Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Körle Yatan Şaşı Kalkar

Kapatıldığı odanın demir parmaklığına asılmış bağırıyordu boğazını yırtarcasına. Zayıf yüzü kıpkırmızı olmuş, çizgili pijamasının yakasından görünen ince boynundaki damarları patlayacak gibi şişmişti bağırmaktan. Sıfır numara tıraşlı başından terler akıyordu siyah kıllarla kirlenmiş çenesine doğru. Yumrukları kâh çelimsiz göğsüne inip kalkıyordu, kâh da mermer pencere pervazını dövüyordu.

Elimdeki viledayı uzun koridorun muşamba zemininde hızla kaydırırken, bir yandan da bağıran adamın söylediklerine kulak kesilmiştim pür dikkat. “Zombiler soyunuzu kurutmadan beni buradan çıkartın. Ancak ben kurtarabilirim dünyayı o hilkat garibesi yaratıkların gazabından!” Bağrışları, diğer hastaları rahatsız etmiş olacak ki açık kafesli pencerelerden “bu deliyi susturun” diye homurdanmalar başladı. Koridordan gelip geçen hasta bakıcı ve hemşirelerin umursamaz tavırlarına şaşkınlığımı gören bir hasta bakıcı “zamanla alışırsın” deyip tebessüm etti belli belirsiz. Alışamayıp da ne yapacaktım sanki. Ekmek bir yana dursun, iş bile aslanın midesine düşmüş durumda. Sağ olsun bir tanıdığın torpili olmasaydı, bugün burada çalışıyor olabilir miydim, çok zor.

Yerleri sile sile bağıran hastanın penceresine yaklaştım. Göz göze geldik. Deminden beri ortalığı velveleye veren o değilmiş gibi sustu birden. Baş ve orta parmağını bir birine sürterek havada şaklattıktan sonra, “gel” anlamında bir işaretle çağırdı beni. Camının önündeydim zaten, duraksadım. Aramızda parmaklıklar vardı. Sesini iyice kısarak “nolur beni burdan çıkart” diye fısıldadı. İşime devam ettiğimi gördüğündeyse “dünya tehlikede diyorum anlamıyor musun? Dün gece korkunç bir Zombiyi kendi ellerimle uyandırıp salıverdim yeryüzüne. Ölümcül bir salgınla tehdit etti hepimizi. O korkunç yaratığı ben başınıza sardığım gibi, defetmesini de ben becerebilirim sadece. Her şeyi baştan anlatayım istersen, ona göre karar ver sen de yardım edip etmeyeceğine.” Yüz ifadesi ve sesindeki o yalvarıcı tonlamayla beni, kendisini dinlemem konusunda ikna etmeye çabaladığını anlıyordum. Anlatacakları ilgimi çekmemişti desem yalan olur. Çocukluktan kalma maceracı bir ruha sahiptim ve çok zombi hikâyesi dinlemişliğim, çok da film seyretmişliğim vardı. Ama şimdi merakıma yenik düşersem, daha ilk günden işimden olabilir, aylarca sürünebilirdim yeniden İŞKUR kuyruklarında. Birden gözüm koridor duvarında asılı duran saate ilişti. Öğlen paydosuna birkaç dakika kalmıştı ve işimi bitirmek üzereydim neredeyse. Başımı parmaklığa doğru uzatarak, uslu durursan işimi bitirip dinlemeğe gelirim seni dedim, onun gibi fısıldayarak. Büyümüş gözlerle yüzüme baktı. “Erkek sözü mü?” Erkek sözü dedim katiyetle.

İşlerim bitinceye dek gıkını çıkarmadan dikilip bekledi pencere karşısında. Yanına döndüğümde az önce bağırmaktan kıpkırmızı olmuş yüzünde ciddiye alınmışlığın huzurunu gördüm. Boynundaki damarların sınırını zorlayan coşkulu kanı da sakinleşip çekilmişti yatağına. Mermer pencere pervazına dirseklenip haydi dedim, göz kırparak. Temasa, ilgiye aç bir çocuk gibi ellerini ovuştura ovuştura “dün akşam üzereydi” diye anlatmaya koyuldu hikâyesini.

“Bahçede çam ağaçlarının altına kurulmuş banklardan birine oturup, hayal ediyordum çevremdeki taş duvarların arkasında kalmış dış dünyayı. Beni bu kafese kapattırdıklarında sık sık ziyaretime geleceklerine söz veren kardeşlerim, yakınlarım, dostlarım hayalimden süzülüp geçerken, buradan kaçıp kurtulmanın yollarını da planlıyordum aklım sıra. Omuzuma dokunan bir el temasıyla hayallerimden irkiliverdim. Döndüğümde tanıyamadığım iki kişi gördüm arkamda. “Seni buradan kaçırabiliriz” dedi adamlardan iriyarı olanı. Öteki adamsa elindeki poşetten bir kot pantolon, bir kırmızı tişört çıkartıp uzattı anında. Onların da yardımıyla kıyafetleri pijamalarımın üstünden giyinip, yene de onların getirdiği sandaletleri ayağıma geçirdim. Başıma, kara kıvırcık saçlı bir peruk takıp ortalarına aldılar beni. Güvenlik kulübesindeki görevli bir şey sormadı şansa.

Kapıda bekleyen bir kamyonetle uzaklaştık hastaneden. Kimlerdi, ne istiyorlardı, neden kaçırdılar beni sormadım bile. Umurumda değildi. Götürecekleri yer, kapatıldığım tımarhaneden daha fena olamaz diye düşünerek camdan dışarıyı seyrediyordum açgözlülükle. Kafesten salıverilmiş bir kuş gibi özgür hissediyor ve bu uğurda başıma gelecekleri göze almıştım çoktan. Dışarısı, kaçtığım tımarhaneden daha gürültülüydü. Yumrukları havada slogan atan baretli işçi grubunun yanından geçerken, şoför kornaya bastı uzun uzadıya. Ön koltuğa yayılıp oturan iriyarı adam, “aferin” dedi şoförden yana. “Selamlayalım değil mi madenci kardeşlerimizi, meslektaş sayılırız bir bakıma nede olsa.” Araba, kalabalık ve gürültülü caddeleri, sokakları, baktığında üzerine devrilecekmiş gibi görünen gökdelenleri arkada bırakıp ıssız bir yola saptığında epey bir zaman geçmişti. Karanlık bastırmış, ay ve yıldızlar görünür olmuştu. Taşlı çukurlu dar yolda ilerleyen arabanın yalpalanmasından midem bulanmaya başlamıştı ki, zınk diye durdu kamyonet. Yanımda oturan adam, koluma asılmasaydı, ön koltuğa fırlayacaktım az kalsın.

İndik. Etrafa bakındım. Büyük bir mezarlığın dibinde duruyorduk. Şoför ve arka koltukta yan yana oturduğum adam bagajdan kazma kürek takımını çıkartmakla meşgul iken, iriyarı olanı kolumdan tuttuğu gibi mezarlığın yıkık duvarından içeri ittirdi beni. Karanlığa sivrilmiş, kırılmış, yan yatmış eski-yeni mezar taşlarının arasından geçerek ilerleyip bir tümseğin başında durduk. Bir baykuş, altında durduğumuz selvi ağacının tepesinde öttü birkaç ağız. Hepimiz irkilip yukarı baktık aynı anda. Şoför, iriyarı arkadaşına “ya yakalanırsak?” diye sordu tedirginlikle. Aldığı yanıt aynen şu “karda iz bırakmadan yürüdüğümüzü biliyorsun bre, çömez çömez zırvalama Allah aşkına!” Şoför aldığı yanıttan memnuniyetsiz bir tavırla beni işaret ederek “ya bu herif öterse?” n’olucak diye sorduğundaysa, iriyarı arkadaşı rahat ve alaycı bir edayla cevapladı sorusunu. “Tımarhane kaçağına kim inanır, şapşal adam! Ne ifadesini alır, ne de söylediklerine itimat eder kimseler. Çıktığı deliğe geri tıkarlar olsa olsa” deyip kıs kıs güldü. Demir başı, ay ışığında parıldayan küreği, ahşap sapından elime tutuşturduğunda ağzı kulaklarındaydı halen. Şoförle bir öteki arkadaşı gözcülük yapmak için kamyonete doğru giderlerken ben, iriyarı adamın emriyle kazmaya başladım tümseği. Küçükken belgesellerden izlediğim köstebekler denli çeviktim. Sırtımdan terler boşalıyordu ve tümseği bir hayli indirmiştim kısa sürede. Şöyle ki belime kadar kazdığım çukurun içindeydim. Çukur omuz hizasına yükseldiğinde küreğin demir başı bir nesneye takıldı küt diye. Küreği tekrar toprağa saplayacaktım ki, iriyarı adam “dur Deli Cebi” dedi heyecanla. Duyduğuma inanamadım. İsmimle seslenmişti adam. Sadece üvey babam Deli Cebi diye çağırırdı beni. Yakama yapıştırdığı bu yaftadan kurtulabilmek için sayfalarca kompozisyon yazmıştım tımarhane odalarında. Basılsa kitap olurdu yazdıklarım ama kâfi bulunmadı. İsmim, sorgulandığım doktorlarca da onaylanıp tescillendi. Üvey babam ve doktorlar el birliğiyle kulağıma geçirdiler küpeyi.

Ay ışığında adamın şişkin yüzünü inceledim dikkatle. Görmeyeli bu kadar değişmiş olabilir miydi acaba? İçimden ürpertiler geçti, dizlerim titredi altımda. Korkulu rüyamdı üvey babam… Silkelenip kâbusumdan uyandırdım kendimi.

Adam, benim hislerimden habersiz ellerinin arasında tuttuğu fenerin yuvarlak beyaz ışığını karanlık kuyunun içinde gezdirdi gözlerini kısarak. Beton levha toprak kırıntıları arasından görünüyordu yer yer. Toprak kırıntılarını toplayıp adamın uzattığı keseye doldurduktan sonra, levhayı bir köşesinden kaldırdım, kazmanın sivri ucuyla. Adam levhayı yukarı çektiğinde ben, ayaklarımın dibinde sere serpe yatan iskelete bakıyordum aval aval. Çevresine saçılmış yarı toprağa gömülü mücevherleri mezarın içini gün gibi aydınlatmıştı. İnce bileklerinden birinde zümrüt gözlü bir yılan bileklik sarıldığı gibi duruyordu halen.

Adamın emriyle kemikleri bir köşeye toplayıp mezarın içini kalburdan geçirdim. İskeletin açık ağzındaki elmas kakılmış dişini fark etmeseydi, o yaratığı uyandırmamış olacaktık haliyle. Elime verdiği kerpetenle iskeletin dişine asılıp çekiştirdim var gücümle. Kerpetenin kancasına sıkışmış dişle birlikte arkaya sendelediğimde, iskeletin ağzından fışkıran kanlar elime yüzüme sıçradı tazyikle. Sıcaktı, yapışkandı, paslanmış demir gibi kokuyordu. İskeletin diğer parçaları kanlı kafatasına doğru hareketlenip korku filmlerindekini aratmayacak bir Zombi yarattığında, “bismillah bismillah” nidalarını işittim iriyarı adamın ve o andan itibaren bir daha da görmedim onu. Muhtemelen tüymüştü.

Gözlerimi kapatmak istesem de bu mucizevi oluşuma tanıklık etmekten alamıyordum kendimi. Siyah, yeşil, mor çürüklerle lekelenmiş bir deriyle kaplanan kemikler canlanıp ayaklarının üstünde durdu. Çıplak kafatası kara, ince yılanların oluşturduğu iç içe örgülerle kuşatılıp kapatıldı. İki yeşil ışık parladı göz çukurlarının oyuğunda. Dişinin yerinden hâlâ kanlar sızıyordu uzun sivri çenesine doğru. Tarif edemeyecek kadar çirkindi. Hani çirkin kadın olmadığını iddia eder ya bazıları, yanılmış olmalılar. Bir hilkat garibesi canlanmıştı karşımda resmen. Aniden hırıltılı bir şekilde nefes aldı derinden. Çürümüş burnundan arta kalan delikler havayı öyle soğurdu ki içine, nefessiz kaldığımı sandım o anda. Ve soğurduğu havayla birlikte çenesinin dibine kadar sürüklendim, karşı koymaya çabalasam da. Ateşli nefesi yüzümü, boynumu yalayıp geçti. Sivri tırnaklı elleri belimi kavradığında, sesimin çıktığı kadar bağırarak arkamdaki dar boşluğa ittirdim kendimi. Eteğinden yakaladığı tişörtüm sıyrılıp başımdan çıktı. Tişörtün orasına burasına bakıp çıplak bedenine giydi aceleyle. Pantolonumu soyduğunda sesimi çıkartmadım. Anladım niyetinin, üzerini giyinmek olduğunu. Çizgili pijamalarıma büzüşüp bir köşeye kısıldım. Üstünü giyindiği sırada eklemlerinden çıkan gıcırtı seslerini, çenesini açıp kapatırken de duyduğumda, buraya kadarmış dedim içimden. Ellerimi yüzüme bastırıp Zombi tarafından neremden ve ne zaman ısırılacağımı bekledim çaresizce. Yerimde aklı başında biri olsaydı, korkudan kafayı sıyırırdı kesin.

Beklediğimin tam tersi hırıltılı bir sesle “yüzüme bak ödlek şey” diye homurdandı yaratık. Elimi yüzümden çektiğimde hayrete düştüm gördüklerim karşısında. Ritmik hareketlerle dans etmekte olan Zombinin her tarafından parlak zerrecik görünümlü minik yaratıklar saçılıyordu etrafa. Ellerini çırptığında uzun tırnaklarının altından dökülen miniklerden biri fırlayıp burnumun dibine yapıştı. Burnuma karabiber tozu kaçmış gibi hapşırmaya başladım aralıksız. Hapşırdığımı gören Zombi “bulaşma ona” diye sertçe uyardı yavrusunu. “Görmüyor musun, zavallı biri o, insanoğluyla aramızda elçilik yapsın diye özel olarak seçtim onu” gibi bir şeyler söyledi ardından. Minik yaratık “arkamızda kanıt bırakmasaydık” diye söylene söylene burnumun dibinden zıplayarak, gırtlağıma kadar battığım diğer yavruların arasına karıştı. Doğum dansına son verip sakinleşen Zombi “dinle beni insanoğlu!” diye konuştu benden yana. “Sefil durumuna bakılırsa kimse seni ciddiye alıp dinlemeyecek bile büyük olasılıkla. Ama birilerine bu geceyi anlatacak olursan Bayan Zombi, köklerinizi yeryüzünden kazımak için hortladı diye başlatırsın hikâyeni. De ki onlara aralarına öyle bir illet salacağım ki, açgözlülükle viraneye çevirdikleri dünya, dar gelecek başlarına. Doğanın ciğerlerinde yaktıkları mangalın közleriyle tutuşturacağım ciğerlerini. Yaşam alanı bırakmayarak katlettikleri diğer canlılar gibi sürüyle kırıp geçireceğim onları. Zalimliğin, zulmün, öldürmenin, hoyratça yok etmenin, savrukça tüketmenin ne demek olduğunu göstereceğim insanoğluna kısacası.”

Komünist görüşü, devrimci ruhu ve çevre dostu mesajlarıyla etkilemişti beni. Ateşli direktiflerini saydırdıktan sonra mezar dolusu minik yaratıklara seslendi ardından. “Çocuklar, düşman güçlü! Bir sürü silahları var ellerinde, bize karşı kullanabilecekleri. Su, sabun, dezenfektan türleri, kolonya, çamaşır suyu grubu ürünleri başta olmakla dört koldan saldıracaklar, hazır olun. Ha, istikrarlı mücadele yürütebilirler mi, çok da emin değilim. Çünkü hayatlarına, uymaları gereken belli kurallarla gireceğiz ve kural çiğnemesiyle övünen tek canlıdır insanoğlu, bilesiniz. Bir kısmı yasaklara uyar savaşını verir, birçoğu da düğün-dernek, omuz-omuza halaylar, salya sümük sarılıp öpüşmeler, başkasına bulaştırayım düşüncesiyle yanından geçenlerin yüzlerine psikopatça öksürmeler, ağzına, burnuna takması gereken maskeleri kollarına geçirmeler veya cezası her neyse dayılanarak ödeyip hiç takmamalar, hijyenin imandan geldiğini unutmalar vs. gibi tersliklerle işimizi kolaylaştırır. Huyumuzu, suyumuzu sürekli değiştirerek düşmanı yanılgıya düşürecek, kalabalık ortamlardan beslenip çoğalacağız, çocuklar. Ne kadar artarsak, o kadar başarılı oluruz. İnsanoğlunun zaafları en etkili silahımız olacak, aklınızda bulunsun.”

Beni, göründüğümden daha saf bellemiş olacak ki, açık oynadı kozlarını. Savaş sırlarını teker teker beynime kazıdığımı nereden bilebilirdi ki? Ha, önemli bir detayı atlayacaktım az kalsın. Zombi, içinde bulunduğumuz açık mezarı komuta merkezi olarak kullanacaklarını da söyledi konuşmasının sonunda.

Diyorum ki, birkaç varil çamaşır suyu çalsak hastanenin temizlik deposundan. Sen temizlik elemanı değil misin ayarlarsın bir şeyler. Zombiyi, komuta merkezinde kıstırıp boğsak çamaşır suyuna. Dünyayı kurtarsak zombilerin salgınından, bir iyiliğimiz dokunsa insanoğluna. İçlerinde yaşamayı hak edenler de çoktur çünkü. Onlar ölsün, asla gönlüm razı gelmez. Vakit kaybetmeden, bu gece mesela benim planı uygulasak diyorum, nasıl olur ne dersin?”

Anlattıklarına öylesi kaptırmışım ki, düpedüz delilik olur dedim düşünmeden. “Peki senin akıllıca bir planın var mı “diye sordu akabinde, birazcık da lafımdan alınmış bir tavırla. Bir çaresine bakarız dedim, ağzımdan çıkan laftan dolayı, özür mahiyetinde biraz da. Çocuk gibi sevinerek “tamam” dedi anında. Konuşmamızın başından bu yana benden aldığı her söz karşılığında “erkek sözü mü” diye soracağını bekledim, bir şey söylemedi ama. Kandırıldığını sezmişti belki de.

Saate baktım. Öğle paydosunun bitmesine on dakika kalmıştı. Uydurduğu hikâyeye son verme adına, buraya tekrar nasıl döndüğünü soracak oldum merakımı bastıramayarak. Önceden kafasında kurup yazmış demek ki, aynı heyecanla anlatmaya koyuldu kaldığı yerden. “O aylı, yıldızlı yaz gecesini cehenneme çeviren bir fırtına çıktı durup dururken. Rüzgarın gücünden yarılan mezar taşlarının şangırtısı, kökünden sökülen selvilerin gürültüsü, baykuşların çığlıkları bir birine karıştı bir anda. Devasa beyaz bir hortum dönmeğe başladı başımızın üstünde. Mezar dolusu minik yaratıklar esintiye kapılıp havalanarak hortumun içine doğru aktılar. Birkaç esintili hamlenin ardından hortum, Zombinin ayağını mezardan kesmişti ki, “seni de gideceğin yere bırakayım bari” dedi Zombi. Omuzuma yapışıp kendisiyle birlikte havalandırdı beni. Hortumla devri- âlem seyahatına çıktık anladığın. Yavrularını, kısa zamanda dünyanın dört bir tarafına dağıtan Zombi, en son beni de hastanenin bahçesine fırlatıp hortumunu gazladı. Sonrasında gördüğün gibi, buradayım işte.”

O hikâyeyi dinlediğim günün üstünden altı yedi aylık bir süre geçti tahmini. Duyduklarımdan bahsetmedim kimselere, korona virüs vakası dünyayı sarıp sarmalayana kadar. Salgın ülkemize de sıçrayıp hızla yayılmaya başladığında Zombi hikâyesini anımsadım nedense. Hikâyede adı geçen Zombiyle Korona arasında bir bağ, bir benzerlik kurmuştum ola ki. Her şeyi göze alarak, insanlık namına hikâyeyi hastanemizdeki yaşlı doktorlardan birine anlattım baştan sona. Belki koronayla mücadelede dişe değer bir bilgi edinebiliriz düşüncesiydi asıl amacım. Beni büyük sabır ve dikkatle dinleyen doktorun yanıtı bir hayli kırıcı oldu kendi adıma. “Bu kadar kısa sürede bu kadar ağır bir mesleki deformasyon ha! Ne söylesem bilemedim, körle yatan şaşı kalkar, boşuna dememiş atalarımız.”