Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Üçüncü Gözlü

“Hem hepsiyim hem hiçbiri. Ne olmamı isterdin, en çok neyi hayal ettin? Şimdi içinde en çok inandığın duyguya isim ver, işte ben oyum. Hayal edebildiğin kadarına ulaşım hakkın var. Önce duy, dinle, anla. Sonra baştan hayal et. Alanı genişlet. Zihninde gezinmekten korkma.”

“Yetişin!” diyen endişeli ses çocuklardan birine aitti. Ay ve yıldızlar da olmasa ışık yoktu köyün gecesinde. Uyananlar koştu sesin geldiği yöne. Uykuları bedenlerini, merakları endişelerini zorluyordu. Höyüğün tepesindeki kulübenin önündeydi şaşkın bakışlarla yardım bekleyen çocuk. Feryat etmiyordu, ağlamıyordu. Aynı noktaya bakıyordu sadece. Yaklaştıkça yerde bir çocuk daha fark ettiler, adımları hızlandı. Annesi kalabalığın önüne atıldı, oğlunun başına gelip durdu, alnında bir göz daha vardı, üçüncü bir göz. Yutkundu. Dokunmalıydı, oğluydu yerde yatan. Önce üçüncü gözü, sonra da hep sahip olduğu diğer gözleri açıldı. Yorgun değildi, ayağa kalktı. Annesine bakıp gülümsedi. Yardım çığlığı atan arkadaşına doğru yürüdü, iki eliyle dirseklerini kavradı, ‘Korkma.’ diyerek ayağa kalkmasına yardım etti. ‘Üçüncü Gözlü’ nün etrafında turuncu bir ışık huzmesi vardı. En uzaktaki, en kısa köylü bile görebiliyordu Üçüncü Gözlü’yü.

“Ben bir rüya gördüm.” dedi. “Bedenim değil ama ruhum uzun bir yolculuktaydı. Gün doğumuna kadar dinlenmek isteriz.” “Biz mi?” sorusu uğultu oldu. Gülümsedi ve bedenini saran turuncu huzmesiyle evine doğru yürüdü.

Üçüncü Gözlü gün doğumunu aynı kulübenin önünde karşıladı. Köydeki her şey durmuştu. Sessizliği toprak yolu tepinerek geçenler bozdu. Üçüncü Gözlü kalabalığa bakıp gülümsedi. Gelenler çeşitli hayvanlardan oluşan bir gruptu ve özenli bir şekilde Üçüncü Gözlü’yü aralarında bırakarak yarım ay şeklinde dizildiler. Köylüler kaçsınlar mıydı, kalsınlar mıydı? Ağızlarını ve gözlerini açık unutmuş şekilde oldukları yerde olanları izliyorlardı. Küçük, büyük, vahşi, ehli… İnsan bir hayalle başladı. Bir hayaldi aslında şu anda şahit oldukları akıl almaz sahneyi gerçek kılan. Ağır hareketlerle Üçüncü Gözlü’ye yaklaşan, yaşını almış ve grubun önderi gibi görünen kaplanı hayretle izlediler. Yaklaşma esnasında Üçüncü Gözlü ile kaplanın bakışarak adeta bir diyalog içerisinde olduğunu hissediyorlardı. Kaplan Üçüncü Gözlü’nün sağ tarafına geçti. Üçüncü Gözlü’ye saygı ile baş selamı verdikten sonra köylülere gözlerinden vahşiliğini akıttı. Hayvanlar susmuştu, köylüler homurdanmaya devam ediyordu. Aslan kükredi, herkes sustu. Üçüncü Gözlü hayvanların sesi oldu “Karnınızı doyurmak için, ısınmak için, zaman zaman da zevk için katlettiniz. Bugün ben onların sesiyim. Bilirsiniz ki hiç et yemedim, hiç kürk giymedim.” Annesi feryat etti “O günden belliydi bunda bir şeyler olduğu. Babası ilk bıldırcın vurduydu getirdiydi de bebe haliyle bile yememek için direndiydi. Vah benim kara bahtım. Oğlum kimlere, nelere karıştı…” Üçüncü Gözlü sol elindeki asasını dört kere yere vurdu yeniden sessizlik başladı. “Bugün başlangıçtır. Sözde vahşi olan hayvanların acizliklerinden yararlanıp da onları katletmeye son vereceksiniz. Konuşamazlar ama ağlarlar. İnsanoğlunu durduracak sözcükleri olmadığından pençelerini, sivri dişlerini kullanmak zorunda kaldılar. Etinden faydalandıklarınız feryat etmekten fazlasını yapamadılar.” Köylüler yeniden homurdanmaya başladı. İçlerinden biri “Senin babanı da o vahşiler parçaladı. Bu yaptığın nankörlüktür. Bunca insan aç kalsın da hayvanlar yaşasın he?” “Babamın avlamaya çalıştığı hayvanlar kendi yavrularını korumaya çalıştılar. Babam onları anlamadı, istediğini de alamadı. Bu son ihtardır sizlere. En ufak bir vahşetiniz sonunuz olacaktır…” Üçüncü Gözlü ahırlara doğru yürüdü hayvan ordusu ile. Tavuklar hariç tüm küçük ve büyük başları serbest bıraktı ve düştü önlerine. “Tavukların yumurtalarından ihtiyacınızdan fazlasını almayasanız.” Hayvanları ile köyün dışına doğru yol aldı. Annesi ve köylüler bir çocuğun aklına uyulmayacağını biraz küfürle biraz da yere tükürerek belirtiyorlardı.

Bir gün geçti. İlk kıyıma cesaret eden henüz çıkmadı. Bir yandan da neler olacağını merak edenler vardı. Köyün en zengini en çok hayvanını kaybedendi. Bu nedenle de öfkesi herkesten fazlaydı da cesareti yoktu ilk taşı atmaya. Kurnazlığı ile köylülerden kafası az çalışan ama kasları sağlam olan üç adamı yanına çağırttı. Adamlara keselerdeki altın sesini duyurması yetmişti. Hem hayvanlar kendi hayvanlarıydı. Belki de Üçüncü Gözlü hayvanlarını kasabaya götürüp satacaktı, resmen hırsızdı bu arsız çocuk. Akılları az olan adamlar hemen ikna oldular. Yanlarına azıklarını ve baltalarını katıp düştüler yola. Akşam oldu dönmediler. Sabah güneş doğarken Üçüncü Gözlü belirdi köyün girişinde. Yanında vahşi üç siyah at. Her bir adamın leşi bir at üzerinde. Adamların aileleri toprağı tepe tepe toz kaldırdılar. Gözyaşlarına değen tozlar çamur olup bir kere daha aktı gözlerinden. Atlar leşleri attılar sırtlarından. “Toprağın verdikleriyle yetinmeyi bilmediniz.” diye bağırırken atlar Üçüncü Gözlü’nün arkasında şaha kalktılar. Sol elindeki asasını tam köyün meydanında ortaya sapladı. Toprak sanki deniz oldu, dalgalandı. Ayaktakiler düştü, oturanlar savruldu, uyuyanlar uyandı. Yer sallandı ama deprem olmadı. Ağaçlardaki meyveler çürüdü, döküldü. Ağaçlar kurudu. Hayvanlar kızdı, toprak küstü. Üçüncü Gözlü son kez ardına baktığında insanlar insan eti yemeye başlamıştı bile…

Çağrı Kumsar Batal