Öykü

Theseus

“Projenin kod adı Çay Partisi’ydi,” dedi Robert dedektife. “Denekleri gönüllülerden seçerdik. Şerefine bir akşam daveti verilir ve sonrasında da deneye tabi tutulurdu. Adam’ı da diğer denekler gibi kaybettik. Başaramadık, onu insan tutmayı beceremedik. O da diğerleri gibi kan emici bir zombiye dönüştü. Ancak yine diğerleri gibi, gözlerine dikkatle baktığınızda o eski Adam’dan izler bulabilirdiniz. Onu yeterince tanıyorsanız bunu görebilirdiniz.”

* * *

Hava ağırdı. Günlerin sonundan kalan bir terk edilmişlik sarmıştı ruhları. Gecenin gizeminde, tüfekli iki adam çarmıha gerilmiş yaratığı izliyordu. Şapkalı olan yere tükürerek “Bu lanet ucubelerin sayısı gittikçe artıyor,” dedi. Küpeli olan diğer adam bir müddet dev kalastan haça çivilenmiş varlığa baktıktan sonra “Bunun insan olmadığından emin miyiz şimdi?” diye sordu.
“Elbette, gölgesi yok lanet olasıcanın.”
“Bunu nasıl bilebilirsin ki? Şu an gece ve hava bir yılan yuvası kadar karanlık.”
“Şu an öyle. Ancak ben onu gündüz de gördüm. Gölgemin Tekze Kulesi kadar uzun olduğu saatlerde. İhtiyar Felor’un davarlarının kanını içerken o hariç tüm lanet canlıların gölgeleri korkudan titriyordu.”
“Ya o? Onun gölgesi ne yapıyordu?”
“Sorun da bu ya! Onun bir gölgesi yoktu. Aşağılık, sinsi bir lanete tutulmuş her canlı gibi gölgesiz o.”
“Anlamıyorum, bu nasıl olur? Oysa senin benim gibi bir insana benziyor o da.”
“Yaşlı Felor’un o sırada ne yaptığını bilmek ister misin?”
“Ne yapıyormuş?”
“Bir şey yapmıyordu. Cesetler pek bir şey yapamaz.”
“Ölmüş müydü?”
“Kesik başını ahırda, hayvan leşlerinin arasında buldum. Elleri ve ayakları evin verandasındaydı. Vücudundan geriye kalanlar da domuzların midesinde olmalı.”

* * *

Adam, kalemin ucunu yontmaya devam etti. İyice sivrileştiğine kanaat getirdiğinde ise bir kenara bıraktı. Kalemi yonttuğu çakısıyla tezgahın üstünde duran elmalardan birini alarak soymaya koyuldu. Elmadan bir dilim kesip ağzına götürdükten sonra kulübesinden dışarı çıktı. Dışarısı soğuk, bulutlu ama aydınlıktı. Az önce yağan yağmurun ıslattığı çimlerin üstüne su sıçratmaması için adımlarına her zamankinden farklı bir ritim katan Emily ona doğru koşturuyordu. Kulübe kapısının ağzına vardığında, heyecanlı karakterine eşlik eden üşümüşlüğün verdiği hisle omuzlarını silkti. Yüzünde gülücükler açarak “Merhaba Bay Adam,” dedi. Sesi o kadar canlıydı ki Adam’ın kulaklarını tırmaladı. Kadın kulübenin içine göz gezdirdi. Karanlık ve sisten başka bir şey yoktu. “Akşama çay partimize davetli olduğunuzu tekrar hatırlatmak isterim Bay Adam,” diye devam etti. Adam Emily’e bir dilim elma uzatarak gülümsedi. Emily de şaşırarak güldü elma dilimini tereddüt ederek alırken. “N-ne oldu? Neden güldünüz?” diye sordu. “Çimenlere basmamaya çalışarak koşturman komik görünüyordu, ona güldüm. Böyle yaparak daha mı az ıslanıyorsun? Ya da yere basmadan yürümenin bir yolunu mu bulmuş oluyorsun?” dedi Adam. Emily yine şaşkın bir gülümsemeyle cevap vermeye yelteniyordu ki kocası Robert bir anda kapıda belirdi. “Ahh kusura bakmayın geciktim. Hayranlarım adım başı yolumu kestiğinden dolayı ister istemez böyle oluyor,” dedi. “Merhaba Adam, nasılsın?” diye devam etti Adam’a bakarak. Sonra eşi Emily’e dönüp “Bay Adam’a çay partisini tekrar hatırlattın değil mi?” diye sordu. “Elbette hayatım. Onun da aklındaymış zaten. Tam da katılmaktan memnuniyet duyacağını söylüyordu ki sen geldin,” dedi. Son cümlesini Adam’a muzip bir gülümsemeyle bakarak söylemişti. Yalanı için ondan destek bekliyordu sanki. Adam hiçbir şey söylemedi. Bir müddet hiç konuşmadan, öylece bakıştılar. Eğreti sessizliği bozmak için Robert devreye girdi sonunda. “O zaman biz gidelim artık. Ne de olsa hayranlarım beni bekler,” dedi yüzüne sahte bir gülücük kondurarak. Her türlü duruma hakim, soğukkanlı ve her zaman neşeli biri olduğunu göstermeye çalışan herkes gibi. “Hoşça kal Adam, akşama görüşmek üzere,” dediler hep bir ağızdan ve kendi aralarında konuşmalarına devam ederek uzaklaştılar. Heyecanlı ve bol kahkahalı sohbetlerinin sesi bir müddet sonra işitilmez oldu, görüntüleri flulaştı. Bir müddet sonra da kulübenin kapısı kapandı. Dışarının aydınlığı, serinliği yerini kulübenin küf ve çay kokulu karanlığına bıraktı. Adam masanın yanındaki sandalyesine oturdu. Az önce sivrilttiği kalemi alarak masasının üstünde duran kağıda bir şeyler yazdı. Bir müddet devam etti buna. Sonra bahçeye çıktı. Domatesleriyle ilgilendi. Kırışık alnında biriken teri silerek toprağa oturdu. Yorulmuştu. Güneş, sakallarının kızılına vurarak batıyordu. Kulübesine geri döndü. Yırtık gömleğini çıkarıp bir kenara attıktan sonra aynada vücudunu incelemeye başladı. Sırtındaki yaralara baktı. Onlara ara sıra bakarak geçmişe dalardı. Havlusunu alarak duşa girdi. Birkaç saniye sonra, bir şey unutmuş olmalıydı ki henüz suyu açmadan duştan çıktı. Külüstür radyosunu açtıktan sonra geri döndü. Suyun gürültüsünden duyabildiği kadarıyla radyodaki seslere kulak kesilmişti.

“Onları tek bir açık bile bırakmadan bertaraf edeceğim. Acısız bir ölümün hayalini kurarken, bir yandan da bana hiç bulaşmamış olmayı dileyecekler. Yaşamayı seviyorum. Böylelikle hayatın bir çıkmaz sokak olduğunu anlayamayan insanları gözlemleyerek kendi sokağımdan bir çıkış yolu buluyorum.”

Adam soğuk suyla duş aldığı için içeride hiç buhar yoktu. Ayna da buğulanmamıştı. Takım elbisesini giydi. Kravatıyla ilgilenirken bir yandan da radyoyu dinlemeye devam ediyordu.

“Ne bileyim, çirkin olduğum için beni beğenmezsin sanmıştım.” “Olur mu hiç öyle şey? Seni arzulamamın tek sebebi çirkin olman.” “Her neyse. Benim kafam mutluluğa çalışmaz kadın. Elimden gelenin en iyisi bu.”

İfadesiz yüzünden beklenmedik bir coşkuyla saçlarını taradı. Buna oldukça özen gösterdi. Masanın üstünde duran kağıda biraz daha karaladı. Uzaktan köpek sesleri işitiliyordu. Artık dışarının karanlığıyla içerisi aynıydı. Adam dışarı çıkarken radyoda çalan eski bir şarkı gecenin karanlığına eşlik ediyordu. Köstekli saatine göz attı. Çimlerin kokusunu içine çekerek yola koyuldu. Emily gibi yürümedi. Pantolonunun ya da ayakkabısının ıslanmasına hiç aldırış etmiyordu. Zar zor işitildi radyonun sesi.

“Theseus’un kalasları mıydı onu gemi yapan?
Yoksa ruh muydu ardına gizlenen?”

Haluk Çevik

"Bu gidişle son nefesine dek akademik eğitimine devam edecek olan 84 doğumlu bir yüksek mühendis."

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Haluk,

    Gözlerine bakarak onu tanıyabiliyorsak, o hala Adam’dır. Ona üstten bakmaya hakkımız yok.
    Hele o formu bir tanım saymayan ve sonrasında kendince bir adaleti yerine getirecek bir Adam’sa, adamsa, Ademse…

    Ellerine sağlık. Çok detaylı ve göndermeli olmasına rağmen yalın, kısa ve/ama dolu bir öyküydü…
    Tekrar görüşmek dileğiyle…

  2. Avatar for ebuka ebuka says:

    Haluk merhabalar;

    Zombilerin Ülkesinde Adam kalabilmek zor. O kadar çok ısırırlar ki sonunda sen de zombiye dönüşürsün ve böylece adamlar git gide azalır. Yine de direnmek lazım galiba. :slightly_smiling_face:

    Kalemine sağlık güzel öyküydü. Ben öyküden kendi payıma düşeni aldım. İyi bak kendine görüşürüz…

  3. Avatar for Senaa Senaa says:

    @Haluk_Cevik merhaba,

    Bu kez kısa ve öz anlatımınla, Adam’ın yüreğimize dokunmasını sağlamışsın. Zombilere direnmek ya da direnmemek…

    Emeğine sağlık canım.

    Sevgiler,
    Sena

  4. Merhaba @MuratBarisSari,

    Metaforları güzel yakalıyorsun. :slight_smile: Yorumunu güçlü buldum.
    Yorumun ve bu ay yazdığın öykün için kalemine sağlık.

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle,
    Sevgilerle

  5. Merhaba @ebuka,

    Üzerine düşünülesi nitelikte güzel ve ince değerlendirmelerin olmuş.
    Vakit ayırıp okuduğun ve güzel yorumun için teşekkür ederim.
    Ayrıca profil fotonu da beğendim. :slight_smile:

    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle,
    Sevgilerle

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar