Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Atılacak Fazlalıklar

“Hâlâ gelmedik mi?” diye sordu Kenp. Koltuğuyla her tarafa fırıldak gibi dönüyordu.

Araç hafif engebeli arazide en küçük bir sarsıntı olmadan ilerliyordu. Portal şehrinden bu yana yolu takip etmişler ama bir noktada yoldan çıkmaları gerekmişti. Artık önleri de arkaları da uçsuz bucaksız bir çayırlıktı, yüksek bir tepe hariç.

“Haritalarımıza göre daha iki saatlik yol var.” Miron ekranındaki haritaya tıkladı. Harita dokunduğu alana yaklaştı. İşaretlenmiş bölge daha belirgin oldu. “Ama rahatla. Aracı bırakacağımız yere geldik sayılır.”

Aracı İlrat kullanıyordu. Yanında da Astarn gittikleri yönü izliyor, İlrat’a talimatlar veriyordu. Aracın daha ortalarındaysa küçük bir yükselti şeklinde tasarlanmış gözetleme koltuğu vardı. Bu koltuğa oturan her zamanki gibi Vara’ydı. Aracın tavanında, tam Vara’nın koltuğunun bulunduğu bölgede kırılmaz camdan bir fanus gibi gözetleme haznesi vardı. Koltuk oturanın boyuna göre kafası o hazneye girecek kadar yükselip alçalıyordu. Aracın en arkasında metal bir duvar ve kapıyla depo ayrılmıştı. Depoda donanımları ve yaptıkları işlerden kalan atılacak fazlalıkları saklıyorlardı.

İlrat hızlıca küçük kamplarını kurup grubun donanımlarının bakımına koyuldu. Buna normalde hiçbir zaman gerek kalmıyordu ama İlrat bu işten hoşlanıyordu.

Astarn küçük kamplarının kurulu olduğu tepeden aşağı ormana bakıyordu. Bir anda dönüp, “İlrat!” diye seslendi. “Miron’la birlikte kuşları yollayın. Ormana girmeden önce bölgenin üç boyutlu güncelini istiyorum.” Geçici kulübeye girdi ve raporunu yazmaya koyuldu.

Kenp güvenlik için etrafa güç kalkanlarını ve büyüleri yerleştiriyordu.

Miron, “Üstte küçük bir bölgeyi açık bırak, kuşları ayarlayıp salıyoruz,” diye Kenp’i uyardı.

“Ben ne yapıyorum sanıyorsun?” Miron’un işini nasıl yapacağını söylemesi pek hoşuna gitmezdi.

“Bilmem. Genelde bu tarz aptallıklar senden çıkar,” diye sataşmıştı Miron.

Kenp bu saldırıya karşılık yerde bulduğu ornoyu Miron’a atmış Miron ise ornoyu büyüyle Kenp’in suratına geri yollamıştı. Kenp iyice sinirlenip yerde bulduğu bütün ornoları Miron’un üstüne atmaya başlamıştı.

Dışarıda bağırış çağırış olurken geçici kulübeden Astarn, “Susun artık! Bir şey yapmaya çalışıyoruz şurada!” diye gürleyerek çıktı. “Kenp, Güvenliği kurmaya geri dön! Sen de İlrat’ın yanına, hadi!”

Vara geçici kulübenin çatısından indi. Masanın başına geçip Astarn’ın yazmakta olduğu raporu kontrol etti. “Birkaç yazım hatan var. Üçüncü paragraf birinci satır ve yedinci paragraf dokuzuncu satırdakiler gibi.”

“Teşekkürler Vara. Yukarıdan bir şey görebildin mi?”

“Hayır sadece bir orman ama çok büyük bir büyü enerjisi barındırıyor. Druid ormanlarında bile bu kadar yoktur. Ayrıca üç saattir hiçbir canlı ormana girip çıkmadı. Çok sakin. Bazen hayvanlar ormana girecekmiş gibi gözüküp bir anda kaçmaya başlıyorlar. Hoşlanmadım bu işten… Bizi aşacak gibi duruyor.”

İçeri İlrat girdi. Bir köşeye çekilip donanımlarını elden geçirmeye devam etti. Ardından Miron ve Kenp de içeride onlara katıldı. “Güç kalkanlarıyla gerekli büyüleri etrafa yerleştirdim. Tuzaklar ve gizli taretler de aktive edildi… Tabi Miron onları yanlışlıkla bozmadıysa.” Kenp’in suratında atmış olduğu lafın gururundan dolayı pek de belli olmayan kazanç dolu ifade Miron’un cevabıyla darmadağın olmuştu. “Merak etme Kenp, eksik bıraktığın iki büyüyü ben tamamladım. Herhalde işi ustasına bırakmanın daha güvenli olduğunu düşündün. Sen de haklısın. Neyse kuşları saldık, bir iki saate üç boyutlu güncel için konumlarını alırlar.”

“O zaman Kaynak batar batmaz ormana giriyoruz. Gerekli bulduğunuz hazırlıkları yapın. Neyle karşılaşacağımız belli değil.” İlrat herkesin silahlarını ve zırhını dağıttı. Astarn ve Vara her zamanki gibi kılıç, ok ve yay ve kalkan kullanıyordu. Zırhlarında ve silahlarında çeşit çeşit runlar ve sözcükler işlenmişti. Sırayla hepsine büyü enerjisi aktarıp denemeler yaptılar. Kenp ve Miron’a da güç kalkanı kemerleri ve bilgisayar kaskları kullanıyordu. İkisine de birer plasma tüfeği, birer güç emici tabanca ve enerji blokları uzatmıştı. En sonunda da kendine her zaman giydiği metalik bir dış iskeleti çıkardı ve kollarına birer portatif güç kalkanı monte edip eski ve kocaman bir balyoz çıkardı.

Kaynak, Esas Gezegeni’nin diğer taraflarını aydınlatmaya giderken Astarn ve ekibi ormanın sınırına kadar gelmişlerdi. Ormana, Kaynak hâlâ o bölgeye enerjisini yayarken girmek istememişlerdi. Eğer ormanda gerçekten bir vampir vardıysa Kaynak’ın yayabileceği büyü enerjisinden yararlanmasını istememişlerdi. Astarn ve ekibinin vampirlerle pek deneyimi yoktu ama Ölüm’ün Çocukları’nın avcılar için olan el kitaplarını defalarca okumuşlardı.

Vampir(ler) bkz. Yasak(lar): Büyüsel bozukluklarını kan yoluyla bilinçli bir şekilde elde etmiş Yasak(lar). Başkalarının kanını içerek büyü enerjilerini, doğrudan büyü kaynaklarını kurutarak emerler. Aldıkları bu büyü enerjilerini kendi büyü kaynaklarına ekleyerek güçlenirler. Büyü kaynaklarına yapılan bu eklemeler için bkz. Büyü izleri. Büyü kaynağına yapılmış olan eklemelerin miktarına göre yardım çağırma donanımları her zaman hazırda bulundurulmalıdır. Vampir(ler)in ele geçirilmesi durumunda bkz. Yasak ruhu.

“Üç boyutlu günceli neden alamıyoruz acaba?” dedi Astarn kendi kendine ama herkesin duyabileceği şekilde. “Bütün alana bir çeşit gizlilik büyüsü yapılmış olmalı. Tek açıklaması bu. İlrat, küçüklerden birini şu ağaca yolla, bakalım ne olacak?” İlrat sırtındaki koca çantanın içine girecek kadar derin bir aramadan sonra küçük bir robot çıkardı. Robotu çalıştırdı ve ağaca doğru kumanda etti. Ağaca yaklaşırken hiçbir şey olmadı. Ağacın dibine kadar girdi ve hâlâ bir şey olmadı. “Ağaca dokundurt bakalım,” dedi Astarn. Yine hiçbir şey olmadı. “Bu sefer vursun,” dedi. Yine hiçbir şey olmadı.

Ne ağaca ne robota hiçbir şey olmuyordu. Robota bir şey olmaması iyiydi, sonuçta ormana girmek zorundalardı ama ağaca bir çentik bile atamamaları ağacın normal o bilindik mor ve siyah renkli kabuğunun altında pek de normal bir ağaç olmadığını gösteriyordu. Bu tarz bir ağaca böyle bir robotla deminki gibi vurulduğunda ağacın devrilmesi garanti olmalıydı.

“Bir de ben deneyebilir miyim?” dedi Kenp. Astarn’ın hafifçe onaylar şekilde kafasını sallamasını görür görmez tüm gücüyle ve bir miktar büyü gücüyle ağaca yumruk attı. Kenp bir iki metre geriye uçtu.

“Bu kadar aptalca bir şeyi senden bile beklemezdim, Kenp.” Kenp boş boş Miron’un suratına baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Anlıyordu da ama anlamak istemiyordu. Miron’un iğneleyici sözlerini olabildiğince anlamamaya çalışıyordu.

“Dedim sana Astarn, bu orman normal değil.” Vara ağacı yakından inceliyordu. “Kulübeden gözetlerken fark etmemiştim ama büyü ormana yayılmış durumda değil, her bir ağacın içinde ayrı ayrı ama bir bütün halindeler.”

İlrat sonunda sessizliğini bozdu, “Büyü engelleyiciyi çıkarayım mı?”.

“Hayır. Büyünün neden kaynaklandığını bilmiyoruz. Büyünün sahibini uyarabilir de uyarmayabilir de. Eğer ormana gireceksek bunu, büyüye hiçbir şekilde müdahale etmeden yapmalıyız.”

Vara sesinde merak kırıntıları taşıyarak, “Peki Astarn,” dedi. Sesi düşüncelerinin derinliklerinden zar zor duyulabiliyordu. “Bu ormanın kendisi vampir olabilir mi?”

“Nasıl yani?”

“Vampir olması için aslında kanını emmesi gerekmez. Sadece kanın ve içindeki büyü enerjisinin birinden başka birine aktarılması gerekir. Diyelim ki burada bir nedenden dolayı bol miktarda kan akıtıldı. Toprak bu kanı ve içindeki enerjiyi emdi ama o kadar büyük bir büyü enerjisini içinde barındıramadı ve bunları ağaç olarak ortaya çıkardı.”

Vara uzun yıllar boyunca hiç değişmeden gelen vampir tanımına birkaç dakika içinde yeni bir anlam katmıştı. Ekiptekiler bunu daha önce hiç böyle düşünmemişlerdi ve başkalarının da bunu düşündüklerini sanmıyorlardı. Düşünülmüş olsaydı çoktan el kitabında bir değişiklik olurdu ama öte yandan el kitabı Ölümler’in tanrısı ve Kadim Olan tarafından yazılmıştı. Onlar da bilmeyecekse kim bilecekti?

“Hazırlanın giriyoruz. Ormanın ortasına ilerleyeceğiz. Oradan kuşlara büyü aktarıp bölgeyi kapatırız. Sonra da büyü engelleyiciyi kurar ormandaki büyüyü defederiz. Eğer Vara’nın dedikleri doğruysa ormanın kendi bilinci olabilir, dikkatli olun.”

Orman pek sık ağaçlı değildi ama ağaçlar seyrek de değildi. Ormana ilk adımlarını attıkları anda sanki ağaçların gözü varmış da hepsi onlara dönmüş kötücül kötücül, lanetli bakışlar atıyor gibiydi. Ormanın içinde ilerledikçe hava ağırlaşmaya başladı. Aldıkları nefes ciğerlerini doldurmaya yetmiyordu. Nahoş bir çürüme kokusu etraflarını sarıyordu. Ormanda ilerledikçe ağaçların yerlerinin değiştiğini hissediyorlardı. Önlerinde aniden ağaçlar belirebiliyordu ama ağaçlar hiç yerlerinden kıpırdamamış gibiydi. Arkalarında bıraktıkları yol nereden geldiklerini unutmalarına neden oluyordu. Ormana gece girmelerine rağmen karanlık gittikçe artıyordu.

Bazen içgüdüsel olarak durdukları oluyordu. O anlarda hafif hışırtılar ve bir şeylerin hareket etme sesleri etraflarını sarıyordu. Etraflarına ne kadar bakınsalar da kimseyi göremiyor ya da hissedemiyorlardı. Ağaçların arada bir onlara yaklaşıp uzaklaştıklarını hissediyorlardı. Sanki gözlerini kısmış ve onların ne yapmaya çalıştığını izler gibiydiler. Bir ağaç neredeyse Kenp’in omuzuna dokunacak gibi eğilmiş duruyordu. Ağacın etrafını incelediler ama hiçbir hareket izine rastlamadılar. Ağaç yapısı gereği öyle duruyordu.

Uzun yürüyüşlerinin ardından Vara’nın gözüne bir şey çarptı. Her tarafı dikkatli bakışlarıyla süzerken bir şey görür gibi oldu. Kafasını aniden o yöne tekrar çevirince yeniden gördü. Başta bulanık şekiller olarak gözünde canlanan görüntüler dizlerinin üstüne çökmüş bir şeyin üstüne kapaklanan birilerine dönüştü. Etrafları kırmızıya bulanmış ve eğilip kalktıkça daha da kırmızıya boyanıyordu.

Hepsine çömelmelerini işaret etti. “Oradalar. Kesinlikle onları gördüm. Yeni kurbanlarının kanını içiyorlardı. Yanılmışım… Vampir, orman değilmiş.”

Vara’nın gösterdiği yönde ağır ağır ilerlediler. Fazla dikkat çekmemek için kalın gözüken ağaçlardan faydalanmaya çalıştılar. Aralarında birkaç metre kalana kadar ilerlediler. Kendilerini belli etmemek için fazla bir şey yapmaya gerek olmadığını da yaklaştıklarında anladılar. Kurbanlarının kanını içmeye kendilerini o kadar adamışlardı ki o anda ölseler de fark etmezlerdi.

Yere saçılmış kan ve koparılmış ya da parçalanmış uzuvlar ve et parçaları çok taze görünüyordu. Zavallı kurbanın ölümünün üstünden o kadar da zaman geçmiş olamazdı ama bu vampirlerin güçlerini şu anki doruk noktasında olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

Aniden vampirlerin üstüne atladılar. İlk darbeyi İlrat koca balyozunu savurarak yaptı ve balyoz vampirin içinden geçip gitti. Hiçbir şey olmadı. Darbe alması gereken vampir ne öldü ne de diğer vampirler gibi onların geldiğini fark etti. Pis işlerine hiç ara vermediler.

Kenp ve Miron olanları ilk fark edenler olarak İlrat’ın yanına koştular. Bu sırada Astarn ve Vara, diğer vampirlere hamlelerini yaptılar ama sonuç aynıydı.

“Şu balyozdan kurtulabilen bir vampir olmuş muydu daha önce?” diye sordu Kenp. Elindeki plazma tüfeğiyle vampiri işaret ediyordu.

“Hayır…”

Vara etrafa kısaca bir göz atıp, “Etrafta bizden başka biri yok gibi,” dedi.

Miron eline eski bir harita alıp biraz büyü aktardı. “Şuralar,” diyerek haritada bir alan çizdi, “ormanın tahmini sınırları… En azından o tepeden göründüğü kadarı. Şuradaki işaret biz olduğumuza göre ormanın o kadar da içlerine girebilmiş değiliz daha.”

Astarn söylenenleri dikkatlice dinledi sonra kılıcına işlenmiş olan bir iki runu ve sözcüğü büyüyle etkinleştirdi. Kılıcı hafifçe vampirlerin ve kurbandan geri kalanın içinden geçirdi. Vampirler ve kurban ortadan yok oldu. Orada hiçbir zaman olmamışlardı. “Büyüymüş sadece. Bize zaman kaybettirmek ya da yolumuzu şaşırtmak içinmiş. Endişelenmene gerek kalmamış olabilir Vara, bu orman hâlâ vampir orman olabilir. Yine de çok ustaca yapılandırılmış bir illüzyondu. Bizi kandırabildi. Burada ne varsa ya bizden haberdar ya da tuzaklarını dikkatlice koymuş. Yeni formasyona geçiyoruz. İlrat güç kalkanlarını dış iskeletin sırt kısmına monte et ve en arkadan sen gel. En önde de ben ve Vara olacağız. Siz ikiniz de ortamızda kalacaksınız, ıskalama lüksünüz yok. Böyle illüzyonlar yaratabilen vampir çok tehlikeli olmalı.”

Temkinli adımlarla yeniden harekete geçtiler. Miron’unun haritasından kendilerini takip ediyorlardı. İllüzyonu bozduklarından beri ağaçlar onları daha bir rahatsız etmeye başlamıştı. Sanki yakınlardaki ağaçlar onları izliyormuş gibiydiler, gözlerini onlara dikmiş buradan gidin diyorlardı. Daha geride kalan ağaçlarsa onları görebilmek için yer değiştirip yaklaşıyor gibiydiler. Dallar daha alçaklarda görülmeye başladı. Orman sıklaşıyor ve kendini kapıyor gibi geldi onlara, geçmelerine izin vermek istemezcesine yolları daralıyordu.

Astarn yol boyunca olanları kafasında defalarca canlandırdı. Ağaçların yaptıkları, gördükleri illüzyon, üstlerindeki baskı ve havanın yetersizliği. Bir şeyler eksik geliyordu ona. Doğal olmayan bir şey vardı. Bu bir ekosistem değil dedi kendi kendine. Hiç hayvan yok, böcek yok, mantar yok, devrilmiş ağaçlar yok, yerde yosunlar ya da düşmüş kuru yapraklar yok ama ağaçlar capcanlı. Çok canlı, gereğinden fazla. Burada düzenli olarak birileri kayboluyormuş ama kaybolanların sayısı hiçbir şekilde tüm ormanı besleyecek kadar kan taşıyor olamazdı. Hem de düzenli bir şekilde bütün bu ağaçları besleyecek kadar. Hayır. Hem bir bitkinin taşıdığı büyü enerjisi ve hayvanınki arasında fark vardı. Bir bitki hiçbir şekilde büyü kaynağına sahip olamazdı, çünkü ruhları olmazdı. Druid ağaçları dışında bir ruha sahip olabilen ağaçlar ya hemen kesilir ve sakladığı büyü enerjisi için kullanılırdı ya da sıkı bir koruma altına alınıp özenle yetiştirilirdi.

Kısık bir sesle, kendi kendine konuşur gibi, “Bu orman sahte,” dedi. Grubun geri kalanı ne kadar duymadıysa da orman, dediklerini duymuş gibiydi. Büyük bir büyü enerji dalgası üstlerinden geçti. Onları kısa süreliğine yerlerine mıhladı. Büyünün etkisinden kurtulan grup ormanın derinliklerine, büyü enerji dalgasının kaynağına doğru hızlıca ilerlemeye başladı. Orman giderek seyreldi. Onlara alan açıyormuş gibiydi. Sonunda sadece iki ağacın bulunduğu küçük bir açıklığa çıktılar. Etrafları ormanın tekinsiz ağaçlarıyla doluydu.

“Tepede böyle bir yer gözükmüyordu,” dedi Vara.

“Hayır. Bunu, şuradaki vampirimiz yaptı.” Kenp önlerindeki ormandan çıkan birini işaret ediyordu.

Leş gibi biri ormandan çıkıyordu. Artık hiçbir şeye benzemiyordu ve her şeyden bir parçası varmış gibiydi. Görüntüsünü büyüyle düzeltmeye bile çalışmıyordu. Güç için kendine yaptıkları Yasaklık’ı hak ediyordu.

“Demek sonunda fark edildik. Ormanımıza hoş geldiniz, Ölüm’ün Çocukları. Buradan memnun kaldınız mı? Bizzat ben tasarladım.” Vampirin tehditkâr ses tonu hepsini diken üstünde tutmaya yetti.

O an karşılarındaki düşmanın boylarını aşacağının bilincine vardılar. Onu durdurmaya çalışabilirlerdi ama bu onlar için kazanabilecekleri bir savaş değildi. Kesinlikle bir Ölüm’ü çağırmaları gerekiyordu.

“Her şey hazır mı?” Astarn sadece diğerlerinin duyabileceği bir sesle konuştu. Soru direkt İlrat’a yöneltilmişti.

“Evet,” diye cevaplamakla yetindi.

“Şimdi!”

İlrat metalik dış iskeletteki bir düğmeye bastı. Üstündeki portatif güç kalkanları yere fırladı ve birleşik tek bir güç kalkanı kubbesi oluşturdu.

“Bizden böyle kurtulabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz,” dedi vampir. Ormandan başkaları çıkmaya başladı. Onlarca vampir. İlk karşılaştıkları vampir kadar güçlü olmasalar da bu kadar çok vampirle aynı anda çarpışacak güçleri yoktu. İçlerinden altı tanesi geri de liderleri gibi gözüken vampirin yanında bekleyip olanları izliyordu.

Ormanın içinden delicesine koşarak saldırıya geçen vampirler güç kalkanına çarptılar. İlk çarpan dalga güç kalkanını dövmeye başladı. Yumruklarıyla güç kalkanını aşmaya çalışıyorlardı. Yumruklar güç kalkanını etkilemiyordu. En küçük bir enerji kaybı bile olmuyordu.

Her yumrukla Ölüm’ün Çocukları daha geriliyorlardı. Silahlarının arkasına sığınmış güç kalkanının bozulma anını büyük bir tedirginlik ve korkuyla bekliyorlardı. Yapacakları tek bir yanlış hamlede ölmelerinden çok kanlarının onlara güç katma olasılığından korkuyorlardı. İlrat bu durumdan pek etkilenmiş gibi değildi. O sakin bir tavırla yapılacak saldırıyı bekliyordu.

Astarn, “Kenp…” dedi. Kısa bir süre için etrafı, onları çevreleyen vampirleri ve daha uzaktaki vampirleri süzdü. “Çağır.”

Kenp uzun süredir elinde tuttuğu runlar ve sözcükler oyulmuş tahta parçasına büyü enerjisi yükledi.

“Durdurun onları! Hepsini yok edin.” Vampirlerin liderinin sesi bir patlama etkisi gibi etrafa yayıldı. Kenp’in ne yaptığını anlamamıştı ama elindeki tahta parçasına aktardığı büyü enerjisi gözünü korkutmuştu.

Daha fazla büyü yükledi.

Etraflarını sarmış olan vampirlerin içine yeni bir kana susamışlık işlendi ve sabırsızlıkla saldırılarına yeni bir boyut kattılar.

Daha fazla ve daha fazla yükledi.

Vampirlerin her vuruşları gök gürültüleri gibi patlıyor ve bir enerji patlaması çıkarıyordu.

En sonunda tahta parçası evrenin karanlığından daha karanlık bir alev alarak yanıp yok oldu.

Arkalarında bir Ölüm adım atarak beliriverdi. Kemikli elleri kınlarında duran kılıçlarının kabzalarında geziniyordu. Kara cüppesinin kapüşonu arkaya yatık, kafatası tam olarak görünüyordu. Boş, kapkara göz çukurlarıyla önce vampirlere baktı. Vampirler etrafta saçma sapan hareketlerle çılgıncasına çırpınıyordu. Sonra daha geride bekleyen altı vampire ve liderleriymiş gibi görünen vampire baktı.

“Başka şansımız yoktu. Başarısız olduğumuz için özür dileriz.” Astarn’ın sesindeki yenilgi ve üzüntü diğerlerinin de içine işlemişti.

“Doğru olanı yapmaktan korkma Ölüm’ün Çocuğu. Bizlerin gururu evrenin geleceğinden daha önemli değildir. Ama daha işiniz bitmedi. Siz dışarıdakileri halledeceksiniz. Ben de onu.” Ölüm’ün sesi buz gibi soğuktu. Küçük duygu kırıntıları bile kulaklarının açlığını dindirebilecekken ondan bile yoksundu. Sesin geldiği derinliklere daha hiçbir madenci ulaşamamıştı.

Astarn, Ölüm’ün dışarıdakiler ile neyi kastettiğini anlayamamıştı. Herkes zaten dışarıdaydı.

Konuşması bittikten sonra Ölüm küçük adımlarla vampirlerin liderine doğru giderken bir anda yok oldu ve liderlerinin karşısında yeniden belirdi. Yanlarında bulunan diğer altı vampire baktı ve vampirler Astarn’ın grubu yönünde bir darbe almış gibi birkaç metre uçtular. Onlar uçarken bir duvar, Ölüm ve vampirlerin lideri etrafında topraktan yükselmeye başladı ve onları içeride hapsetti.

“Bir Ölüm’le karşılaşmak büyük zevk,” dedi vampir toprak üstlerini de kaplarken. “Bu kadar zahmete gerek var mıydı?”

“Normaller için pek sanmam. Genelde pek hoş karşılanmayız. Yasaklar konusunda bilemem. Geri dönüş alabileceğimiz kadar uzun süre evrende bulunamıyorlar.”

“Duyduğuma göre sadece iskelet olmanıza rağmen yine de kanınız olabiliyormuş. Tadını merak ediyorum doğrusu. Kazanacağım güce değecek bir savaş olacağına eminim.” Vampirin yüzünde sinsi bir ifade geziniyordu.

“Kanımız başkaları için zehirlidir. Bunu daha önce duymadın mı hiç vampir?” Ölüm bütün nefretiyle konuşuyor gibiydi ama hâlâ sesinde duygudan bir iz yoktu. “Sadece istediğimiz zaman kullanılır. Kabul görmemiş yaratıklara gücümüzü vermeyiz biz. Kendini yetmez bulan aşağılık bir vampireyse hiç!”

Vampir bu aşağılamaların altında kalmayacağını bir sonraki hamlesine de yansıtmıştı. Büyü üzerine büyüyü ellerinde topluyordu.

“Ne yapacağız Astarn?” Vara bir çıkış yolu gözetliyordu ama şans onlardan yana gibi değildi.

“Haritamız çıldırmış durumda. Bütün yerleri birbirine karıştırıp duruyor.” Elindeki haritayı çeşitli büyüler yapmaya çalışan Miron boyuna haritayı döndürüp duruyordu.

“Hayır ters tutuyorsun Miron. Biraz daha saat yönünde döndür. Sonra şuraya ve şuraya aynı anda büyü enerjisi yükle.” Kenp Miron’a elinden geldiğince gereksiz olan yanlış yardımlarını aktarmaya çalışıyordu.

“Hazırlar Astarn. İstediğin zaman başlayabiliriz.” İlrat Astarn’ın emirlerine göre büyü etkileyiciyi çantasından çıkarmış bir elinde balyozunu tutarken diğerinde de büyü etkileyiciyi tutuyordu. Büyü engelleyici şu anki durumlarına uymuyordu. Etraflarını saran vampirlerin çoğunun illüzyon olduğunu fark edip sadece illüzyonla ilgili büyüleri silmek için büyü etkileyiciyi kullanacaklardı.

“Başlayabiliriz!”

Vampir elinde biriktirdiği şiddetli bir şekilde Ölüm’ün üzerine doğru fırlattı. Bir çarpışmadan çıkabilecek bütün sesler ve görüntüler oluşmuştu ama Ölüm’e hiçbir şey olmamıştı. Ölüm hiç kıpırdamıyordu. Saldırılardan kaçmaya çalışmamıştı. Saldırıları savuşturmaya da çalışmamıştı.

“Kaç kurban telef ettin bilmiyorum ama gelebildiğin son nokta bu mu? O kurbanlarına saygın olsaydı biraz.” Ölüm yine hiç kımıldamadı ama vampir büyük bir darbe aldı. Pek zarar görmese de sarsılmıştı. Ölüm’le büyü savaşını kazanamayacağının farkındaydı. Vampir bacaklarından aldığı tüm güçle Ölüm’ün üzerine atıldı.

İllüzyonlara ayarlı olan büyü etkileyici İlrat’ın balyozunun altında zeminin derinliklerine doğru yol alıyordu. Beşte biri yerin altına girince İlrat balyozu durdurdu. Bütün ormanın üstünde konuşlanmış kuşlarla bağlantılı olan büyü etkileyici çalıştırıldı. Orman o anda yok oldu. Çok ani ve hızlı yok oldu. Bölgedeki anlaşılmaz ağırlık da aynı şekilde yok oldu. Artık daha rahat nefes alabiliyorlardı. Karanlık normal bir gecedeki kadar kalmıştı.

Birçoğunun illüzyon olduğunu tahmin edebiliyorlardı ama hepsinin illüzyon olması onları da şaşırtmıştı. Gerilerde bekleyen, Ölüm’den darbe almış altı vampir hariç hepsi yok olmuştu. Onlar da yeni bir sarsıntı içinde gibiydiler.

İlrat yine metalik dış iskeletindeki düğmeye bastı ve portatif güç kalkanlarını geri çağırdı. Hemen sırtına monte edilmiş güç kalkanlarını kollarına taktı ve diğerleriyle birlikte Astarn’ın çağrısıyla vampirlerin üstlerine doğru saldırıya geçtiler.

Vampir Ölüm’ün üstüne tüm vücudunun ağırlığını kullanarak vurmak istedi. Ölüm bir mermi kadar hızlı gelen vampirin yolundan hafifçe çekildi ve kemikten elleriyle, buz gibi dokunuşlarıyla vampiri kolundan ve bacağından yakalayıp yere gömdü.

Yere gömülen vampir parmaklarına büyü enerjisi aktararak Ölüm’e birkaç hamle yapıp ayağa kalktı ama Ölüm’ün çevik darbeleri karşısında yeniden kendini yere çökerken buldu.

Vampir bu yenilgisiyle beraber kendini olabildiğince uzağa çekti. Buradan dövüşerek de çıkamayacağını anladı. Kaçmak için etraflarında oluşmuş toprak duvara fırladı ve bütün fiziksel ve büyüsel gücünü kullanarak oradan kurtulmaya çalıştı ama duvara hiçbir şey olmadı.

Kenp ve Miron vampirlerle aralarında az da olsa mesafe bırakarak dövüşmeyi ve güç emici tabancalarını kullanmayı yeğliyorlardı. Karşılarındaki iki vampir bunu fırsat bilerek boyuna diplerine kadar giriyorlardı ama yine de pek bir şey yapamıyorlardı.

Astarn ve Vara kılıçlarını çekmiş büyüyle güçlendirilmiş hamlelerle kılıçlarını savuruyorlardı. Kendilerine gelen pençeleri, büyüleri ve yumrukları da kalkanlarıyla engelliyorlardı. Karşılarındaki iki vampirse ne kadar güçlü olduklarını gösterircesine silahsız ve hiçbir koruma olmaksızın her hamleye karşılık vermeye çalışıyorlardı ama zaman geçtikçe kollarındaki kesikler daha ciddileşmeye başlamıştı.

İlrat balyozuyla bir vampirin biçimsiz kafasına vurup daha da biçimsizleştirirken diğerinden gelen yumruğu kolundaki güç kalkanıyla engelleyip vampiri ittirdi. Balyozu kafasına yiyen vampir yere yapışmış kalkmaya çabalarken İlrat diğer vampirin midesine balyozu salladı ve iki metre geriye sıçrattı.

“Yeterince vakit kaybettirdin bana.” Ölüm’ün sesine veremediği tehditkar hava bir şekilde anlaşılıyordu. “Fiziksel ya da büyüsel olarak hasar görmeyecek kadar güçlenmen hiçbir şekilde ölmeyeceğin anlamına gelmez. Bunu biliyor olmalısın. Artık zamanın geldi.”

Ölüm ilk defa büyü yaparken kemikten elini vampire doğrulttu ve vampiri büyüyle kendine çekti. Vampir Ölüm’e doğru yaklaşırken yaşlandı, öldü, kurudu ve toz şeklinde havaya karıştı. Her şey iki saniye içinde olup bitmişti. Ölüm, ölüm enerjisini kullanmak istemiyordu. Hiçbir Ölüm istemezdi. Birçok şeye karşı duygu gösteremeyen Ölümler bunu nahoş bulurlardı.

“Affedin beni dostlarım. Mecbur kaldım,” dedi kendi kendine neredeyse kendinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle.

Astarn, Vara, Miron, Kenp ve İlrat girdikleri çatışmadan bir sıyrık bile almadan kurtulmuşlardı. Eğer bütün o vampirler illüzyon olmasaydı böyle bir çatışmaya giremezlerdi. Ölüm’ün, onların illüzyon olduğu nasıl hemen anladığını merak ettiler ama anlamasa Ölümler’den biri olabilir miydi ki? Ayrıca Ölüm’ün o altı vampiri bir saldırıyla sersemletmesi de kesin yardım içindi. Onsuz başları ciddi anlamda belada olurdu.

Topraktan oluşmuş kubbeye doğru gittiler. İçerideki vampire neler olduğunu merak etmiyor değillerdi. Bir Ölüm’ün nasıl çalıştığını her gün göremezlerdi. Bu sefer de fırsatı kaçırmışlardı.

Onların yaklaşmasıyla toprak çöktü ve eski görünümüne kavuştu. Vampirden hiçbir iz yoktu ve Ölüm tek başına ortada durmuş elinde hafif parlayan bir ışık kaynağı gibi olan vampirin ruhunu bir ruh taşıyana mühürledi. “Diğerlerinin ruhu ne oldu?” dedi Ölüm evrenin karanlık derinliklerinden gelen bir sesle.

“Ruh taşıyanlardalar,” diye cevap verdi Astarn. “El kitabına uygun şekilde.”

Gezegenin atmosferinin dışında bir ejderha görünür oldu. Kıpkırmızı pulları alevler içindeymiş gibi bir hava veriyordu. Bulundukları bölgeye hafif bir aydınlık yayıyordu. Kanatlarının altındaki her şey onun koruması altında gibiydi. Ölüm büyük bir dikkatle onu izliyordu. Aniden elindeki ruh taşıyanı Astarn’a uzattı.

“Gitmem gerekiyor. Av yakında başlayacak.” Ölüm ejderhanın uçtuğu yönde birkaç adım attı ve ortalıktan kayboldu.

Astarn, Vara, Miron, Kenp ve İlrat da yerde yatan altı atılacak fazlalığı araçlarına ve geçici kulübelerine taşımaya gittiler. Lider vampiri hiçbir yerde bulamadılar, havadaki toz taneciklerine bakmak akıllarına gelmemişti.

Oruç Can Hasmaden

Finlandiya’da gıda mühendisliği okuyorum. Fantastik ve bilim kurgu edebiyatı, filmleri ve oyunları tüketmeye bayılırım.