Öykü

Tek Dilek

Dilekleri yerine getiren cinlerin masallarını çocukken dinlemiştim. Bir tanesiyle gerçek hayatta karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. “Tek dilek hakkın var.” dediğinde şaşırdım. “Üç dilek değil miydi?” diye sordum. “Hayır, tek dilek. İyice düşün. Ne dileyeceksen herhangi bir boşluk kalmayacak şekilde, en doğru haliyle dile.” dedi sertçe.

Sonsuz ihtimal arasında dileyeceğim şeyi seçerken hiç zorlanmadım. Kanser hastasıydım ve en fazla bir yıllık ömrüm kalmıştı. Başka ne dileyebilirdim ki?

“Ölmemeyi diliyorum.”

“Dileğin benim için emirdir.”

Başını öne eğdi ve birden ortadan kayboldu. Ne yani, kanserden kurtulmuş muydum şimdi? Gördüklerimin hayal olup olmadığını netleştirmek için hemen doktoruma koştum. Bir sürü test, röntgenler, tomografiler… Sonuçlara bakarken yüzündeki şaşkınlık net olarak görülüyordu:

“Kanser tamamen yok olmuş. Ciğerlerin tertemiz. Hatta tüm değerlerin olması gerekenden bile daha iyi. Sanki yeniden doğmuşsun gibi. Bu nasıl oldu?”

“Tıpkı söylediğiniz gibi doktor. Yeniden doğdum.”

Doktora bir açıklama yapmam gerekmiyordu. Zaten çok daha nemli illerim vardı. Nasıl olsa öleceğimi düşünerek ertelediğim bir sürü şeyi yapmam gerekiyordu. Bana ikinci bir şans verilmişti ve bunu çok iyi kullanacaktım. Ertelediğim şeyler arasında en önemlisi aşık olmaktı. Hastayken kimseye aşık olamazdım, çünkü bir geleceğim yoktu. Şimdiyse sevdiğim biriyle bir gelecek kurabilirdim.

Aşık oldum, evlendim, iki oğlum oldu. O kadar huzurlu ve mutluydum ki. Artık herkes gibi normal bir hayat yaşayıp ölebilirdim. Hem de gözüm arkada kalmadan. İnsanlar normal bir hayatı genelde sıkıcı bulurlar, fakat benim gibi ölümden dönenler için bu bir lütuftur. Bana sunulmuş bu ikinci şansın her anının tadını çıkartmaya adadım kendimi.

Yıllar geçti, çocuklarım büyüdü, karım yaşlandı. İşte o zaman huzur dolu günlerin yavaş yavaş tükendiğini anlamaya başladım. Oğullarım kırk yaşını aştı, torunlarım oldu, karım hayatını kaybetti, ama ben aynı kaldım. Hiç değişmedim, hiç yaşlanmadım. Aylarca karımın yasını tuttum. Oğullarım bana neden böyle olduğumu sordu. Bu basit bir genç gösterme olayı değildi ve bunu çoktan fark etmişlerdi.

Onlara başımdan geçenleri anlattım. Bana hemen inanmışlardı. Sebebi onlara daha önce hiç yalan söylememem değildi. Söylediklerimin delili bizzat bendim ve karşılarında duruyordum. Bana lanetlendiğimi, benden uzak kalmak istediklerini söylediler. Her baba gibi ölemiyorsam en azından beni ölü olarak düşünmek istiyorlardı.

Cinin söylediklerini tam olarak ölçüp tartmadan dileğimi söylemiştim. Halbuki, beni hiçbir boşluk kalmaması, net bir dilek dilemem gerektiği konusunda uyarmıştı. “Ölmek istemiyorum,” dediğimde sadece kanserden ölmemeyi kastetmiştim. Aslında iyileşip normal bir hayat yaşamak ve sonra günü geldiğinde herkes gibi ölmek istemiştim. Bu ayrıntıları belirtmediğim için dileğim bambaşka bir hal almıştı.

Yıllar içinde evlatlarımın ölümlerini gördüm. Sonra torunlarımın, daha sonra torunlarımın torunlarının ve onların torunlarının… Sonsuz yaşamın verdiği acıya dayanamayarak defalarca bunu sonlandırmaya çalıştım. Kendimi en yüksek binalardan aşağı bıraktım. Defalarca kendimi diri diri yaktım. Kaç kere boynuma ip geçirip ayaklarım boşlukta sallandığımı hatırlamıyorum bile. Büyük mezbahalardaki dev kıyma makinelerine kendimi birçok kez bıraktım. Birçok kez en derin denizlere de atladım.

Her seferinde gözlerimi açtığımda yine ayakta ve sapasağlamdım. Ufak bir baygınlık hali sonrası kendimi yine sağlıklı buluyordum. Birçok kez artık durumumu kabullenmeye çalıştım, fakat bunu da başaramıyordum. Savaşlar gördüm, afetler gördüm, katliamlar, vebalar, bin bir çeşit hastalıklar gördüm. Milyonlarca kişinin aynı anda katledildiği zamanlara denk geldim. Uçan arabalara, Ay ve Mars’taki şehirlere, suyun tükenişine, dünyada yeşilin yok oluşuna şahit oldum. İnsan nüfusu iyice azaldığında, uzaya gönderdiğimiz kolonilerle savaşa başladığımızda hep oradaydım.

Her şey ölüp yok oluyordu, dünya bile. Ama ben hâlâ oradaydım. Birkaç bin yıl sonra kaç yaşında olduğumu artık saymamaya başladım. Dünyada bir avuç insanın kalıp mağara adamları gibi yaşadıkları bir dönemde gökyüzünden ateşler yağmaya başladı. Bir süre sonra tüm gezegenler daha yakından görülmeye başladı. Güneş bile daha yakın ve daha sıcaktı. Güneş önüne geleni yutuyordu ve sıra dünyadaydı. İnsanlar tamamen kayboldu ve bir tek ben kalmıştım. Dünya, hatta evren yok olmak üzereydi ve ben de artık ölebilirdim. Yüz binlerce yıl sonra, ilk kez ağladım ve bunlar mutluluk gözyaşlarıydı.

Evren yok olduğunda ben de yok olacaktım ve nihayet karımla ve çocuklarımla kavuşabilecektim. Cennet ya da cehennem urumda bile değildi. Sadece ölmek istiyordum. Kendimi yok oluşa bıraktım ve huzur içerisinde gözlerimi kapadım.

Lanet olsun ki o gözleri açtığımda gördüğüm manzara cennet ya da cehennemin manzarası değildi. Sonsuz, uçsuz bucaksız bir karanlık. Sadece boşluk. Henüz ölmemiş, fakat ölmek üzere olan birkaç yıldızın pırıltısı. Başlangıcı ve sonu olmayan uzayda süzülüyordum. Nereye gittiğimi kontrol bile edemiyordum. Sonsuz karanlıkta süzülerek sadece o cinle karşılaştığım güne lanet okuyup küfrediyordum.

Milyonlarca yıl geçti ve hâlâ o karanlığın içindeyim. Nefes alamadığım için sürekli boğulup tekrar kendime geliyorum. Ölemiyorum, yaşayamıyorum… Belki bir gün, evrenin bir yerinde, üzerinde hayat olan bir toprak parçasına denk gelirim. Belki zaman tekrar başlar ve ben de ait olduğum dünyada tekrar annemin rahminden çıkıp hayata tekrar merhaba derim.

Murat Tenyaşa