Öykü

Anneciğim

Annemin aylar sonra eve dönmüş olması, ben hariç evdeki kimseyi mutlu etmemişti. Ablam ve babam onu evden kovmaya çalışsa da ısrarlarıma dayanamayarak eve girmesine izin verdiler. Anlamadığım bir şekilde, ikisi de artık annemden tiksinir gibi davranıyorlardı.

Komşumuzun da başına benzer bir olay gelmişti. Babaları uzun süre sonra eve döndüğünde onu içeri almamışlar, hatta epey kötü davranmışlardı. Adam hâlâ evinin kapısının önünde bekliyor, eşi ve çocuklarının onu içeri almaları için gece gündüz demeden, yalvaran gözlerle evine doğru bakıyordu. Yabancı biri için bu kadar üzülürken, aynı şeyin annemin başına gelmesine katlanamazdım.

Annem eve girer girmez mutfağa doğru yöneldi. Yemek pişene kadar pencerenin kenarındaki sandalyeye oturur, bir sigara yakar ve dışarıyı izlerdi. Eski alışkanlıktan olsa gerek, yine o sandalyeye oturdu. Bu sefer ne sigara içiyor ne de sokağa bakıyordu. Geldiğinden beri başını bir kez kaldırmamıştı. Ağlıyor muydu? Yüzünü bizden gizlemeye mi çalışıyordu?

Üstü başı perişan haldeydi. Beyaz elbisesi kir ve tozla kaplıydı. O güzel, ışıl ışıl parlayan saçlarının yerini sanki bir çamur topağı almıştı. Onu banyoya götürmeden önce, sandalyenin önüne bir sehpa koyup yiyecek bir şeyler hazırladım. Birine bile elini sürmedi. Sadece önüne bakıyor, tek kelime etmiyordu. Bizi bırakıp gittiği için pişman mıydı? Utançtan yüzüme bakamıyor muydu? Hiç gerek yoktu buna. Geri gelmişti ya sonunda, o bana yeterdi.

Ben annemi konuşturmaya çalışırken ablam yanımıza geldi:

“Meryem, hadi içeri gel kızım. Annen biraz yalnız kalsa iyi olur.”

Ablamın sözünü dinleyip içeri girdim. Babam televizyon izliyordu. Aylardır televizyonda aynı haberler gösteriliyordu:

“MUTASYONA UĞRAMIŞ COVID-19 VİRÜSÜNÜN SEBEP OLDUĞU…”

Henüz altı yaşındaydım. Ne haberlerde söylenenlere ne de insanların hastalık hakkında konuştuklarına bir anlam veremiyordum. Babam sürekli, “O aşıyı bulana lanet olsun,” deyip duruyordu. Oysa, insanlar aşı denen şey bulunduğunda çok sevinmişlerdi.

Benim aklımsa hâlâ annemdeydi. Ona henüz sarılmamış, yanaklarından öpmemiştim. Gerçi, şu an çok pisti ve kötü kokuyordu. Öpemezdim. Onu acilen banyoya götürmek için yanına, mutfağa doğru koştum. Annem oturduğu sandalyeden kalkmıştı. Yüzünü pencereye dönmüş, sokağı izliyordu. Hava kapkaranlıktı. Neden karanlığa bakıyordu ki?

“Anne, hadi banyoya gidelim. Yıkanman lazım. Hem makyaj da yaparız.”

Tüm insanlar için, hayatlarındaki en güzel kadın anneleridir. Ama, benim annem o an hiç de güzel değildi. Bizi bırakıp gittiği günden eser yoktu. Yüzünü bana doğru döndüğünde, göz çukurlarının içerisinde o güzel ve yemyeşil gözlerinin artık olmadığını gördüm. İki adet boşluk ve karanlık vardı artık. Ağzından zifte benzeyen, simsiyah bir sıvı akıyordu. O yumuşak teni tamamen çürümüş, kemiklerinin üstünde sadece birkaç parça et kalmıştı. Burnu tamamen yok olmuş, yerinde iki küçük delik belirmişti.

“Neden böyle oldun anne? Neden gittin? Gitmeseydin böyle olmazdı.”

Ağlamaya başladım. Sesimi duyan bama ve ablam hemen mutfağa geldi. Babam beni kucakladığı gibi oturma odasına götürdü. Bana sarılıp sakinleştirmeye çalışıyordu:

“Güzel kızım. Hatırlamıyor musun? Annen ölmüştü hani… Gömmüştük onu. Mutfaktaki annen değil. Onun bedeni, ama aslında o değil. Boş bir kabuk. Komşumuz Tarık Amca var ya, tıpkı onun gibi. Tıpkı binlercesi gibi.”

Gözlerimi sildim. Babamdan bir açıklama bekliyordum:

“Ama baba, neden böyle oluyor? Neden ölenler geri geliyor? Bu aslında ölmedikleri anlamına gelmez mi?”

“Hastalık var ya, Covid denen hastalık. Geçen yıl çıkmıştı ortaya. Aşı bulmuşlardı, hatırlıyor musun? Annen de aşı olanlardan biriydi. Bize sıra gelmemişti henüz. İşte, aşı yapılan milyonlarca kişi aniden öldü. Ortada hiçbir sebep yokken. Bir süre sonra da mezarlarından çıkıp evlerine geri dönmeye başladılar. Konuşmuyorlardı, yiyip içmiyorlardı. Kimseye zarar vermiyorlardı, ama evde bulunmaları bile herkesi ürkütüyordu. İşte, annenin başına da bu geldi.

“Peki, anneme ne olacak baba?”

“Başkaları ne yapıyorsa biz de aynısını yapacağız. Anneni tekrar mezarına gömüp üzerine beton dökmemiz lazım. Yoksa ruhu huzura erişemez.”

Ben annemin ruhunun huzura erişmesini falan istemiyordum. Sadece annemi istiyordum. Babam bizimle aynı sorunu yaşayan birkaç komşuyla görüşmek için dışarı çıktı. Hepsinin bir sevdiği mezarlarından çıkıp gelmişti. Toplu halde onları götürüp bir tören yapmayı planlıyorlardı. Fakat, ben annemin betona gömülmesine izin veremezdim.

Evden kaçalı 15 yıldan fazla oluyor. Hâlâ annemle yaşıyorum. Daha doğrusu annemden kalanlarla. Vücudunun büyük bölümü çürüyüp yok oldu, ama kafası hâlâ canlı bir şekilde duruyor. Ona güzel kokular sürüp ses yapmaması için ağzını bantlayp çantamda taşıyorum ve yanımdan asla ayırmıyorum. İnsanlar, geri dönenleri gördüklerinde hemen yetkililere haber veriyor. Başımız belaya girsin istemiyorum.

Murat Tenyaşa