Öykü

Her Şeyin Destanı

Ormanın gölgesi göğe dokundu. Ayrıntısız ve masalsı bir şeffaflık giyinmiş rüzgâr etrafı geziyordu usul usul. Ormanın gölgesi dolunaya dokundu. Işığın aniden kayboluşu bir ulumayı tetikledi uzaklarda. Savaş zamanlarından kalma bir çığlık gibi rüzgârı tokatlayan vahşi bir ulumayı.

Uz gözlerini ağaç kovuğuna dikti. Bütün bu karanlığın içinde tanrıların kadehleri kadar ihtişamlı bir şekilde parıldayan ışık topuna bakabilmek için gözlerini kırpıştırdı. Işık topu ağacın gövdesinde halkalar çizerek döndü. Berraklaştı, duruldu.

Şimdi orada, ağacın gövdesine yaslanmış bir peri kızı duruyordu. Işığın yarattığı bir masal mı, yoksa ışığın ta kendisi mi olduğu belirsizdi. Her hattı göz kamaştırmadan görülebiliyordu. Ama bir şekilde ışıktan çok daha parlaktı.

Uz’un gözlerinde heyecanını belli eden bir titreklik vardı. Bu anı binlerce kez yaşamıştı. Ama her yaşayışında aynı şekilde yoğun duygular tarafından ele geçiriliyordu.

Bir hikâyenin, belki daha doğrusu bir efsanenin içine hapsedilmiş olduğunu kavrayalı çok uzun zaman olmuştu. Birçok insan efsanelerdeki o zamanın dışına taşmış insanüstü ruhlar mertebesine ulaşmak için hayaller kurardı. Bu hayaller bin yıllardır bilinçler okyanusunda süzülse de çoğu sıradan insan sadece zihninin derinliklerinde yitip giden bir başarı hissi kırıntısına razı olmak zorunda kalarak sürdürürdü hayatını.

Peki bir başarı mıydı bu sıradan dünyadan sıyrılıp büyülü bir döngünün içinde debelenmek? Evet bir yandan yaşadığı deneyimler her seferinde onu dönüştürüyor ve ideal kahramanın suretine yönelik olarak onda gelişimler yaratıyordu. Ama tüm olanlar çoktan olmuşsa bir anlamı var mıydı? Ya da belki de sıradan bir dünyanın kalıntısı olan bu anlam takıntısından vaz mı geçmeliydi?

Ormanın gölgesi fani ruhların kederli örtülerine dokundu. Dehşetin ve zevkin birleştiği bir anda takılıp kalmış olan ruhlardan bazıları çığlık çığlığa uyandılar. Valhalla’dan yahut Eden bahçesinden ya da belki Hinnom Vadisinden akıp gelen bir gözyaşları nehri suladı geceyi. Nehrin akıntısı acıyı taşıyor ve sevinçle taşıyordu.

Uz peri kızına doğru yürüdü. Kızın gözlerinde gülümseyen yıldızlar çoğaldı. Uz elini uzattı periye, belki on bininci kez. Kız daha önce defalarca yaptığı gibi uzanan ölümlü tene dokunup farklı dünyaların temasını mümkün kıldı. Gece, ormanı bir ananın kolları gibi sarmışken iç içe geçmiş iki alemin buluşmasına tanıklık ediyordu.

Sarıldılar ve bir oldular. Daha önce de sarılmışlar ve aynılaşmışlardı.

Kaynaşan alemlerin etrafında doğa canlandı. Kuşlar uçtu karanlıkta, böcekler çimenleri hareketlendirdi, fareler oyuklarından çıktı. Ormanın gölgesi kıpırdaşan hücrelere dokundu. Hücreleri saran zarlar gardını indirdi. Büyülü bir anın tadını çıkardı her bir zerre.

Bu büyülü zaman kesiti; tabiat ve diğer alemler için muhteşem bir ilaç, yaraları yok eden bir merhem ve yıldızların ömrünü uzatan bir iksirdi. Yıldızların ne kadar uzun ömürlü olduğunu bilirdi Uz. Işığın dahi varamadığı yerlere basmıştı ayağını. Sonsuzluğun dokunamadığı karanlıklara dokunmuştu elleri.

Peri kızını öptü. Böylece bir süpernova patlaması oldu göğün gözlerinde. Perinin saçlarına dokundu. Ve tekrar birleştiklerinde artık perinin rahmindeydi Gün, Ay ve Yıldız.

“Nereden geldin?” diye sordu periye.

Işık huzmesinin derin gözleri yukarıya baktı. Bu haliyle tanrısına yakaran bir alevi andırıyordu. Alevin kuşattığı bir cehennemde hissetti kendisini Uz.

“Oradan geldiğimi zaten biliyorsun, değil mi Oğuz Kağan?” dedi ışığın ağzı. Alemleri kuşattı ışıldayan ses.

Adam kendisinin adının Uz olduğunu ve bir Kağan da olmadığını söylemeye hiç zahmet etmedi. Çünkü gelecekte tam da peri kızının söylemiş olduğu bu isme ve unvana varacağını, deyim yerindeyse gerçek bir efsane olacağını biliyordu. Kendisinin çok iyi hatırladığı bir hikâyenin tam ortasında kılıç kuşanacak, yeniden yazılmış bir hayatın yayını gerecekti.

Bütün hayatlar birer efsaneye dönüşmüyordu elbette. Bazıları sıradan insanlar olarak var olup kayda değer bir hikâyenin parçası olamadan göçüp gidiyorlardı. Elbette bu gidiş de döngünün bir parçasıydı. Her giden dönüyor ve feleğin şaşılası çarkının dönüşüne el atmış oluyordu. Sıradan ölümlüler efsaneleri tetikliyor, sıra dışı yaşamlar süren demir yürekli savaşçılar birer sinek gibi ölüyordu.

Tanrılar göğünün çehresi yeşilleniyordu şimdi. Kuzeyin o büyülü ışıkları buraya, Asya’nın içlerindeki bu kutlu ormana taşınmıştı. Uz, hayatında ilk kez âşık oluyordu. Bu elbette daha önce bin kez âşık olduğunun bir göstergesiydi.

“Ben döngünün zavallı bir dişlisiyim.” dedi kollarındaki periyi bırakırken. Yüzüne acı bir çaresizlik yerleşmişti.

Bütün ormanı kutsayan bir ilahi gibi güldü peri.

“Sen,” dedi, “sen dişli falan değilsin. Sen her şeysin. Bunu hâlâ anlamadın mı?”

Anlamamıştı. Anlayamıyordu. Tekrar tekrar yaşıyor ama menzile varamıyordu. Uz iken farkına varamadığı şeylerle doluydu dünya ve ötesi. İleride Oğuz olduğunda yine belirsizlikler dolanacaktı etrafında.

Her şey yeniden yaşanmalı mıydı?

Eğer öyle ise birazdan yer yarılacak ve kıyametin habercileri Erlik’in gelişini haber verecekti.

“Onu ancak sen durdurabilirsin.”

Uz peri kızına baktı. Kızın mavi saçları usul usul boşluktaki bir denize akıyordu.

“İyi ama bu anı daha önce binlerce kez yaşadım. Ama hiçbirisinde dediğin gibi olmadı. Her birinde tüm zerrelerimle dövüştüm. Kılıçla, baltayla, okla, ateşle, yıldırımla, şimşekle. Onu öldürmenin bir yolu yok.”

Orman çaresizliğin meltemine dokundu. Öfkenin fırtınası toprağı yardı. Şıngırdayan kemikler belirdi siyah çamurda. Eski çağlarda ölmüş atların iskeletleri, ölülerin zırhlı suretlerini taşımaktaydı.

Uz yayını gerdi ve fırlattığı ilk ok ölüm süvarilerinden birini daha çamurdan sıyrılmadan buharlaştırdı. Bir tane daha ve ardından bir başkası. Ölüm ormanın yüreğine eskimiş gübre gibi yığılıyordu. Ölüleri öldürdükçe yoruldu kahramanın yüreği. Ama yeraltının kapıları açılmıştı bir kere. Bütün şeytanlar, iblisler ve cehennem tanrıları oluk oluk yeryüzüne akıyordu.

Sonunda o göründü. Tüm bu alevlerden yontulma acının ardındaki tanrı Erlik, ormanı dehşete düşürerek çıkageldi. Ormanın gölgesi göğe dokundu. O zaman anladı Uz, aslında göğe dokunan karanlık hasmının devasa kollarıydı. Ormanın gölgesi dolunaya dokunacaktı. Ama habis gövde parıldayan ay ışığını yutarak ayağa kalktı.

Uz yayı ne kadar gererse gersin fırlayan okun Erlik’in çelik teninde çizik dahi oluşturamayacağını biliyordu. Nedensizce kılıcına sarıldı. İleri atıldı çevik omuzları önde. Hamlesini yaptığında Erlik öyle bir kahkaha attı ki bütün yaşayanlar korkuyla yerlerinden sıçradılar. Kahkahanın rüzgârı Uz’u bir saman çöpü gibi uçurdu ve peri kızının önünde çaresizce yere serdi.

“Görüyorsun!” diye bağırdı. Öfke içindeydi.

“Elbette görüyorum.” dedi peri. “Sen de görüyorsun. Benim gördüğüm her şey senin gözlerindedir. Çünkü sen her zerredesin. Her anda ve her mekânda. Gökte ve yerde. Işıkta ve gölgede.”

Uz düşündü. Daha önce defalarca kez dövüşmüştü yeraltının efendisi Erlik’le. Her defasında yenilmiş ve aşağılanmıştı. Dünya yine acılarla ve renksiz kabuslarla dolacaktı. Bunu önleyemiyordu. Bir destan kahramanı da olsa becerileri kısıtlıydı.

Tekrar saldırıya geçti. Ama bu kez tüm gücünü zihninde toplayıp vücuduna dağıtmıştı. Binlerce yıl boyunca gerilmiş bir yaydan fırlatılmış gibi hareket ediyordu.

Ok görünmez bir duvara çarptı. Her bir parçası bir yana dağıldı. Uz daha önce hiç böyle bir acı hissetmemişti. Çaresizlik içinde kıvranıyordu tüm parçaları.

O anda oldu her şey. Zihninde bir şeyler başka şeylerle birleşmişti sanki. Acı bıçak gibi kesildi. Sonsuz huzur vardı şimdi. Her şey daha renkli, daha berraktı. Dünyayı artık peri kızının gözlerinden izlediğini anlaması uzun sürmedi.

Ne olduğunu bilmiyordu ne yapacağını da. Bir an bir ağacın bedenine bürünüyor, başka bir an bir kuyruklu yıldız olup ışıldıyordu. Sonra yeniden bir insanın vücudunda buluyordu kendisini.

“Sen her şeysin.” demişti peri kızı. Erlik demir bilekleriyle önünde dikiliyordu.

Uz karşısındaki ölümsüzü nasıl yeneceğini çözdüğünü fark etti. Hiçbir zaman savaşarak yenememişti Erlik’i. Ama savaşmasına hiç gerek olmadığını yeni anlıyordu.

“Senden başka hiçbir şey yok.” diyordu peri kızı.

Uz gülümsedi ve gözlerini kapadı. Gözlerini açtığında dünyaya artık Erlik’in ölümsüz gözleriyle bakıyordu. Erlik Han etrafına baktı gülümseyerek ve aynı geldiği gibi aniden kaybolup gidiverdi yerin derinliklerine.

Döngü sona ermişti. Uz içinde hapsolduğu efsaneden daha ötede bir gerçekliğe doğru yol alıyordu şimdi.

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba; Mitolojik kahramanlarla yarattığını dünya çok etkiliydi. Kötülüklerle savaşmadan, savaş kazanılacak günlerin gelmesi dileğiyle:) Ellerinize yüreğinize sağlık

  2. Avatar for mumincan mumincan says:

    Merhaba, vakit ayırarak okuyup yorumladığınız için ben teşekkür ederim. Güzel dileklerinize de ayrıca katılıyorum. :slight_smile:

  3. Merhaba,

    Döngü içerikli kurgu, şiirsel ve güçlü cümleler, felsefi sorular vs. Öyküde benim görmek isteyebileceğim birçok şey vardı. Sonrasına dair de merak uyandıran bir bitişe sahipti.

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle,
    Saygılarımla

  4. Avatar for mumincan mumincan says:

    Çok teşekkür ederim değerli yorumunuz için. :slight_smile:
    Görüşmek üzere.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar