Öykü

Yalnızlık

“Beyaz Mantolu Adam” anısına…

İstanbul’un kışı ayazdır, çarpar insanın suratına tokat misali. Dışarıda kalanın, sığınacak yeri yoksa daha da zordur yaşaması. Şehir, düşkünü umursamaz. Kendi yalnızlığında boğulmasını seyreder ve onlardan olmadığı için gizlice şükreden insanlara sunar tüm güzelliğini…

Çocuk, başını tekrar yorganın altına soktu. Titremesini engelleyemiyordu. Buza serilmiş gibi soğuk, kaskatı çarşafın içinde ayaklarını tepiştirip sağa sola dönerek, vücudunun değebileceği yerleri ısıtmaya çalıştı. Başını yorgandan çıkardı. Alt kattaki mutfaktan gelen dolap tıkırtılarından başka ses yoktu. Demek babası henüz gelmemişti. Karnı açtı. Annesinin, yemek pişmeyen mutfakta neden dönüp durduğunu, boş dolaplarını neden açıp kapattığını anlayamıyordu bir türlü. Zaten hiçbir şeyi anlayamıyordu. Neden eskisi gibi mutlu olmadıklarını, evlerinin neden sıcak olmadığını, babasının gözlerinin neden hep kırmızı olduğunu, annesinin neden her gün bağırıp ağladığını, saçını başını yolduğunu, anlayamıyordu. Yanındaki küçük boş beşiğe baktı. Kardeşi yoktu hâlâ. Oysa geleceğini söylemişti babası. Bekliyordu kardeşini…

Kardeşi ne çok ağlamıştı o gece. Alttaki salondan müzik sesleri geliyor, babası piyano çalıyor, annesi şarkı söylüyor, bir sürü kadın erkek onlara eşlik ediyor, sonra hep birlikte kahkahalar atılıyordu. Annesinin yumuşacık sesi vardı. Her gece ona, masallar anlatırdı. Masallardaki kahraman, küçük kardeşine iyi bakan, koruyan ve onu çok seven ağabey olurdu. Masaldaki çocuk, kardeşini ya bir kuyudan çıkarır, ya bir balkondan düşmek üzereyken kollarından yakalar ya da denizde boğulurken kurtarırdı. Sonra annesi ona sımsıkı sarılır, saçlarından öper, “sen de onu hep böyle koruyacaksın değil mi güzel oğlum?” diye fısıldardı.

Kardeşi ağlıyordu. Beşiği salladı, susmadı. Annesini çağırmak istedi. Masallarda hiç anne baba yoktu ki. Hep ağabey yardım ederdi kardeşe. Beşikten bebeği aldı. Küçücük zayıf kollarıyla zor kaldırmıştı, neredeyse düşürecekti onu. Kendi yatağına götürüp sıkıca sarıldı. Bebek ağlıyordu. Masallar anlattı ona. Bebek ağlıyordu. “Sus artık” dedi kulağına, bebek ağlıyordu. Ağlamaktan moraran bebeğe baktı. Eliyle ağzını kapattı bir süre. Bebek sustu. Başarmıştı. Masaldaki gibi bir kahramandı o da. Annesi ne çok sevinecekti. Bebek, gözleri açık ona bakıyordu. Gözlerini kapatıp uyumasını fısıldadı. O da bebeğe sarılıp güzel bir uykuya daldı.

Annesinin çığlıklarıyla uyandığında bebek yoktu yanında. Evin içinde koşuşturmalar vardı. Sonra sokak kapısının neredeyse tahta köşkü sarsarcasına kapandığını duydu. Bağrışlar, ağlamalar, basamakların gıcırtıları bir anda yok olmuştu. Yatağından çıkmadan, evde bir başına ses bekledi. Uyudu uyandı, uyudu uyandı. Nihayet kapının açıldığını duydu. Babası odasına girdi. Yatakta oturan oğluna baktı. “Neden?” dedi sadece. Anlamadı çocuk. “Susturdum onu, kahramanım değil mi?” dediğinde, babası ağlamaya başladı. İlk kez görüyordu babasının ağladığını. O da başladı ağlamaya. Annesi odaya hiç gelmedi bir daha. Masal anlatmadı ona. Bakmadı yüzüne. Sevmedi, okşamadı onu. Evde günden güne azalan eşyalar gibi babasının eve gelişleri azaldı, annesinin gülüşleri azaldı, evin sıcaklığı azaldı.

Yatağın içinde tespih böceği gibi kıvrılmıştı. Masal anlatıyordu kendi kendine. Isınamadı bir türlü. Aşağıya inip annesine sarılmak istedi. Vazgeçti. En son böyle yaptığında itmişti annesi onu. Keşke daha büyük olsaydı. Keşke okula gidecek yaşa gelseydi, her şeyi öğrenir, kardeşini elinden tutup eve getirirdi. “Hastanede,” demişti babası. Orası daha sıcaktı belki de. Üşümesin diye götürmüşlerdi onu oraya. Sokak kapısının açıldığı duydu. Sonra babasının ayak seslerini, sonra annesinin giderek yükselen ağlamasını… Yine, yine, yine… Artık duymak istemiyordu. Eliyle kulaklarını kapattı, yorganın içine gömüldü. Yatağın içinde sallanarak masal anlatmaya devam etti. Sonra, geçen seferki gibi bir koku duydu. Altını ıslatmıştı. Ağlamaya başladı. Tam o anda odasının kapısı açıldı. Annesinin iç çekişleriydi duyduğu. Hemen ağlamasını kesti, sessizce bekledi. Gücü yetse nefes bile almayacaktı. Bekledi. Adımları dinledi. Adımlar, boş beşiğin yanında durdu. İnce ağlamalar… Sessizlik… İç çekişler… Sessizlik… Merakla yorganın bir kenarını kaldırdı, annesi, kardeşinin boş beşiğinin yanında durmuş, beşiği öpüp okşuyordu. Başında ‘haberci şapka’sı vardı. Haberci şapkası… Demek yine gülecekti annesi, yine şarkılar söyleyecek, mutlulukla sarılacaktı ona. Hayal meyal hatırlıyordu şapkanın gelişini.  Bir akşam yemek yerlerken, “eve bir kardeş gelecek” demişti annesi yumuşacık bir sesle. Ertesi gün, kocaman bir hediye paketi getirmişti babası. İçinden “bu şapka, ‘adına haberci şapkası koydum’ hayatım, hep güzelliklerin habercisi olsun” dediği kır çiçekleriyle bezenmiş, beyaz tülden bir şapka çıkmıştı. Sarı, mor, yeşil çiçekler… Annesi günlerce evde şapkayla dolaşmış, şarkılar söylemişti.

Birden, onun yatağına doğru baktı annesi. Çocuk yorganın altına saklandı. Altına işediği için kızıyordu kendine. “Pis çocuklar gibi, ya sevmezse beni, çingenelere verirse” diye korktu. Annesi hiç kımıldamadan duruyordu orada. O da hiç kımıldamadan bekliyordu. Sonra annesi geldiği gibi hıçkırıklarla gitti. Tahta merdivenlerde kaybolan ayak sesleri, sokak kapısının kapanması… Koşarak çıktı yataktan. Yerde dağılmış kır çiçeklerini gördü. Sarı, mor, yeşil çiçekler saçılmıştı etrafa… Şapka öksüz kalmıştı. Elinde şapka, cama yapıştı. Hayalet gibi uçarcasına uzaklaşıyordu evden annesi. Bağırmak istedi, bağıramadı, sesi çıkmadı bir daha. Son görüşüydü onu. Kendi sesi de, onunla birlikte uçtu gitti. Başına şapkayı taktı ve bir daha çıkarmadı.

İstanbul’un yazı sersemletir insanı. Bir ağaç gölgesi bulamazsa insan, serinleyemez. Otobüsler, tramvaylar tıklım tıklım terli insan kokar. İstanbul insanı sevmez yıkanmayı. Hele erkekleri… Ağızları kokar, vücutları kokar, ayakları kokar.

Eminönü, Sirkeci hattında yaşar daha çok göçle gelenler. Küçük bir tezgâhta tarak satan, sigara satan, dolaşarak kemer satan şanslıdır, ayakkabı boyayan da. Köşe başlarını tutmuştur hamallar. Sırtına küfesini atan öyle kolaylıkla aralarına karışamaz.

Her köşenin, her sokağın, her köprünün, sahibi vardır İstanbul’da. Bir dala tutunmak kolay değildir; bir zanaatın, bir mesleğin, bir tanıdığın yoksa bu şehirde.

İstanbul yutar insanı, çiğnemeden tükürür, bir canavar gibi.

Annesi gittikten sonra babası duramamıştı İstanbul’da. Yıllarca, şehirden şehire, köyden köye, rüzgârsız havada uçmaya çalışan uçurtma gibi, sürüklenip durmuştu. O da uçurtmanın kuyruğu… Satılan köşkün parası çabucak bitmişti babasının dediğine göre. Parayı babasının içkisi içmişti. Bir tek daktilo vardı onlarla her yere gelen, eskilerden. Küçükken babasının çalışma odasından daktilo sesi geldiğinde, annesi odaya girmesine izin vermezdi. Çalışıyordu babası. Beklerdi kapıda. İçeride sessizlik olursa kapıyı aralar, kafasını uzatırdı. Babasıyla göz göze gelince gider, masanın altına girer, kedi gibi babasının bacaklarına sokulurdu. O daktilo, kocaman siyah yıpranmış çantasıyla ekmek kapıları olmuştu artık. Avukatlığını çoktan unutmuş baba, titreyen elleriyle daktilosuyla dilekçe yazardı arada bir. Oğlunu neredeyse görmez, ilgilenmezdi. Sonra yine alkol, yine ağlamalar. Yine soğuk, yalnız geceler… Babası öldüğü gün, satmıştı daktiloyu.  Ona bir mezar yaptırmıştı parasıyla.

Bu konuşmayan, gözlerini bir yere dikip öylece duran, rengi beyazdan griye dönmüş kadın şapkasını başından çıkarmayan genci sevmedi hiçbir kasaba, köy, ne de bir şehir. Süpürüle süpürüle geldi İstanbul’a. Yapacak bir işi, elinden tutacak kimsesi yoktu. Günlerce dolandı sokak sokak… Geçip giden insanlar onu garipsiyor, sonra da başlarını çevirip yollarına devam ediyorlardı.

Sıcak bir yaz günüydü, duvar dibine bırakılmış ekmek parçasının üzerindeki tozu toprağı temizledi, yedi usulca. Parkta, bir banka oturup kuşları seyretti. Karşısındaki oturan adam, gözlerini dikmiş ona bakıyor, renkli boncuklarla örülmüş bir tespihi hızlı hızlı çeviriyordu. Huzursuzlandı. İnsanların kendisine bakmasını sevmezdi. Ayağa kalktı. Adam da kalktı. Yürümeye başladı, adam da arkasından. Adamın omuzuna vuran elini hissedince durdu. İnsanların kendine dokunmasını da sevmezdi. “Bak hemşerim” dedi adam. “Bu banka kafana göre gelip kurulamazsın. Bu park bizim.” Yüzünü dönmedi bile adama. Gidecekti. Adam durdurdu tekrar onu. “Hem sen kadın mısın ki bu şapkayı takıyorsun? Çıkar onu başından,” dedi şapkayı başından çekip yere fırlatırken…

Birkaç dakika öylece kaldı, sonra şapkayı yerden alıp silkeledi, tekrar başına taktı. Yoluna devam etti. Adam bu kez önüne dolanıp çakısını çıkardı. “Artistlik mi yapıyorsun lan? Dur bakalım.” Durmak istemiyordu, kavga etmekte. O sırada nereden çıktığını anlayamadığı biri daha katıldı adama. Derken başka biri, başka biri daha… Etrafındaki çember gittikçe daralmıştı. Birden çullandılar üzerine. Nedenini anlayamadı, yaşadığı birçok şey gibi… Bıraktı kendini, karşı koymadı yumruklara. Olduğu yere yığıldığında, son gördüğü adamın hırsla parçaladığı ‘haberci şapkasıydı.’

Yalnızlık” için 18 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Oğuz Atay göndermeli dramatik bir öyküydü. Kaleminin gücünü konuşturmuşsun gerek konu ve anlatımda gerek kurguda. Okurken geniş zamanın kullanıldığı kısımlar -hani öykünün başında ve devamında geçen- italik yazılsa daha mı iyi olurdu diye düşündüm. Seçkinin sayfasına aktarılırken büyük punto kullanıldığı için kitap sayfası izlenimi vermiyor; kitapta sorun olmayacak bazı yazım şekilleri bu sayfada bazen göze batabiliyor. Sözün özü italik kullanmak bazen kurtarıcı oluyor. Detay ama yine de yeri gelmişken belirtmek istedim.
    Öyküye dönersek, daha azını zaten beklemiyordum. Bir de öyküdeki olay çok üzücü; ilk okuduğumda sarsılmıştım yalan yok…
    Etkileyici öyküleri seviyorum, bunu da sevdim.
    Hep yaz.
    Kalemine kuvvet.

    1. Merhaba,
      Kış ve yaz bölümlerini çok düşündüm. Genelden birden özele inmeyi, geniş bakıştan odağa inmeyi seviyorum. İtalik yazmak bu düşüncemi yumuşatabilirdi, bunu yapmak istemedim pek. Yorumun için çok teşekkür ederim.

  2. Merhaba,
    Etkileyici bir öykü çıkmış ortaya. Kalemine sağlık, ne diyeyim. Okumaktan keyif aldım almasına ama bende bir huzursuzluk yaratmayı da başardı öykün. Sanırım etkileyici tarafı da bu olsa gerek. İçim burkuldu yer yer. Nurdan Atay okumak güzel. 🙂

    1. Merhaba;
      Teşekkür ederim yorumunuza. Konu gerçekten de huzursuzluk verici ama yaşanabilecek dramlardan… Tekrar teşekkürler güzel sözleriniz için.

  3. Merhaba Nurdan Hanım,

    Şöyle bi’ göz gezdirecektim sadece fakat giriş cümlesinden tutuldum öyküye, kısa bir sürede sonu geldi zaten. Cümlelerin uzunlukları ve ahenkli bir şekilde dizilmeleri dikkatimi çekti ilk olarak, biçimsel bağlamda. Hâlihazırda akıcı bir dile sahipsiniz, daha bi’ etkisini göstermiş. İçerik de tatmin ediciydi, sevdim öykünüzü.

    Sadece bir yerde “de” ayrı yazılmamış ama o kadar da olsun, gözden kaçabiliyor zaman zaman.

    “Yatağın içinde tespih böceği gibi kıvrılmıştı.”

    “rüzgârsız havada uçmaya çalışan uçurtma gibi”

    Şu ikisine de bayıldım resmen. Hem işleyiş, hem de biçim olarak çok güzeldi öykünüz.

    Elinize sağlık.

    1. Merhaba;
      Öykünün sizi sarmasına sevindim. Şöyle bir yazı okumuştum kimindi anımsayamıyorum ama; öyküde ilk kırk sözcükte okuru yazının içine alabilir misin? Bu öykü yazarken epeyce düşündüğüm ve çalıştığım bir konu. Genellikle de bunu yapmaya çalışıyorum. Öykünün okuma başlandığında bitinceye kadar bırakılmaması, roman gibi kesik kesik, ara vererek okunmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Onun için akıcılık önemli diye düşünüyorum. Artık ne derece yapabiliyorsam, uğraşım bunun üzerine:)

  4. Öykünün atmosferinde kayboluyor insan. Söyleyecek çok bir şey yok, bayıldım. Teşekkür ediyorum bu güzel öykü için. Seçkideki en sevdiğim öykünüz ‘Bir Kahve İçimi,’ idi. Ara ara açar okurum, kendime dersler alırım. Bu öykünüzü de yanı başına ekledim, helal edin. Gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla.

  5. Merhaba,
    Öyle bir yorum yazmışsınız ki altında ezilmemek mümkün değil. Öyküyü sevmenize sevindim. Bu arada tabii ki helal olsun:)

  6. Merhabalar,
    Dopdolu yazmışsınız, cümle cümle okudum. Karakterin gözünden sunduğunuz alternatif bakış açısı oldukça etkiliydi. Bölümlerin açılışında kullandığınız paragraflar da bir o kadar övgüyü hakkediyor.

    Kaleminize sağlık.

  7. Bir yandan Atay’dan Atılgan’a, Beyaz Mantolu Adam’dan Aylak Adam’a geçmiş okumalara götürdü beni, diğer yandan kaleminize has özgünlüğüyle yepyeni bir kapı açtı öykünüz. Ellerinize sağlık, sevgiler…

  8. Ustaların önünde saygıyla eğiliyorum ben de. Ayrıca güzel yorumunuza çok teşekkür ediyorum.

  9. Nurdan hanım merhaba, öykünüzü ilk yayınlandığı gün okumuştum. Bugün tekrar aynı keyifle -daha doğrusu hüzünle- okudum. Ellerinize sağlık, şu ana kadar en beğendiğim öykülerden biri.

  10. Çok samimi, hüzünlü ve bir o kadar dadüşündürücü bir öykü ortaya koymuşsunuz. Yazım şeklinize hayran kaldım. O kadar akıcı ve canlıydı ki… Tadı damağımda kaldı derler ya… Öyle işte. Şapka temasına oldukça yakışmış eseriniz.
    Birkaç yerde tırnak işaretinden sonra küçük harfle başlayan yerler gördüm; gayet olabilecek hatalardandır, gözden kaçmış olabilir. Onun haricinde gayet güzel bir öyküydü.
    Kaleminize sağlık. :=)

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *