Öykü

Gölge ve Oğlu

Cıvıl cıvıl çocuk seslerinin eve neşe kattığı bir gerçek. Tabii, evde yalnız yaşamıyorsanız. Üstelik bu çocuk sürekli ağlıyorsa, neşenin yerini korku ve endişe alıyor. Bir artı bir, küçük bir evde yaşıyorum ve yaklaşık bir aydır yatak odama giremiyorum. Her gece odadan bir çocuk ağlaması duyuyorum.

Bir kere girip bakmaya cesaret ettim. Pencerenin önündeki peteğin önünde oturmuş, yüzünü kapatır bir halde ağlayan bir çocuk gördüm. Sabah olduğunda sesler kesilmiş, çocuksa gitmişti. Böyle bir şeyi en yakınlarınıza bile anlatsanız size deli gözüyle bakarlar. O yüzden kimseye anlatmadım.

Her gece aynı saatlerde ağlamaya başlıyordu. Arada sırada da konuşuyordu. “Lütfen yapma, beni öldürme baba.” diyordu. Oturduğum apartmanın geçmişini araştırdım. Kimse cinayet işlememiş ya da kendi canına kıymamıştı. Oysa ki, yabancı korku filmlerinde olaylar her zaman bu şekilde cereyan ediyordu.

Çevremde bu tür olaylara ilgi duyan sadece bir kişi vardı. Üniversiteden sınıf arkadaşım Funda. Ancak, bir süredir şehir dışında olduğundan onunla konuşma fırsatı da bulamamıştım. Ta ki, bu akşama kadar. Funda belki bana bir yol gösterebilir, hatta ağlayan çocuk belasından kurtulmama yardım edebilirdi. Gerçi, onun sağı solu belli olmaz. Bana bir üfürükçü adresi de verebilirdi.

Funda gibi ilgi alanlarına sahip insanların genelde gotik bir imajları olsa da Funda biraz farklıydı. Sarı saçlarının arasında pembelikler vardı. Renkli giyinirdi ve her zaman aşırı derecede neşeliydi. Buluşacağımız kafeye adımımı atar atmaz yanımda belirdi ve bana sarıldı. Halimi hatırımı sorduktan sonra, vakit kaybetmeden konu girdi:

“Bana her şeyi, en ince ayrıntısına kadar anlatmanı istiyorum Melih.”

Aslında anlatacak pek bir şey yoktu. Ona bir erkek çocuğunun ağlamalarından, kendisini öldürmemesi için babasına yalvardığından, odayı artık kullanmadığımdan bahsettim:

“Daha önce o evde bir çocuk öldürülmediğinden eminsin değil mi? Ev sahibin veya komuşlar sana yalan söylemiş olabilir.”

“Ne cinayet ne de intihar. Hiçbir şey olmamış. Zaten bina yeni. İlk kiracıymışım.”

“Tuhaf. O zaman ortada tek seçenek kalıyor.”

“Nedir o seçenek Funda?”

“Bazı insanların algıları açık olur. Bizim dışımızdaki evreni hissedebilirler. Diğer evrenlerdeki varlıklar bu insanlara ulaşıp yardım isteyebilir.”

“Ne yani? Benim algım açık ve bu çocuğun ruhu benden yardım mı istiyor?”

“Bence öyle. O çocuğa yardım et Melih. Onun huzura ermesini sağlarsan seni rahat bırakır.”

“Yahu, odaya giremiyorum korkudan. Sözleşmede tazminat maddesi olmasa evi terk etmeyi düşünüyorum. Sen bana kalkmış çocukla konuş diyorsun.”

“İkinizin de huzur bulması için bunu yapma şart. İnsan da olsan hayalet de olsan, huzur her varlığın sahip olmak istediği tek şey.”

Funda’nın söylediklerini saçmalıktan ibaret olarak da görsem denemeye değerdi. Hem hayalet de olsa ufacık bir çocuk bana nasıl bir zarar verebilirdi ki? Cesaretimi toplamak için biraz alkol aldım ve geç saatte eve gittim. Oturma odamdaki kanepeye uzanır uzanmaz çocuğun sesi gelmeye başlamıştı.

“Öldürme beni.”

Odanın kapısını yavaşça açtım. Çocuk aynı yerdeydi, fakat bu sefer yalnız değildi. Tam karşısında kapkaranlık bir gölge vardı. Gölgenin elinde ise parlayan bir bıçak. Çocuk yalvarıyordu: “Baba, beni öldürme lütfen. Annemi de seni de üzmem. Beni öldürme.”

Gölge, çocuğun yalvarışlarını dinlemiyordu. Bir anda bıçağı çocuğun kalbine sapladı. Her taraf kan olmuştu. Ne yapacağımı bilemez halde onlara doğru koştum. Pencerenin önüne vardığımda ikisi de ansızın ortadan kaybolmuştu. Çocuğun ağlayışları ve bıçaklandığı an çıkardığı o feryat kalbimi acıtıyordu. Nedensiz yere ağlamaya başladım.

Ne kadar ağladığımı ve ne zaman uykuya daldığımı bilmiyorum. Peteğin önünde gözlerimi açtığımda çoktan sabah olmuştu. Yerde yattığım için bütün vücudum ağrılar içindeydi. Vakit kaybetmeden Funda’yı aradım ve olanları anlattım. Funda’nın sesi önceki akşamdan daha heyecanlı geliyordu:

“Bu iyi bir gelişme. Tahminlerim doğru çıktı. Çocuk senden yardım istiyor.”

“Nasıl yardım edebilirim ki?”

“Zavallı çocuk babası tarafından katledilmiş ve ruhu tam o anda sonsuz bir döngüye girmiş. Bu döngüyü kırman lazım.”

“Yani?”

“Yanisi şu, çocuğun babasını durdurup cinayeti engelleyeceksin.”

Funda yine tuhaf bir fikir vermişti, ama işi nasıl halledeceğim konusunda en ufak bir fikri bile yoktu. Tabii, söylediklerinde haklı olma ihtimali de vardı. Ne olursa olsun, çocuğu bu akşam o gölgenin elinden kurtarmalı ve ikimizi de huzura kavuşturmalıydım. Gece olana kadar dışarıda boş boş dolaştım. Bir dükkâna girip beyzbol sopası aldım. Umarım kötü yürekli gölgeler üzerinde işe yarardı. Elimde beyzbol sopasıyla vaktin gelmesini bekledim.

Aynı saatte ağlama ve yalvarmalar tekrar başladı. Bu sefer hızlıca içeri girdim ve gölge tam çocuğu bıçaklayacakken sopayı savurdum. İşe yaramadı… Sopa gölgenin içinden geçip gitti. Boşluğa sallamaktan hiçbir farkı yoktu. Gölge yine çocuğu bıçakladı ve ben tekrar başarısız oldum. Çocuk kanlar içinde yerde yatıyordu. Önce gölge sonra da zavallı çocuk ortadan kayboldu.

Yüreğim hiç olmadığı kadar sızlıyordu. Sabah yine kendimi yerde uyumuş halde buldum. Yerde biraz kan vardı. Önce çocuğun kanı zannettim, ancak bu imkânsızdı. Banyoda aynaya baktığımda kafamın yaralandığını fark ettim. Sanırım, uyumadan önce düşmüş ve bir yerlere vurmuştum. Bu olay son bulmazsa fiziksel sağlığımı da olumsuz etkileyeceği kesindi.

Funda’yı arayıp olanları anlattığımda epey şaşırdı:

“Bu sefer onu sopayla değil, ellerinle durdurmayı dene. Kendine de dikkat et. Düşüp yine kafanı yarma.”

Akıl hocam Funda bunları çok rahat söylüyordu, ama onu davet etmeme rağmen gelip bana yardım etmiyordu. Olayın sadece benimle alakalı olduğunu, kendisinin istese de çocuğu ve gölgeyi göremeyeceğini söylüyordu. Nasıl bu kadar emin olabiliyordu ki? Yine de onun söylediklerine uymaktan başka çarem yoktu. Bir uyku ilacı alıp akşama kadar uyudum ve uyandığımda yine malum zamanın gelmesini bekledim.

Çocuğun ağlamaları ve yakarışları her gece sanki daha da derinleşiyordu. Sanırım olaya şahit olduğum için, içimde çocuğa karşı bir sempati beslemeye başlamıştım. Ne olursa olsun, bu gece onu kurtarmam lazımdı.

Gölge yine elinde bıçakla çocuğun tepesinde bir akbaba gibi bekliyor, çocuk ise “Baba, lütfen beni öldürme.” diye ağlıyordu. Bıçağı tam kaldırırken gölgenin elini tuttum. Bu sefer başarmıştım. Elim beyzbol sopası gibi içinden geçip gitmemişti. Karanlık suratıyla karşı karşıya geldik. İçimde bir ürperme vardı.

Hayır, ürperme değil. Korku… Hem de saf korku… Karşımdaki gölge korkunun ta kendisiydi. Gülümsediğini hissettim. Yüzünde belli olmuyordu, ama bana gülümsediğinden adım gibi emindim. Tanıdık bir gülümsemeydi bu. Kimdi? Babam mı? Beni sürekli döven babam… Çocukluğumu cehenneme çeviren babam… Anneme de bana da yapmadığı işkence kalmamış babam…

Ya bu çocuk? Ben miydim? Bana benziyordu. Dikkatli baktığımda çocukluğumu andırıyordu. Bunları neden yaşıyordum ki? Unutmaya çalıştığım şeyleri beynim neden bana hatırlatıyordu? Hem de böylesine üzücü bir yolla.

Ben bunları düşünürken, gölge ellerimden kurtuldu ve tekrar bıçağı çocuğun göğsüne sapladı. Benim feryadım çocuğunkinden çok daha yüksekti bu sefer. Çocuğun kanını durdurmaya çalıştım. Her yerime, odanın her yerine kan bulaştı. Gölgenin hâlâ sırıttığını hissediyordum. Kendimden geçtiğim zamanı hatırlamıyorum. Yine yerde uyuyakalmıştım. Bu sefer de bileğim ağrıyordu. Epey morarmıştı. Bu sefer düşerken bileğimi çarpmıştım sanırım.

Funda’ya her şeyi anlattım. Babamı, çocukluğumu, yaşadıklarımı… Benim için çok üzülmüştü. Telefonda ağlamasını duyabiliyordum:

“Keşke bunları daha önce anlatsaydın Melih. Olay bu haliyle çözülmüş gibi.”

“Peki şimdi ne olacak?”

“Aynı şeyi yapacaksın. Çocuğu, hayır, kendi çocukluğunu kurtaracaksın.”

Kendi çocukluğumu kurtarmak ve babamın gölgesiyle yüzleşmek.

Funda haklıydı. Bana ancak ben yardım edebilirdim. Bu gece babamın gölgesine bana yaptıklarının hesabını soracaktım. Bir ara mezarına gidip cesedinden arta kalan kemikleri ayaklarımın altında ezmek bile istedim. Gölgeyi ve çocuğu beklemeye koyuldum. Bu gece her şey sonlanacak ve ben de huzur bulacaktım.

Çocuğun ağlaması başladığında kendimden emin bir şekilde odaya girdim. Gölgenin yakasına yapıştım ve ona “Dur!” diye bağırdım. Gölgenin gülümsemesi bu sefer gözle görülüyordu. Bütün o zifiri siyahlık kaybolmaya, şekli belirginleşmeye başladı. Yavaş yavaş rengi açılıyor, yüzündeki iğrenç sırıtma daha da belli oluyordu. Tamamen tüm bedeni apaçık ortaya çıktığında hayatımın dehşetiyle karşılaştım.

Gölge babam değildi, bizzat bendim.

Geçtiğimiz gecelerde yaşadıklarım aklıma geldi. Beyzbol sopasıyla kendi kafama vurmuştum. Bileklerimi kendim sıkıp morartmıştım. Ve şu an artık gölge tamamen ortadan kaybolmuştu. Bıçak benim elimdeydi.

Çocuğa doğru yürüdüm. “Baba, ne olur beni öldürme. Baba yapma. Seni de annemi de üzmem. Baba, ne olur…”

Bıçağı çocuğun göğsüne sapladım. Zavallının tüm kanı üzerime sıçradı. O an her şeyi anladım. O an vicdanımın başına nasıl bir bela sardığımı ve onu bastırmak için hiçbir şey olmamış gibi davrandığımı hatırladım.

Evet, babam pisliğin tekiydi. Ama ben… Bense şeytandım. Babam beni her gün döverdi, ama bir kez bile öldürmeye kalkmadı. Bense kendi evladımı canice öldürmüştüm. Her şey bu yüzden oluyordu. Olmaya da devam edecekti, çünkü böylesine bir vicdan azabını hafifletebilecek hiçbir şey yoktu yeryüzünde.

Sibel… Eski sevgilim. Keşke kürtaj yaptırması için o kadar baskı yapmasaydım.

Murat Tenyaşa