Öykü

Yunusların İntiharı

İkizimin öldüğü gün elimle tutabileceğim kadar gerçek, su gibi akan acıyı onun da hissettiğini gördüm, çok kısa sürse de kendimi unuttum. Onu izledim. Ebrar mezarda, o mezarın dibinde dizlerinin üzerinde, bense onun omuz başında, ayaktaydım. Hislerine hâkim olamadığı zamanlarda pençeye dönen tırnakları yine belirgindi. Halbuki bu, öfkeden şuurunu yitirdiğinde olurdu. Güçlü, ince, çelik gibi sert kemikli parmakları elleriyle birleştiği eklem yerlerine kadar toprağa gömülüydü. Uzun, dar alınlı yüzünü yere iyice yaklaştırmış, toprağın altından çıkarmak istiyordu Ebrar’ı. Aslında daha çok bunu yapabilecek bir imkânının olmasını… Hem sessizce ağlıyor hem hıçkırıklarını gırtlağının boğumlarında durdurup susturmaya çalışıyor hem de çaresizliğin gaddarlığına maruz kaldığından kesik kesik titriyordu. Bu anın bir gün geleceğini bilmek başkaydı yaşamak başka. İnsanlar hemen ölür, vampirler senelerce yaşardı. Bir yıllık insan ömrü, neredeyse otuz yıllık vampir ömrüne denkti. Ebrar’la ben kırk iki yaşındaydık.

Koruyucumuz- artık koruyucum demem gerek- Yabanoraja avuçlarını birbirine vurup toprağı silkeledi, önce tek dizinin üzerine sonra ayağa kalktı. Ardına döndü, aşağıya bakarak kahverengi kaşları altında parlayan gözlerini gözlerime dikti. Üzgündü, çok üzgündü ama yine de ürkütücüydü. Bana zarar vermeyeceğini bilsem de zaman zaman ondan korkardım. İçim acıyor ama yine de ürperiyordum bu sebeple. Beline kadar inen beyaz saçlarını toplayıp arkasına savurduktan sonra ancak dirseğine kadar yetişen omzuma sağ kolunu attı.

“Gidelim oğlum” dedi fısıldayarak. Sesi kısılmıştı. “Kardeşin yok artık ama ben varım. Tamam mı? Hep yanındayım.” Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip başımı aşağı yukarı salladım. Talihli sayılırdım galiba. Ya da bu dünyada ancak kendime böyle yer buluyor olmaktan dolayı çok talihsiz… Ebrar belki de kurtulmuştu. Bütün hayatını bir şeylerin ürkekliğiyle geçirmek büyük bir çileydi fakat bir koruyucun yoksa bu, çile değil mutlak bir korkuydu. Çileye razıydık.

Yabanoraja, annemizin kan mezbahasına gönderilmesinin ardından ikimizin de tesisin balçığa dönmüş zemininde yavru erkek kesim tezgahına hunharca sürüklendiğini görmüş ve bizi sahiplenmeye orada karar vermişti. Bir arkadaşını ziyaretteydi anlattığına göre. Ara sıra ağzından dökülürdü bu sözler: “O gün orada olmasam, o pencereden sizleri görmesem n’olurdu size?”

Siyah tenli iki insan evladının etlerini kemiklerinden yüzecek keskin metallere yem edilmesinden evvel birbirlerine sarılmış halde yere düştüklerine, mezbaha işçilerinin öfkeyle onları tekmeleyip enselerinden tutarak kaldırdıklarına, iki yavrunun tiz seslerle feryat edip seslerinin kesildiğine şahit olunca göğsü daralmış, nefes alamaz olmuştu. Arkadaşıyla konuşmuş, bizi istediğini söylemiş, koşarak gelip tezgâha ulaşmamıza engel olmuş ve bizi evlat edinmişti. İddiası oydu ki hiçbir insanın kanını içmemeye ve etini yememeye ikna olduğu gün de o gündü.

Ona ilk günden beri güven duysak da iri mobilyalı evinin kıyısında, bucağında saklandığımız geceler, birbirimize sarılarak ağladığımız zamanlar hep olmuştu. Zira nasıl korkuyorduk, kimse bilmez, anlayamazdı. Annemizin boğazındaki damarları patlatacak kadar şiddetle bağırdığını, sol kolunu ardına uzatıp beyhude yere bize ulaşmaya çalıştığını, iki devasa vampir tarafından sert bir demir çubukla dövülerek kara kızıl bir dehlize götürüldüğünü onlarca yıl sonra dahi hatırlıyorduk.

Seneler geçtikçe Yabanoraja’nın bizimle kurduğu bağ onun için tutkulu bir renge büründü. Bizim için bu mümkün değildi. Zira o bir vampirdi, biz insan. Ya bir gün bu dönüşümünün hiç başlamadığı zamanların arzusunu hissederse? Ya bir gün bizi bırakırsa… Fikri bile nabzımı hızlandırıyordu. Duyuyordum, koruyucusu tarafından yokluğa terk edilmiş, dövülmüş, kara ormanlara, uçsuz bucaksız yerlere ya da kan mezbahasına gönderilmiş insanları.

Ebrar’la – yirmi üç yaşımızda olsak gerek – kaçmakta hemfikir olduk. Kaçacak ve daha da dönmeyecektik. Çünkü bu tedirginliğimizi ona anlatsak da o pek anlamış gibi değildi. Dilini yıllar içinde çözmüş olsak da o bizi çözememişti. Kelimeler yetmemiş, eve gelen diğer vampirleri görünce kilere, odaların köşelerine, bir kıyafet kabinine saklanmamızdan da sezememişti. Vampirlere güvenmiyorduk. Vampirlere güvenmememiz için çok sebebimiz vardı. Kafa karıştırıcı yaratıklardı; şüphesiz tehlikelilerdi. Bir o kadar da güvenilir. Hem güvenilir hem tehlikeli. İkisi bazen aynı vampirdi. Bunun farkına, korunma altına alındığımız zamanların çok sonrasında varabildik. İstisna olamayacak kadar bariz, örüntü harici hallerini görüyorduk.

Yemeğe davet ettiği dört arkadaşından üçü – mesela – bize sevecenliklerini göstermişti bir defasında; aklımıza kuşku düşürecek tek bir söz söylememişlerdi. Ancak Yabanoraja’nın kan içmeme ve et yememe kararı üzerine aklımızın almadığı bir tartışmaya giriştiler. Nasıl olmuştu bu? Tuhaf başlayan sohbetleri ürpertici bir söz kapışmasına dönüşmüştü. Işıkları sönmüş ama salonun aydınlığı ile alaca bir karanlığa bürünen koridora gidip çömeldik. Bir tanesi, kapkara saçlı, çok uzun boylu ve sert bakışlı olanı vampir doğasına aykırı seçimleri anlamsız ve sağlıksız buluyordu. Onun yanına iyice sokulmuş zayıf ve soluk yüzlü olan ise bu kararı cesurca buluyor kendisinin hiçbir zaman başaramayacağını söylüyordu. Üçüncüsü, sert bıyıklarını sıvazlayıp, parmaklarını kemikli çenesinde kavuşturduktan sonra Ebrar’ı da beni de zifiri karanlıkta bir yerlerde kaybolma fikrine düşüren o korkunç şeyi söylemişti “Fakat, çizmelerin hâlâ beyaz insan derisi. Çantan da… Atmamışsın?”

Yabanoraja çok uzun sürdüğünü hissettiğimiz beş saniyelik bir suskunluğa gömüldü. Kabul ediyordu öyleyse. Bir mazereti yoktu. Birbirimizi kolumuzdan tuttuk. Titriyorduk. O zamana kadar sesini çok duymadığımız dördüncü vampir, sakin bir tavırla uyuklar gibi konuşarak mırıldandı: “Neden olmasın? Hiç olmadı bir gün! Sabahtan geceye dek üzerine kan değmiş hiçbir şey yememek… İlk adım için.”

O gün kaçamadık, sonraki gün de, sonraki ay da, sonraki yıl da. Ancak aklımız akıbetini bilemediğimiz bu karara saplanmıştı. Gitmek, kaçmak, ormanlara sığınmak, belki başıboş gezen başka insanlar bulmak, orada imkânsızlıklar içinde ama kasıtlı, akıldışı vahşetten uzak yaşamak…

İnsan dostu evlerden tekine gitmiştik bir seferinde. Bu sefer misafir bizdik. Evin insanı Eva ile tanışmak çok mutlu etmişti bizi, tâ ki bu konu üzerine birkaç söz söyleyeceğimiz o zaman gelene dek. Neden vampirler böyledi? Neden kollayıcı olmalarına rağmen bazı insanlara daha farklı davranıyorlardı? Eva aklımıza hayalimize getiremeyeceğimiz bir gerçekten bahsetti. Kendisi açık beyaz tenli, siyah saçlı ve yeşil gözlü bir kadındı ve biz siyah tenli ikizler ona göre çok şanslıydık. Söylediğini anlamamıza yardımcı olacak bir bilgi yoktu dağarcığımızda. Onda ise bu bilgiler fazlasıyla vardı: “Çok safsınız” diye başladı sözlerine. “Bu bir taraftan da iyi bir durum sizin için. Az gerçek, daha fazla huzur demek. Bizimse misafirimiz bitmez. Eve gelip giden insan çoktur sizin gibi. Haliyle duyduklarım da. Uzatmayayım, beyaz insanların daha lezzetli olduğu düşünüldüğünden çok erken yaşta kesilirler. Benim gibi yetişkinliğe ulaşmayı başaran ama şanssız olanların ise son istasyonu kan mezbahasıdır. Ölene değin kanı sağılır ve şişelenir.”

Göz kapaklarımız uzunca bir süre açık kaldı; ağzımız da bir o kadar kapalı. “Şaşkınlığınızı ihtiyatlı kullanın” dedi Eva. “Mesela koruyucumun dolabından beyaz insan kanı eksik olmaz. Ama kimsesiz insanlar sığınağına hafta sonu gidip oradakilere yiyecek götürür. Sığınağa bağış yapar. Ben odamda huzurla dinlenirken iki aylık insan yavrusundan hazırlanmış bir sofrada dostlarına ziyafet verir. O dostları midelerinde bir insan yavrusunun öğütülmüş hali dururken arada bir gelip benimle ilgilenirler. Ne kadar güzel olduğumdan bahsederler. Dişleri benim gibi birini çiğnememiş gibi.”

Eve dönerken fısıltıyla konuştuk. Birçok vampirin yanından geçtik. Burnumuza gelen kimi yanıksı kokuların pişirilmiş, haşlanmış, yakılmış insanlar olduğunu bilerek ya da varsayarak yürüdük. Eve ulaşmayı sabırsızlıkla iç içe geçen bir korkuyla bekledik. Sadece bir adım sendeleyip bir dükkânın içine girsek orada hemen icabımıza bakılarak öğünlerden birine yetiştirileceğimizi düşündük. Yaşadığımız neydi? Ne zaman, nerede ne tür bir vampire güveneceğinin yahut güvenemeyeceğinin vampirden vampire mütemadiyen değiştiği bir hayat mı vardı? Bir gün kanımızın vampirin tekinin kahvaltısında önünde duran bir bardağı doldurma ihtimali ne kadardı? Ya da bu neden bir ihtimaldi? Ya da biz sözüm ona güven içinde günleri geride bırakırken komşunun evinde kaç et parçası buzlukları işgal edecekti?

Kaçacağımız gün kesindi. Yabanoraja’nın herhangi bir gün herhangi bir şey için bahçe kapısını kapatıp erkenden çıktığı andan birkaç dakika sonra evi terk edecektik. Zira geceye kadar sığınacak bir yer bulabilmeliydik. Amacımız ormanlara ulaşmaktı. Issız bir yerlere. Bahçeden dışarı adım attığımız anda kaldırım boyunca farklı farklı vampirle karşılaştık. Kimi telaşlı, kimi bir banka oturmuş etrafı izleyen, kimi bize uzun uzun bakan… Birkaçı başımızı okşamıştı hatta. Yanlış bir kanıya varmış olabilir miydik? Vampirlerin çoğunluğu insanların düşmanı, doğal avcısı değildi belki de. Yahut arada bir öyleydiler. Veya bu dürtülerini ve hislerini gizliyorlardı. Ama döndüğümüz caddenin köşesine dikilmiş devasa restoranda etimizi yerken bize gülümseyecek kadar umursamazlardı. Koşar adım giderken arkamızdan güldüklerini duyabiliyorduk. Uzaklaştığımızı düşünürken bir vampir yolumuzu kesip taraklı elleriyle ensemizden yakaladı. Bakımlı iki insan olduğumuzdan bahsediyordu kendi kendine mırıldanarak. Sağına soluna bakınırken konuşuyordu. Bir koruyucumuzun olabileceğini, yolumuzu kaybetmiş olduğumuzu, muhtemelen birilerinin bizi aradığını…. Kendisinden kurtulmak için hırçınlaşmamızın bir bedeli olurdu muhakkak. Bizi bırakacağına dair bir işaret yoktu halinde. Derdi neydi? Dikkatinin dağıldığı bir an Ebrar beni çekti ve fırladık. Anlamsızca yoldan yola, sokaktan sokağa geçiyorduk. Gri dumanlı et kokularının genzimizi yaktığı ara sokaklardan,birkaç insan cesedinin kancalardan baş aşağı sarktığı dükkânların önünden geçtik; parlayan satırların, kararmış şişlerin, çelik bıçakların şakırdayan seslerini işittik. Yürüyemeyecek kadar bitkin düştüğümüz bir anda, tenha bir parkta, bodur ağaçların sıklaştığı bir yere gizlenip oturduk. Ağlamaya bile gücümüz kalmamıştı.

Güneş yoktu, hava buz mavisine döndü, ince bir serinlik soğuğa karıştı. Oturduğumuz kuytudan görülebilen devasa bir video tabelaya gözüm ilişti. Dudak kenarlarında kırmızı izler kalmış genç bir vampir, elindeki şişeden bardağına kan boşaltıyordu. Gülüyor, sivri dişlerini gösteriyordu.

“Eve dönelim mi?” diye sordum. Ebrar itiraz etmedi. Ev kaçınılmazlığımızdı. Bir haftayı bile sağ çıkaramayacağımızı anlamıştık. Vampirler aleminin ortasında koruyucusuz kalmış bir insan evladı için en iyi ihtimal acısız bir ölüm olurdu galiba. Bunu tecrübe eden talihli biri var mıydı aramızda?

Kimsesiz yollardan, karanlık köşelerden, ışıksız duvar diplerinden adım adım yürüdük. Duyduğumuz her vampir sesinde yönümüz değişti, hasbelkader bir kuytuya saklanabilmeyi başarmış lakin aklını yitirmiş, saldırgan, perişan olmuş insanlara denk geldik; kaçmak için bilmediğimiz sokaklara daldık. Nihayet ulaştık. Bahçe kapısını açmamızla beraber Yabanoraja göz yaşları içinde çimenlerin üzerinde bir su akıntısı gibi yalınayak süzülerek yanımıza geldi. Bizi bir cezanın beklediğini düşünürken o dizlerinin üzerine çöküp ikimizi de omzuna bastırdı. Ağlıyordu. Soğuk bir ıslaklık boynumdan içeri damladı. Hem mutluydum hem huzursuz. Biraz geri çekilip yüzümüze dik dik baktı. Gözbebekleri alabildiğine büyümüştü.

“Bütün günü sizi aradım, bütün gece bahçede bekledim. Gerekirse sabaha kadar bekleyecektim.”

Bizi nasıl bu denli sevebiliyordu? Bahçenin dışı hatta hanelerin içi arı bir kötülükle dolup taşarken toprağa, suya, çamura, yağmura, havaya, taşa, asfalta, kaldırıma, evlere, duvarlara, yataklara, yastıklara her şeye, her şeye kan kokusu, ıslaklığı, tadı sinmişken nasıl her şey normal kalıyordu onun için?

Bir hafta boyunca bahçeye bile adım atmadık. Oysa vakit geçirebileceğimiz, ikimizi de meşgul edecek çokça şey vardı orada. Bu terör havası, yaşamımızın her parçasına izini bırakmıştı. Nihayetine erdiremediğimiz kaçıştan sonra dönüp dolaşıp aynı yere saplanıp kalmamızdaki aşılamaz umutsuzluğumuzdan başka hiçbir gerçek yoktu ömrümüzde.

Ebrar hassastı. Annemizin eşya eskisi gibi tekmelendiği, kanına çamurun, çamura gözyaşının bulandığı o günde kalmıştı; bu sebeple hep bir yanı suskun ve hazindi. Kimsesizliğimizi bize idrak ettiren o günden önce de böyle miydi yoksa sonra mı bu hale dönmüştü bilmiyorum. Fakat Ebrar, bir gün özgür kalacağı fikrine sadık kalmış olmalıydı. Şu zamana kadar direnebiliyor olmaktaki becerisi sanırım bundandı. Çünkü umutsuzluğa kapıldığımız anla birlikte daha da sessizleşti. Hiç olmadığı kadar. Artık çok daha az yiyordu. Suyu zorla içiyordu. Daha fazla uyur, sessiz gölgelere daha fazla sığınır olmuştu. Ne yaptıysak onu yaşadığımız ana döndüremedik. Buradaydı, halbuki yoktu. Bir akşamüstü çok sevdiği hasır örgülü pamuk döşekli yatağında karnını dizlerine çekmiş, koluyla yüzünü kapatmış ve nefesini son kez alıp vermiş halde bulduk onu. Batan eylül güneşi yatağını bir battaniye gibi örtüyordu. Sırtı sıcak, yüzü soğuktu.

Saatlerce ağladım. Saatlerce ağladık. Mezarlıktan döndükten sonra Yabanoraja kanepede başımı omzuna alarak bana sarılmış halde içi çekmeye devam etti.

Ebrar’ın yokluğu anlamsızlığa denk bir boşluğu hatırlatsa da onun gibi olmadığım ve şansımı bir daha denemem gerektiği fikriyle hayatta kalma cesaretimi diri tutmaya çabaladım. Günler geçti. Haftalar geçti. Ölümünün üzerinden sekiz ay geçti. Kararsız kalsam da o şık barbarlığın içine dalarak da olsa gitme arzum galip geldi. Kafasına bir şişe kanı dikmiş güzel bir vampirin gülmekten çekinmediği kusursuz tasarımlı reklamlar… Vitrinde bekleyen, bir ay önce sırt derisi yüzülmüş genç bir insandan mamul haki ayakkabılar… Birbirlerine sokak ortasında ne kadar lezzetli olduğumuzu öven arkadaşlar… Zor ama kurtuluş için katlanabileceğim son bir hamleydi seçimim. Nereye gideceğimin bir manası yoktu. Gitmem kafiydi.

Gene daha önce yaptığımız gibi, koruyucumun evden erken çıkacağı herhangi bir günü bekledim. Yaşadıklarımızdan sonra kapıları sıkı sıkıya kilitlemiş ama sonra farkında olmadan dikkat etmez olmuştu. Çantasını aldı, bağcıklarını sıkıca bağladı, bahçe kapısının sesi duyuldu. On dakika bekledim. Bir şey unutmuşsa geri dönüp dönmeyeceğinden emin olmam için yeterli bir süreydi. Dönmedi. Çimenlerin üzerinde yürüdüm heyecanla. Kapıyı açtım. Başımı öne eğip hiçbir vampirle göz göze gelmeden yürümeye başladım. Ne hızlıydım ne de yavaş. Bir el sağ omzumdan sıkıca kavradı. Taş kesildim. Canımı yakmaktan korkarcasına beni kendine döndürdü. Yabanoraja çok kaygılı bir ifadeyle bana bakıyordu.

“Neden? Nereye gidiyorsun?”

Zihnimde bile bir cevap veremedim. Korku ve mahcubiyet vardı içimde. Başka hiçbir hisse sahip değildim. Şu andan itibaren ne olabilirdi? Milyonlarca fikir aynı anda geliyor, uzaklaşıyor, ardından yenileri beliriyordu. Gidemeyecek miydim? Şimdi kaçıp gitsem peki? Ne yapardı bana? Hiçbir şey ya da her şeyi? Bu kadar tereddütte kalmayacağım bir ilişkim olması gerekmez miydi onunla? Bir keresinde, bir yerlerde yaşayan artık var olmayan bazı hayvanlar hakkında bir şeyler okudum. Kederden, korkudan, çaresizlikten kendilerini öldüren hayvanlar hakkında. Karaya vuran, bazen nefes almaktan vazgeçen yunuslar…

Önüne düştüm. Sanırım son kez evin yolunu tuttum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ukant ukant says:

    Güzel bir öykü tebrik ederim.

  2. Avatar for EnverK EnverK says:

    Tesekkürler, vakit ayırdığınız, beğendiğiniz için.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar