Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kendime Karşı

Ne de büyük taşlar. Dev ordusuna benziyorlar. Biraz uzun bakarsanız hareket ettiklerine ikna olabilirsiniz. Atın toynaklarının yeri dövmesi arabanın içinde duyulan tek ses. Yere bakıyorum, öyle öğretildi diye. “Seçilmiş olmanın kıymetini bil, yüzümüzü yere eğdirme.” dedi babam. “Seninle geri dönsem olmaz mı? Bence o adamın söylediği özellikler bende yok. Ben, yanlış bir seçimim.” Cevap, öfkeli bakışlar. Tapınağın önüne geldiğimizde dilim tutuldu. Ne kadar küçük olduğumu yüzüme vuran dev sütunlar, görkemli kabartmalar… “Buradan sonrası sizin için yasak, evinize dönebilirsiniz.” Dinlenmeden, vedalaşmadan gitti babam. Kaçmak istiyorum. İtirazlarımı isyanlarımla harmanlayıp yüzlerine doğru fışkırtmak istiyorum ama başım önde beni karşılayan kadını takip ediyorum. Zihnimle bedenimin uyumsuzluğu fiziksel olmayan sancılara neden oluyor, dudağımı ısırıyorum ki gözyaşlarım içeri dönsün.

Sadece beyaz giyinmiş parlak yüzlü kadınların olduğu bir salona geldik sonunda. Onlar yarım ay şeklinde karşımda, ben tam ortada. Yüzlerine bakmam yasak mı bilemedim. Hepsinin yöneticisi olduğunu “Demek sensin…” demesinden anladığım kadın birkaç adımda yanıma geldi. Çenemden tutup yüzüme bakmak istedi. “Baş rahip seni seçtiğine göre oldukça önemli yeteneklere sahipsin demektir. Masum bir bakire olman önemli ama daha da önemlisi bu durumunu sürdürebilmen. Bunu sakın unutma.” Yanındaki genç kızlara döndü “Hazırlayın, temizleyin. Dolunay üzerine vurduğunda Daire’de olun.” Hepsi başlarıyla anladıklarını belli etti. Bir kısmı önde, bir kısmı arkada beni ortalarında bırakacakları şekilde yürümeye başladılar. Büyük salonlar, dev kapılar geçerek beni yıkayacakları alana girdik. Ritüeller eşliğinde yıkadılar. Çeşitli bitkilerin özleri ile tenimi şenlendirdiler. Şefkatsiz ama canımı acıtmayan dokunuşlar eşliğinde yıkadılar, saçlarımı taradılar. Dört yandan tülü tuttular, başımın üzerine koydular. Onun üstüne de defne yapraklarından hazırlanmış taç. “Yüzünü bu tapınak içerisindekiler haricinde kimse görmemeli.” dedi bir tanesi elimi tutup yürütmeye başladığında.

Daireye geldiğimizde ortada duran özel bir taşın üzerine oturtuldum. Etrafımda dört tane ne uzun ne kısa olan sütunlar. Üzerleri çanak şeklinde. Elimi tutan her bir kase içine çeşitli yapraklar yerleştirdi. Tam olarak anlayamadığım ayin başlangıç sözcüklerini mırıldanırken sırasıyla yaktı yaprakları. “Duy, gör. İmgeleri unutma. Bitince Baş Rahibe haricinde kimse ile konuşma.” dedi ve geriye doğru hareket ederek çıktı alandan yardımcı. Yapraklardan yükselen duman ve genzimi yakan kokuları. Ne görmem ya da ne söylemem gerektiğini düşünmeden edemiyorum. Çok korkuyorum. Gözlerim açık mı kapalı mı? Emin olamıyorum. Kalbim hızlanıyor. Belki de büyüyor. Atlar görüyorum. Buraya bu kadar at nasıl sığar. Ardından bir ordu. Bunca kalabalık bu kadarcık yere sığamaz. Bir adam herkesin karşısında, atının üstünde “Zaferimiz için kutlamalar başlasın artık.” diyor.

Gözlerimi açtığımda bir yataktaydım. Yaşananlar bir rüyadan ibaretti belki de… Baş ucumda duran rahibe “Sonunda uyanabildin. Hazırlan da baş rahibenin huzuruna götüreyim seni.” diyor. Huzura çıkıyorum. Gördüklerimi tek tek anlatıyorum, baş rahibe de soruları ile gördüklerimi detaylandırmaya çalışıyor. “Bunları Baş Rahip’e ileteceğim. Odana çekil ve dinlen. Yakın zamanda şenlikler başlayacak. Çok ziyaretçin olacak.” diyor. Kim beni neden ziyaret etsin ki? Burada kimseyi tanımıyorum demek istesem de sessizce söyleneni yapıyorum. Günlerce, haftalarca dinleniyorum. Bir sonuç bekliyorlar belli ama kimse bir şey anlatmıyor. Tahminlerim, meraklarım kafamın içinde hapis. Haftalar sonra öğreniyorum. Gördüklerim ordunun yani bulunduğum yerin ordusunun zaferiymiş. Bana söylemeden savaşta ne olacağını görebilecek miyim diye sınanmışım o gece. Baş Rahibe huzuruna davet ediliyorum gelen haberin ardından. Sonuçtan memnun olduğu dudaklarının kenarına yerleşen gülümsemesinde gizlenmeye ihtiyaç duymadan saçılıyor. “Ordunun dönüşü ile şenlikler de başlayacak. Yılda bir kere herkesin danışmasına izin verilir. Rahibelerden biri aracı olacak. Kimse ile doğrudan görüşmeyeceksin, kimse seni görmeyecek. Şimdiden adın duyulmaya başladı. Komşu şehirlerden de gelenler olacaktır.” “Peki.” diyerek huzurdan ayrılıyorum.

Şenlikler başlıyor. Kimseye gösterilmeden alanıma götürülüyorum. Bir önceki rutinler tekrarlanıyor. Çeşitli yaprakların kokusu bir kez daha genzimi yakıyor. Hastalıklar, evlilikler, ticaret anlaşmaları gibi çeşitli konulara dair merakları gideren cevaplarımı yardımcılara bildiriyorum. Demek ki benden beklenen bu diye düşünüyorum bir yandan da. Peki ya yanılırsam? O zaman ne yaparlar bana…

Şenlikler günlerce devam etti. Umut arayışında çok sayıda kişi geldi, gitti. Şenliklerin son gününe gelmiştik nihayet. Onlar için hastaların şifası, dertlerin devası olmuştum. Söylediklerim gerçekleşir mi bilmiyordum. Umut peşinde koşan insanlara beklediklerini vermiştim, görevimi yerine getirdiğimi keşke babam da görseydi diye düşünmeden edemiyorum. “Yaşlı bir kadın geldi. Kehanetlerinizi bekliyormuş. Derdini sordum ama söylemedi. Sen ne görürsen oymuş.” dedi yardımcı rahibe. Ritüellere başladım bir kez daha. Genzim yandı, kalbim büyüdü. İlk defa kendimi görüyordum. Durdurmak istedim, devamını görmek istemedim ama imkansız. Yaşlı bir kadın karşımda. Ellerini bana doğru uzatıyor. Tiksiniyorum kadına bakarken. Yaşlılığı rahatsız edici bir çirkinliğe sahip. Hiç tanımadığım biri, ilk defa kendimle karşı karşıya olduğum görüntüler. Anlamak istiyorum, uyanmak istiyorum. Engel olamıyorum, yaşlı kadını öldürüyor karşımdaki ben. “Beni buradan çıkarın.” diye bağırabiliyorum sonunda. Odama götürüyorlar, titriyorum. Uyumak istiyorum. Uyursam kabusum biter sanıyorum.

Çağrı Kumsar Batal

İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden mezunum. 33 yaşındayım, bir çocuk annesiyim. Okumak ve yazmak uzun yıllardır en sevdiğim iki aktivite. Yazdıklarımı daha iyi hale getirmek ve yeni teknikleri öğrenmek için Zeynep Kahraman Füzün Yazarlık Atölyesi’nde eğitim aldım. İzmir Zorba Kitabevi’nde Özgür Çırak önderliğinde Öykü Buluşmalarına katıldım.