altındaki iblisler huysuzlanıp silkelenirmiş gibi. Odanın ortasındaki imbik devrilip tuzla buz oldu. Boncuklar ve mücevherler çılgınlar gibi etrafa saçıldı. Adapa da bu hengamenin ortasında düşmemek için tabuta tutundu. Neredeyse dünya yıkılırken tabut zerre kıpırdamadı. Sanki kadim çağlardan kalma bir güç kollarıyla onu zemine bastırıyordu.

Saniyeler hızla geçti ve ortalık duruldu. Dağılan odanın içinde bir tek dev tabut yerinde duruyordu.

Adapa suya baktı. Azıcık da olsa dalgalanma görünmüyordu. Aynı berrak karanlık. Sonra siyah burnun üzerindeki kömür gözler açıldı. Bir otomatın basit mekanizmasını taklit eder gibi. Ama Adapa’nın sezgileri kuvvetliydi. Bu gözlere sinmiş olan canlılığı hemen fark etmişti.

Korkuyla kendisini geriye attı. Ancak kaçamıyordu. Gözleri tabuta çakılı vaziyette kalakalmıştı. Dev tabutun içerisindeki sular kaynamaya başladı. Buharlar yükseliyordu.

Saniyeler bir an akmayı bıraktı. Sonra evren çıktığı yerden tekrar yerine oturmuş gibi duruldu her şey. Zaman devinimine yeniden başladı.

Buharların içerisinden doğruldu dev oyuncak. Tüylü bedeni tamamen ayağa kalktığında artık sevimli olmaktan çok uzaktı. Simsiyah gözleriyle, önünde korkudan titreyen Adapa’yı izliyordu. Adapa’nın bütün vücudundan daha çok yer kaplayan kolunu uzattı ve mekanik bir sesle konuştu.

“Merhaba! Ben Koca Ayak!”

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Maria’nın Sırrı 1 – Kıyam” için 8 Yorum Var

  1. Lezzetli bir iş. Mükemmel mi? Değil. Zaten öyle olmasına gerek yok. Yazdıklarınızın takipçisi olacağım Mümin Bey.

  2. Merhabalar.

    Öykü, anlatımınız, betimlemeleriniz güzeldi. Seçkiyi kullanım şekliniz de öyle.

    Kaleminize sağlık.

  3. SJack dedi ki: dedi ki:

    Çözülmesi gereken birkaç gizeme daha yok diyemem. Kalemine sağlık Mümin.

  4. mumincan dedi ki: dedi ki:

    Gizemler devam edecek diye umuyorum Ahmet, yorum için teşekkürler. :slight_smile:

  5. Öykü biraz kısa geldi bana. Maria hakkında daha fazla detay okumak isterdim. Anlatımınız ise hoşuma gitti, kurgudan çok ona odaklandım. Okumak keyif vericiydi. Ellerinize sağlık.