Öykü

Yıldız Pavyon

“Heyyt ulan! Nerede o kendini bilmez, canına susamış Havva karısı, söyleyin! Beniiii, Belalı Bilo’yu terk edecek kadın doğdu mu anasının karnından lan!.. Hemen saklandığı yerden çıkarmazsanız o yelloz karıyı, burayı başınıza yıkarım Allah’ıma!”

Yıldız pavyondaki programın ilerleyen saatleriydi. Tabaklardaki artık yiyeceklerin kokusuna karışan kesif alkol ve tütün kokusuyla kafaları dumanlanmış müdavimler; masalarda, akmış makyajları ve zoraki gülüşlerle müşterilerle sohbetteki konsomatrisler ve sahnedeki yorgun ve sesi çatallanmış şarkıcı… Kokular, sesler ve uyuşmuş duygular… Canlı cansız her şey, o pavyonun ağır atmosferinde bir an donup, asılı kaldı sanki. Belalı Bilo’yu tanırdı o camiadaki herkes. Elini beline attığını, ceketinin altından tabancasını tuttuğunu gördüklerinde Havva’yı düşündüler ve kanlanmış uykulu gözlerine kaygı ve acıma dolu bakışlar oturdu. Havva, pavyonun en güzel, en alımlı ve en naif güllerindendi. Müşterilerin meftun olduğu, onunla bir akşam masada oturabilmek, o şakıyan ses tonunu duyarak bir kadeh tokuşturmak için civar kasabalardan, şehirlerden akın ederlerdi. Ta ki Bilo’nun gönlüne düşüp de, buralardan el ayak çek(tiril)ene dek. Adamın ölümcül kıskançlığı, dört duvar arasında süren tutsaklığı, yalnızlığı, hoyrat ellerde gün be gün tükenişi canına tak etmiş, kurtuluş umudunu, pavyondaki kader arkadaşlarının yardım ve merhametine emanet etmişti Havva. Onu kaçırsınlar, saklasınlar, maddi, manevi destekleriyle kuş olup uçursunlar diledi. Camianın kadınları bilirlerdi bu çaresizlikleri; aşka düşen yüreklerin, gönüllü gönülsüz teslim alınan hayatların, nasıl kör kuyularda karanlıklara mahkûm edildiğini, örselendiğini, söndürüldüğünü. Yıldız pavyonun kadınları Havva için seferber oldular. Dostluklarından kılıçlar kuşandılar, umutlarını kalkan ettiler, hayallerinden zırhlar giyindiler; Şehrazad’ı Şehriyar’dan kurtarır gibi Havva’nın canına kasteden Bilo’ya kadınca bir savaş açtılar.

O gece Kuzgun Süheyla geçti Bilo’nun karşısına, elleri belinde, salınarak. Yüzünde işveli çarpık bir gülüşle, kömür karası gözlerini cesaretle dikip adamın gözlerine: “Hayırdır aslanım, nedir bu celalin? Rahatla biraz. Havva’yı sorarsın, lakin o burada değil, seninle gitti gideli görmedik. Boş ver sen onu yiğidim. Gel bu akşam benim misafirim ol, oturalım şöyle, donattırayım masayı, anlat derdini. Belki dermanın biz oluruz” dedi. Bilo, içeri girdiği andan itibaren, bu feleğin çemberinden geçmiş pavyon ahalisi karşısında istediği etkiyi yaratamadığını fark etmişti. Herkes kendi fırtınasında alaboraydı. Bu akşam olmasa da bulacaktı elbet Havva’yı, hesaplaşacaktı yakında. Yalan söylüyorlarsa ve kadını saklıyorlarsa, yakında çıkardı foyaları nasılsa. Etraftakilere üstten bir bakış atıp, kasıntı bir tavırla bıyığını burdu, Süheyla’nın cazip teklifine kayıtsız kalmayarak, en yakın masaya kuruldu. Türlü mezeler ve dolup boşalan kadehler eşliğinde başladı Süheyla: “Sen şimdi söyle bakalım Bilo, niye arıyorsun Havva’yı, seni terk etti diye değil mi? Sen aşkı sahip olmak sanıyorsun aslanım. Ama o iş öyle olmaz, zorla güzellik mi olur? Sana aşk nasıl olur anlatayım da dinle bak. Gramafon Avrat lakaplı Cemile ile faytoncu Murat’ın hikâyesini bilir misin sen?” İçeceğin efkâr dağıtan beyazlığına gömülen Bilo, sabahın ilk ışıklarına kadar, Süheyla’nın baygın bakışlarla, içini çekerek anlattığı o yürek tutuşturan hikâyeyi dinledi.

Belalı Bilo gecelerce, eli belindeki tabancasında, külhanbeyi naralarıyla Yıldız pavyona gelip Havva’yı aradı, tehditler savurdu. Sonraki akşam, Şehla Müjgân, daha sonrakinde Çıtır Hasret, sırasıyla Kızıl Asude, göçmen güzeli Cevriye, tombul Bingül, uvertür Feza, Yıldız pavyonun tüm emekçi kadınları Bilo’yu, rakı sofrasına oturtup, yedirip, içirip, her gece yüreği dağlayan aşk hikâyeleriyle dağıttılar onun başındaki öfke ve intikam yüklü bulutu. İnce Memed ile Hatçe’yi, Feride ile Kamran’ı, Zeliş ile Cemal’i, Bihter ile Behlül’ü, Cemile ile Necati’yi, Suat ile Süreyya’yı anlattılar. Aşkın zulmetmek değil, fedakârlık, bağlılık, cesaret, mücadele gerektirdiğini; bazen vazgeçmek, bazen de bedel ödemek olduğunu anlasın diye uğraştılar. Bin bir gece değilse de ona Havva’yı, ona hırsını, ona tabancasını unutturana kadar. Ta ki, Havva’yı başka şehre uçurana, ona yeni bir ev, yeni bir iş, yeni bir hayat sunana, izini yok edene kadar.

Şehrazad gibi kadınların aklı, vicdanı, Şehriyar yürekli erkeklerin öfkesini, hırsını, nefretini yensin; aşk, şiddetten, tahakkümden, zulümden azade olsun; mutluluklar, kederleri yutsun, aşk her daim en yüce duygu olsun diye kelimelere dökülmüş, yaralı gönüllere şifa olan tüm masallara, öykülere, aşkın ölümsüz kıldığı tüm kahramanlara selam olsun.

Mehtap Sağocak

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba ve ellerinize sağlık öncelikle.

    Öykünün dilini, temasını, havasını -tem tasvirleri ve hem de ruhen hissettirdiği atmosferini- çok beğendim. Çok başarılıydı.

    Belki biraz didaktiğe evrilmesi ve sonunda net bir manifestoya dönüşmesi handikap olarak görülebilir ama bir pavyondaki bir aşk hikayesinin sonunda yine bir masadan duyulabilecek bir nara olarak da değerlendirilebilir o manifesto. Serseri bir öyküydü, gerçekten beğendim.

    Ama yine de ana fikir, atmosferi ve ruhu değilse de olay örgüsünü bastırmış kanaatindeyim.

  2. Avatar for huseyin huseyin says:

    Merhaba Mehtap

    Öykünü beğendim. Mesajı net, kısa ama üzerine düşünüldüğünde derin bir hikayeye sahip.

    Bu öykünün Şehrazat’ı (erkek baskısına maruz kalanı) temelde Havva olsa da bu defa hayatını tek başına değil, birçok kadınla birlikte kurtarıyor, pavyondaki diğer kadınlar da birer Şehrazat’a dönüşerek Havva’ya yardım ediyorlar, tam da günümüzde olması gerektiği gibi, ki keşke buna hiç gerek kalmasa…

    Son paragrafındaki öfke ve ateşi ise fark etmemek ne mümkün. Sağlam bir haykırış olmuş.

    Ellerine sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar