Öykü

Barca Dağı

Ve onun sesi kulaklarımda yankılanırken, ruhumun vücudumu terk edebileceğini düşündüm. Son bir düşünceydi kulaklarımdan boynuma akan. Son bir nefesti genzimi yakan ve son bir tebessümdü gördüğüm onun dudaklarında.

“Beklendiğim yere mutlaka teşrif ederim,” dedi ilahi sesiyle “Vampir Lurkant emrinizde efendim.”

* * *

Nerede yaşıyorsun bilmiyorum, ciğerlerine çekmen gereken bir nefesinin olduğundan bile emin değilim. Uzaklardasın. Dokunmanın mümkün olmayacağı kadar uzaklarda bir yerlerde. Belki de o güneşi kıskandıran saçların omuzlarından dökülmüştür ve okyanusu içinde barındıran sevgi dolu gözlerinle kocanın, eşinin gözlerine bakıyorsundur aşkla. Aklına gelip gelmediğimi sorgulayacak değilim, bunun olmayacağını bilecek kadar aklı başındayım. Sabahlara kadar ağlarken yanı başımda, adını fısıldadığın adamın yanındasın şimdi. Babamın. Ve ben deliliğin dağlarında, senin yokluğunda uzun bir yolculuğa çıktım. Karanlık şatomun duvarları ölümümün yaklaştığını fısıldarken kulağıma, ona karşı gelebileceğime inanıyorum beyhude bir çabayla. Ölümsüzlüğe inanıyorum. Ölümsüzlüğe. Fakat bana bunu kim verebilir? Seni ellerimden çekip alan ölümden nasıl kaçabilirim?

Hizmetkârlarımdan ölümsüzlüğü istediğimde, sözlerimi tekrarlamamı istediler. Ölümsüzlük, onlar için hayal bile edilemeyecek kadar yüksek bir dağ.

Askerlerimden ölümsüzlüğü dilediğimde, bana fethedilecek bir kale göstermemi ve saatler içinde tüm şehri paramparça edeceklerini söylediler. Ölümsüzlüğün, yeni topraklar ve yeni zaferler olduğuna inanıyorlardı.

Din adamlarında ölümsüzlüğü sorduğumda, tanrıyla buluşmaktan daha yüce bir şeyin dünyada var olamayacağını fısıldadılar korkuyla. Ölümsüzlük, onları korkutuyordu çünkü nefes alınan her saniye, yeni günahlara batabileceğin yeni bir çukurdan ibaretti onlar için.

Gidecek kimsem kalmadığında kendimi şatoma kapattım ve düşündüm. Düşüncelerim çığlık çığlığayken, ölümün nefesi ensemi yakıyor ve beni korku içinde bırakıyordu. Ölmek istemiyordum, annemin aşkla anlattığı cenneti de görmek istemiyordum. Tek istediğim yaşamaktı. Sonsuza dek. Batacağım günahlar umurumda değildi, yakacağım canlar.

Ve bir gece gelmesini özellikle emrettiğim askere onu bulmasını söyledim, Lurkant’ı. Bir hayalden bir efsaneden mi ibaretti yoksa gerçek miydi varlığı? Sonsuza dek yaşadığı doğru muydu yoksa insanlar korktuğu için Barca Dağlarına bir kılıf mı uydurmuştu?

Ve o kutlu asker, Barca dağlarına gitmek için yola çıkarken bana bir deliymişim gibi baktı. Sanki ben olduğum şeyi bilmiyormuşum gibi.

Carlos, Barca dağlarına doğru yola çıkmadan önce ailesine veda etti. Kundakta sarılı çocuğunun birkaç tutam saçını öptü ve kokusun son kez içine çekerek gülümsedi. Eşi, ona gitmemesini söylerken başını hızla iki yana salladı. Theokalees adlı deli kralın emrini yerine getirmezse ailesinden olurdu, oysa böyle davranarak yalnızca kendi hayatını tehlikeye atmış olacaktı. Karısına bu düşüncelerini söylemedi fakat eşi onu anlayarak acı acı ağladı. Bu, onu son görüşüydü ve bundan sonrası karanlık bir çıkmazdan ibarettti. Çocukları nasıl büyüyecek, kendisi ne yapacak ve eşi olmadan nasıl evine ekmek getirecekti? Asker, eşinin daha fazla düşünmesine olanak tanımayarak onu da öptü ve arkasına bir kez daha bakmaktan korkarak, kaçarcasına uzaklaştı evinden.

Barca Dağlarının kötü namı herkesin dilindeydi ve ormancılar bile oraya gitmekten çekinirdi. Söylendiğinde göre o dağlarda kötü bir ruh yaşıyordu ve ormanına tek bir adım atıldığında ruhun karanlık yanı insanı sarararak boğuyordu. Bunların hepsinin içi boş efsaneler olmasını dilerdi evet, ama olmadığını biliyordu. Tanrıya inanan her insan gibi o da biliyordu dünyanın bilimden ibaret olmadığını ve bilimin bile açıklamasının mümkün olmayacağı yaratıkları. Bu dünya yalnızca insanlara ve hayvanlara ait değildi, kendileri gibi binlerce yaratılmış daha vardı ve tek fark şuydu kendilerinden, onlar çıplak gözle görülemeyecek kadar kutsallardı. Ve eğer kendilerini göstermek isterlerse, bunun sonu hiçbir zaman iyi bitmezdi.

Barca’dan oldukça uzak yerlerde kurulmuş yerleşim köyleri de bunun bir diğer kanıtıydı. Barca Dağlarının arasında hayalinin bile kurulamayacağı güzellikte bir şelale akıyordu, köylerin hiçbirinde bulunmayacak güzel meyve ve sebzeler yetişiyor, kışın gelmesiyle birlikte tüm bu dağ, derin bir uykuya gömülüyordu.

Ve asker, korkusunu içine gömerek, yeni doğan kızını düşünerek ve gülümseyerek yoluna devam etti. Atın üzerinde ne kadar zaman geçirdiğini bilmiyordu. Gün içinde yalnız birkaç saat uyuyabiliyor, geceleri kendisini yakalamasından korktuğu yaratığın varlığı yüzünden pür dikkat ayakta bekliyordu.

Nihayet Barca Dağlarına ulaştığında, derin bir nefes aldı. 1 haftadır mı yoldaydı yoksa daha fazla mı zaman geçmişti? Kızının başında birkaç tel saç daha çıkmış mıydı? Eşi hâlâ ağlıyor muydu yoksa geri dönmeyeceğini bildiği eşine veda mı etmişti tamamen? Kızı, babasının adını bilecek miydi ve kahramanlığını? Asker, yere tükürerek “Kahramanlık!” dedi nefretle “Deli bir Kralın deli emelleri için ailemi arkamda bıraktım- bana böcekler bile kahraman demez!”

Ve ona kahraman dediklerini anımsadı arkadaşlarının. İlk kez orduya girdiğinde, karşısına çıkan 3 kişiyi zorlanmadan devirmişti. Üstelik o an üzerinde zırhı bile yoktu. O gün yaptığı bu delilik olmasaydı, şimdi başka bir deli, görevi için kendini seçer miydi kurban olarak? Kahraman adlı namın da bir bela gibi insanın iliklerine yapıştığını fısıldadı kendi kendine. Sıradan bir asker olsaydı, şimdi ailesiyle birlikte uyuyor olacaktı evinin sıcağında…

Nefreti yüreğinde kabarırken atının eğerini yakınındaki ağaca bağladı ve geceyi yarararak ormana ilk adımını attı. Yürürken içine doğan acıyı hissedebiliyordu damarlarında. Bunun sebebi korkusu muydu yoksa gerçekten de burada yaşayan kötü bir ruh mu vardı? Başını iki yana sallayarak yoluna devam etti ve kızının tatlı gülüşünü kulaklarından bir an olsun silmeksizin yürümeye devam etti. Yürüdü, yürüdü ve saatlerce yürüdü. Ayak parmakları hissizleşinceye dek yürümeye devam etti fakat sırtındaki zırh ve silahı kendini yavaşlatıyordu. “Zaten öleceğim” düşünceleri eşliğinde zırhını ve silahını bir köşeye fırlattı ve yalın ayakla devam etti yoluna.

Güneş sık ormanın yaprakları arasında parıldarken, olduğu yere çöktü ve başını dizlerine yaslayarak “Lanet herif!” diye bağırdı “Uğruna beni ölüme gönderdiğin ölümsüzlük, sana beladan başka bir şey getirmesin ve şatonun pencerelerinden içeriye bir kez daha güneş doğmasın! Acı, kem ve dert bir an olsun yakandan düşmesin, babanın düştüğü çukur seni de içine çeksin, öldürdüğün ailen her gece rüyalarına girsin! Tanrı seni hiç affetmesin ve kızımın, eşimin gözyaşları, yalnızlıkları senin içinde her gün doğumunda yeniden filizlensin!”

Güneşin erişemediği karanlığın arasından bir çift kırmızı göz kendisine göz kırptığında olduğu yerden kalkmadı ya da kaçmaya çabalamadı. Zaten öleceğini biliyordu ve kendisini daha fazla düşürmeye ihtiyaç duymaksızın acıyan gözlerle baktı düşmanına.

“Barca Dağlarında kime beddua ediyorsun ölümlü?” diye fısıldadı adam, sesi sanki Tanrının sesiydi ve Carlos ayağa kalkarak ona saygısını sundu. Başını kaldırdığında derin bir nefes aldı ve bu yaratığın, bir yaratıktan ziyade Tanrının eline benzediğini düşündü. Sanki karşısında duran bu mermer tenli adam, yaratılmışların en yücesiydi ve yalnızca kendi gözlerine bakarak bile onu şereflendiriyordu.

“Kralım- Kralım, efendim, sarayında sizi bekliyor. Onun adı, Theokalees!”

“Ne cüretle?” dedi adam gülümseyerek “Bir böceğin beni ayağına çağırdığını mı söylemeye çalışıyorsun?”

“Bu mektup-” dedi elleri titrerken asker, cebinden çıkardığı mektubu yerlere kadar eğilerek karşısındaki ölümsüze uzattı ve onun yüce varlığına hayranlık duymaktan kendini alamadı “Bu mektubu Kral Theokalees size gönderdi efendim.”

İnce ve saydam gibi görünen parmakları arasında mektubu araladı ve kısık bir sesle Kralın yalakalık dolu sözlerini okudu Ölümsüz Lurkant “Barca Dağlarının kudretli sahibi, ölümsüzlüğün tek taşıyıcısı ve rüyalarımda sesini duyduğum yüce efendim. Ben Kızıl Dağların sahibi ve bu dağların Kralı Theokalees’im. Yaşamım boyunca ölümsüzlüğü aradım ve biri bana sizin adınızı fısıldadığında, ölümsüzlüğün parmaklarımın ucunda olduğunu anlayarak size ulaştım. Eğer şimdi bu mektup o ölümsüz parmaklarınızın arasında can buluyorsa, davetimi kabul edin efendim. Davetimi kabul edin ve beni de kendiniz gibi kutsal bir varlığa evirin, bedenim sizin hükmünüz altında ölümsüzlüğe sahip olsun ve Krallığım sizin eviniz olsun. Halkım sizin köleniz ve ben de sizin en büyük hizmetkarınız olayım! Sizi bekliyorum, kan dolu kadehlerimin süslediği masamda sizi bekliyorum!”

Carlos daha fazla dayanamayarak “Tüm halkını sattı.” dedi nefretle “Tüm halkını ölümsüzlük uğruna sattı.”

Barca Dağlarının sahibi ölümsüz hafifçe kahkaha attı ve başını onayla sallayarak “Monarşi’yi her zaman saçma bulmuşumdur.” dedi “Yalnızca bu mektuba bakarak bile Theokalees’in tahtı hak etmediğini anlayabilirsin.”

Asker başını hafifçe salladı ve birkaç adım geriye çekilerek “Beni öldürecek misiniz?” dedi, konudan büsbütün uzaklaşarak.

“Birileri ölecek, fakat kendi isteğiyle buraya gelmeyen bir ölümlünün hayatını alacak kadar alçalmadım.”

Asker derin bir nefes alırken onun kızıl gözlerine daha büyük bir saygıyla baktı “Eşim ve kızım o Krallıkta yaşıyor, eğer Theo-”

“Ülkene döndüğümüz zaman eşin ve sevgili kızınla birlikte vatanını terk edebilirsin.”

“Ama..”

“Fakat kalmak istersen, benim sevgili hizmetkarım olursun.”

Carlos, ölümsüz Lurkant’la birlikte gece tüm yolu saniyeler içinde aştıklarında düşünmüştü ölümlülerin bu korkulan ölümsüzden daha korkunç olduğunu. Kral, korkusu yüzünden halkını bir katile satmıştı, fakat bu katil, düşünüldüğü ya da korkulduğu gibi bir canavar değil, büsbütün akıllı bir adamdı. Birileri ölecekti evet derken bahsettiği kişiler kimdi acaba? Kendi ailesine dokunmayacaksa, bunu düşünmenin önemsiz olduğunu hissetti fakat sonra düşüncesinden utanarak başını eğdi.

Ölümsüz Lurkant onun bu düşüncelerini okumuş gibi bakışlarını kendine çevirdi ve “Düşüncelerin için suçluluk duyma.” dedi geceye karışan sesiyle “İnsanlar çoğu zaman daha kötü şeyler düşünür.”

“Sizin bir- bir tür canavar olduğunuzu sanıyordum.” diye fısıldadı asker korkuyla.

“İnsanlar anlam veremediği şeyleri damgalamaya bayılırlar. Fakat büsbütün haksız olduklarını söyleyemem, çok fazla insan öldürdüm evet, ama yalnızca bunu hak etmiş olanları. Demek istediğimi anlıyorsundur herhalde.”

“Kral Theokalees de ölmeyi hak ediyor efendim!”

“Hayır, Kral Theokalees çok kötü bir yaşamı hak ediyor. Kötü ve olabildiğince uzun.”

“Peki siz ne yapacaksınız?”

“Özlediğim ve beklendiğim hayatıma geri döneceğim.”

“Düşmanlarımız eğer sizin olduğunuz şeyi duyarsa…”

Vampir başını iki yana salladı “Tek bir fısıltım bile, onlarca düşmanı yeryüzünden sonsuza dek silmeye yetecek.”

Ve onun sesi kulaklarımda yankılanırken, ruhumun vücudumu terk edebileceğini düşündüm. Son bir düşünceydi kulaklarımdan boynuma akan. Son bir nefesti genzimi yakan ve son bir tebessümdü gördüğüm onun dudaklarında.

“Beklendiğim yere mutlaka teşrif ederim,” dedi ilahi sesiyle “Vampir Lurkant emrinizde benim sevgili efendim.”

Dirseklerimin üzerinde yükseldim ve ayı arkasında bırakan heybetli bedene bakarken titredim. Ayağa kalktığımda benden çok daha uzun olduğunu ve cansız bir eşyaymış gibi görünen adamın yüzünü çıkarmaya çalıştım beyhude bir çabayla. Bunu yapmak imkânsızdı çünkü tüm ışığı arkasında bırakmıştı, bunu yapmak imkânsızdı çünkü odamdaki tüm ışık yerini karanlığa bırakmıştı.

“Vampir Lurkant.” diye fısıldadım güçsüz bir sesle “Geldin!-”

“Evet efendim, uzun zamandır insanlar beni bir yerlere davet etmiyordu. Değişikliğin cildime iyi geleceğine eminim.”

“Seni ne için çağırdığımı biliyorsun.”

“Mektupta yazılanlardan mı bahsediyorsunuz efendim?”

Omuzlarımı kaldırarak “Evet.” dedim, bir Kral olduğum fikri yeniden zihnime üşüşmüştü ve karşımdaki bir ölümsüz de olsa ben ondan üstündüm. Bu Krallığın sahibiydim. Bendeki bu ani değişimi fark etmiş olacak ki gülümsediğini hissettim, omuzları sallanarak öne doğru eğildi.

“Sizi bir ölümsüz yapmamı istiyorsunuz.”

Yeniden “Evet.” dedim.

“Ve bunun karşılığında, tahtınızı bana vereceksiniz, doğru mu anlamışım efendim?”

Sözlerimi, onun sesinden duyduğumda ne kadar saçma olduklarını anlamam az bir zaman aldı. Krallığımı ona vermek, ölümsüzlük uğruna bunu yapmak- Başımı iki yana sallarken dudaklarım benden izinsizce söz aldı ve “Evet.” dedi. Ölümsüzlük uğruna bir Krallık nedir? Ölümsüz bir hayatım olduğunda, binlerce Krallık kurabilecek kadar uzun bir hayatım olacaktı. Milyonlarca hayatı ömrümde barındıracaktım.

“Bana yaklaşın efendim,” diye fısıldadı ilahi sesiyle… Eğer Tanrının bir sesi varsa, bu onun sesiydi ve titremekten alamamıştım kendimi. Adımlarım benden bağımsız olarak onun sesine itaat etti ve soğuk dudaklarını boynumda hissettiğimde başımı geriye attım. Dişleri birkaç saniye derimin üzerinde gezdi, nefesinin sesi kulaklarımda yankılanıyordu “Bunu istediğinize emin misiniz?” dedi dişlerinin soğukluğu cildimi yakarken.

“Bana, istediğimi ver! Ölümsüzlüğü.”

“Size hiçbir şeyin umduğunuz gibi olmayacağını temin ederim.” Vampir, sözlerini anlamama fırsat vermeden dişlerini derimden aşağı itti ve bedenimi ele geçiren acıyla birlikte dizlerimin üzerine düştüm. Ağırlığımdan etkilenmeyerek beni kollarının arasına aldı ve az önce kalktığım yatağın üzerine bıraktı. Yanıma oturduğunda parmakları alnıma dökülmüş saçlarımı buldu ve birkaç kez parmaklarına doladığı kıvırcık tutamlarla oynadı.

“Zehrim, vücudunuza yayılıyor ve yarın sabah uyandığınızda, uğruna hayatları tehlikeye attığınız insanlardan büsbütün farklı bir yaradılışa bürüneceksiniz yüce kralım. Yarın, sizin için yeni bir hayatın ilk günü olacak. Güneş ışıklarına veda etmelisiniz, neşeli seslere ve uzun uykulara. Hiçbir ölümsüzün hayatı, sizin gibi alçak yaradılışlı insanların sandığı kadar mutluluk ve zenginlikle dolu değildir, bizler karanlığın içinde her gece yok oluyoruz, güneşin ışıkları tenimizi ısıtmıyor ve hiç kimsenin bizi istemediği bir dünyaya itiliyoruz. Barca Dağlarının ardında yaşamamın tek sebebi, insanların beni oraya hapsetmiş olması. Fakat artık orada yaşamıyorum çünkü beni evinize davet ettin, beni kâbuslarımdan kurtardınız ve kendinizi yeni bir cehennemin kollarına attınız efendim. Barca Dağları artık sizin eviniz ve Kızıl Orman’ın yamacındaki bu şato da benim yeni yuvam. Bir açgözlü kaderinden kurtuldu ve diğer açgözlü ise onun kaderini satın aldı. Dünya böyledir sevgili kralım, birbirimizin derisini çalamasak da kaderlerini çalarız. Hatta bazen öyle aptalızdır ki, satın bile alırız. Siz, hayatınızı mahvedecek olana kollarınızı açarak bana yeni, tertemiz bir sayfa araladınız. İkimiz de güneşi göremeyeceğiz belki ama, ben artık özlediğim ve seslerine hasret kaldığım insan hayatının arasında yaşayacağım. Elbette canları yanacak insanlar olacak, sizin gibi açgözlü aptallar, ama ben bu şatoda yaşadığım müddetçe arkamda bıraktığım o caniye dönüşmeyeceğim.”

* * *

Barca Dağları eski yıllarda olduğu gibi sessizce büyüyüp serpilmiyordu güzellikle. Ormanın yeşil dalları ve güneşin parlak ışıkları Barca’nın üzerine doğmuyor, her gece derin ve boğazdan gelen çığlıklar gökte yankılanıyordu. Civardaki köyler daha da uzaklara taşınmışlardı bu sesler yüzünden. Ve o köyün çocukları, Marianne diye fısıldarlardı. Ormandan yükselen bu ses, hepsinin dudaklarında bir fısıltı halini almıştı. Marianne kendilerinden birkaç mil ötedeki şatonun leydisiydi ve Barca Dağlarında onun adının çığlıklarla yankılanmadığı bir gece yoktu. Leydi, Barca Dağlarında, kendi oğlunun çığlıkları arasında her gece ve her gün doğumunda yeniden hayat buluyordu.

Damla Çepel

Damla Çepel 20 yaşında ve Ankara'da yaşayan genç bir yazardır. Henüz basılı bir kitabı olmamasına karşın, çocukluğundan beri kalemi elinden düşürmeyen bu genç yazarın en büyük hayallerinden biri de bir gün tüm dünyasını diğer okurlarla paylaşmak, ilk adımı ise sosyal mecralarda hikayelerini ve kitaplarını paylaşmak.