Öykü

Bir Yaz Günü

Bu yaz seneler sonra babaannemlere gideceğiz. Bizimkiler kitlenin ilerlediğini söylediler. O yüzden bütün aile gidip görmenin iyi olacağını söylüyor. Ben de üzülüyorum ancak oraya dönmek istediğimi sanmıyorum. Özellikle 10 sene önce olan olaydan sonra. Hâlâ kâbuslarıma giriyor. Büyük ihtimalle de hayatım boyunca girecek. Ne olduğunu sadece biz biliyoruz ve şimdiye kadar da ailenin dışına çıkmayan bir sır olarak kaldı. Fakat belki de olanları yazıya dökersem biraz olsun tam anlamıyla yüzleşebilirim ya da en azından beni anlayan birisi çıkar. Umarım hata etmiyorumdur.

Babaannem ve dedem Edirne’nin Karaağaç adlı mahallesinde çiftçilik ile geçiniyorlar. Evleri ve bahçeleri de Yunan sınırına giden yolun yanında bulunmakta. Bizler de ailecek her yaz bir süreliğine onları ziyarete gidiyorduk. Ancak 2010 yazı bu zamana kadar ki son gidişimiz oldu. Hâlâ uykularımı kaçıran o olay her zamanki gibi sıradan bir yaz olduğunu zannettiğim 2010 yazında gerçekleşmişti.

12 yaşındaydım. Bunu belirtmemin sebebi ise aklımın başında olduğunu bilmenizi istememden kaynaklı. Babaannem ve dedem gittiğimizde bahçeden yeni dönmüşlerdi. Bahçe kapısını açınca sesimizi duyup evden çıkmışlardı. Etrafı çiçeklerle kaplı kısa bir yolu geçtikten sonra garaja ve evin kapısını ulaşıyorsunuz. Bahçe ise sol tarafta kalıyor. Kavak ağaçlarının sallandığı, birçok sebzenin yetiştiği ve bir de çok eski bir evin olduğu büyük bir bahçeye sahipler. Neyse olaya dönelim. Sadece biraz olsun ortamı da anlamanızı istiyorum. Her şey çok sıradan ve çok normaldi. Hep birlikte yemek yemiştik, klasik hâl hatır soruları sorulmuştu. Yol yorgunu olduğumu için o gün erkenden yatmıştık.

Ertesi gün uyandığımda evde annemden başka kimse yoktu. Bu normaldi çünkü babaannem ve dedem erkenden uyanıp bahçede çalışmaya başlarlardı. Babam da orada olduğumu sürede yardım ederdi. Annem ise mutfakta yemek yapmaktaydı. Dışarıda ise yalnızca cırcır böceği ve kuş sesleri vardı. Karaağaç oldukça sakin bir yer olmuştur. Aynı zamanda Edirne’nin en eski ve köklü mahallelerindendir. Bu ek bilgiyi verdiğime göre olaya geri döneyim. Dediğim gibi uyandım ve kahvaltı ettim. Doğayla arası iyi olmayan birisiyimdir. Hem alerjim var hem de böcek fobim. Bu ikisi birleşince ne oluyor düşünün… Bu sebeplerden dolayı oradayken evden dışarı pek çıkmamaya çalışırdım. Ancak babaannemler bana bu konuda kızıp çıkmam için ısrar ederlerdi. O gün de beni babama yardım etmem için bahçeye çağırmışlardı. Babam dedemle eski evin orada sebze dolu kasaları römorka yüklemekteydi. Babam beni bildiği için çok ısrar etmiyordu. Ben de biraz yardım ettikten sonra ortalıkta dolanmaya başladım. Bahsettiğim eski eve girmemiz yasaktı. Babam çok eski olduğu için yıkılabileceğini söylüyordu. Onlar da küçükken girmeleri yasakmış. Yani anlayacağınız bayağı eski bir ev. Ben de öyle aman yasakları çiğneyip gireyim tarzında bir çocuk olmadım hiçbir zaman. O gün de girmek gibi bir niyetim yoktu. Ben önünden dolaşırken bir kedi yanıma yanaştı. Biraz sevdikten sonra baktım ki eve doğru gittiğini fark ettim. Yapma etme desem de eve girmişti. Ben de o an düşünmeden peşinden eve girdim. Başına bir şey gelmemesi için onu oradan çıkarmak istiyordum.

Evin her yeri gıcırdıyordu. İçerisi tozla kaplanmıştı ve bu da alerjimi azdırıyordu. Kediyi ortalıkta göremiyordum. İçerisi eşya doluydu. Niçin senelerdir bu eve girilmemiş veya eşyalar elden çıkarılmamış diye şaşırıp kalmıştım. Tam evden çıkacaktım ki bir masanın üzerinde duran bir nesne dikkatimi çekti. Masaya yaklaştığımda fark ettim ki bu nesne üstü çok güzel işlemeli köstekli bir saat idi. Ben de dayanamayıp cebime atmış bulundum. Kimsenin peşine düşmediği eşyalardı nasıl olsa…

Evden çıkarken dedem beni fark etti. Etmedik küfür bırakmadı. Oldukça sinirli gözüküyordu eve girdiğim için. Ben de özür diledim ancak nafileydi. Daha fazla azar işitmemek için eve döndüm. Saati de fark ederlerse iyice kızaklarını düşünüp çantama sakladım.

Akşam yemeğinde herkes sessizdi. Daha sonra babaannem bu sessizliği bozdu. Evin çok eski olduğunu ve içeriye girersem tepeme yıkılabileceğini söyledi. Ben de kafamı kaldırmadan tekrar özür diledim. Halbuki ev sapasağlam gözüküyordu. Hatta senelerdir kullanılmadığı için eskimemişti bile. Neyse daha fazla sorgulamadan yemeğe devam ettim. Daha sonra kitap okumak için yattığımız odaya çekildim. Odanın sessizliğinde bir ses geliyordu. Saat sesi… Ancak bu imkânsızdı çünkü evden aldığım saat kim bilir kaç senelikti. Çantayı alıp saati içinden çıkarttım. Baktım ki gerçekten saat çalışıyor. Hatta gösterdiği zaman bile günceldi. Ağzım açık kalmıştı. Biraz da korkmuştum doğal olarak. Tam o esnada annem odaya geldi. Saati hemen çantaya soktum.

Gece huzursuzca yatakta dönüp duruyordum. Bir türlü uyku tutmamıştı. Daha sonra kalktım. Bahçeden acı acı kedi sesleri geliyordu. Bir yandan bakmaya korktum. Babamı uyandırmaya çalıştım ancak uykusu ağırdı, kaldıramadım. Elime bir fener alıp garajın önüne çıktım. Bahçeye uzaktan bakmaya çalışıyordum. Bahçede birisi var gibiydi. Işığı tutunca beyaz kıyafetli olduğunu fark ettim. Kimin nesi olduğunu anlamaya çalışırken bana doğru dönmeye başladığını gördüm. Korkuyla irkilince de taşa takılıp yere yapıştım. Hemen kendimi toparlayıp ayağa kalktım. Işığı bahçeye tuttuğumda kimsecikler yoktu.

Hızla eve girdim. Kalbim ağzımda atıyordu. Kapıyı iyice kilitledim. Mutfağa geçip bir bardak su içtim. Ne gördüğümü tam anlamamış olsam da ödüm kopmuştu. O gece sabahladım. Gözüme uyku girmedi. Bizimkilere olan biteni anlattığımda ise uykulu uykulu gözümün yanılmış olabileceğini söylediler. Ben ise kendime gelememiştim. Daha sonra dedem içeri girdi. Bahçede bir kediyi paramparça halde bulduğunu söyledi. Başıboş sokak köpeklerine sövüp saydı. Tabi ben gece köpek falan görmemiştim. Beyaz kıyafetli birini gördüğümden emindim.

Bütün günü huzursuz bir şekilde ortalıkta dolanarak gezindim. Annemlere eve dönmek istediğimi söyledim. Bir hafta daha babamın yardım etmesi gerektiğini bilsem de gitmek istiyorum dedim. Nedenini sordu, çünkü daha önce hiç böyle bir istekte bulunmamıştım. Ben de sıkıldığımı söyledim. Tabi bu küçük bir yalandı. Daha sonra odaya gidip saati tekrar incelemeye başladım. Belki bir şey öğrenirim diye. Fakat saatin bunca yıldan sonra çalışması dışında anormal bir şey yoktu.

Her ne kadar istemiyor olsam da gece geldi çattı. Bu sefer annemlerin odada yatmak istediğimi söyledim. Kocaman adam olduğumu söyleyip benimle uğraştılar. Ancak annem bana kıyamadı.

Oturma odasında uyuyorduk. Önceki gece olduğu gibi birden uyanıverdim. Bu sefer tavuk kümeslerinden bağırışlar yükseliyordu. Mutfak penceresi direkt arka bahçeye yani kümeslere bakıyordu. Korkarak mutfağa gittim. Dikkat çekmemek için de ışıkları açmadım. Yavaşça mutfağa gittim ve korkuyla perdeyi araladım. Başta görünürde kimseyi göremedim. Fakat bir süre sonra kümesin içinden beyazlar içinde bir kadın çıktı. Donup kalmıştım. Korkudan elim ayağım zangırdıyordu. Kirlenmiş eski bir gelinlik giyen simsiyah saçlı, bembeyaz tenli bir kadındı bu. Ağzı, elleri ve gelinliğin üstü taze kanlarla kaplıydı. Kilitlenip kalmıştım. Ne bağırabiliyordum ne de hareket edebiliyordum. Korku felci gibi bir şey olmalıydı bu. Kümeslerden çıktığında bir süre öylece durdu. Sanırım korkuyor olsam da bir sonraki hamlesini merakla bekliyordum. Fakat hata etmiştim. Hem de çok büyük bir hata. Kolumu yasladığım masadaki bardağa çarptım. Bardak yere düşüp tuzla buz olmuştu. Pencere üstten açıktı ve gecenin sessizliğinde yankılandı. Bardağa korkuyla baktım. Yavaşça yeniden dışarıya baktım. Kanlı gelin akı olmayan simsiyah gözlerini bana dikmişti. Upuzun tırnaklı elleri açık bir şekilde bana bakıyordu. Ben de ona bakıyordum. Kalbim ağzımda atıyordu ve artık öldüğümü düşünüyordum. Sivri dişlerini göstererek pencereye doğru hızla süzülmeye başladı. Evet yürümüyordu, resmen havada süzülüyordu. En sonunda boğazımdaki düğüm çözüldü ve bağırmaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Pencerenin dibine kadar gelmişti ki mutfağın ışıkları yandı ve aniden gelin kayboldu.

Annem sese gelmişti hemen. Daha sonra evdeki diğer herkes geldi. Ben ise tir tir titriyordum. Konuşamıyordum. Bir yandan cam kırıklarını aldılar bir yandan bana kolonya ve su verdiler. Ne olduğunu sorup duruyorlardı. O sırada tek diyebildiğim “gelin” olmuştu. Bunu duyan babaannem korkuyla dua okumaya başlamıştı. Annem ve babam ne olduğunu anlamadan bize bakıyorlardı. Dedem o gün bahçedeki eski evden bir şey alıp almadığımı sordu endişeyle. Saatten bahsettim. Babaannem daha da korkup duaları arttırdı. Bizimkiler bana ne olduğunu sorup duruyorlardı. Biraz kendime gelince olanı biteni anlattım. Herkes korkuyla dinledi. Daha sonra babaanneme ne bildiğini sordum. O da istemeye istemeye kısaca anlattı bildiğini. Babaannemin dedesi bu araziyi almadan önce bu evi Karaağaç’a Balkanlardan gelen zengin bir toprak sahibi yaptırmış. Müstakbel karısı ile bu evde yaşayacakmış. Düğün de bu bahçede düzenlenmiş. Şatafatlı bir düğünmüş. Düğün gecesi adam ortalıktan kaybolmuş. Gelin uzun süre göremeyince aramak için eve girmiş. Alt katta kimse yokmuş. Daha sonra üst kattan gelen gürültüler duymuş. Birisi tepiniyormuş gibiymiş. Yavaş yavaş merdivenleri çıkmış. Yatak odasının kapısının aralığından sızan kanı görmüş. Korkuyla kapıyı araladığında müstakbel kocasının üzerine çullanmış heybetli kıyafetler içinde birisini görmüş. Bu ecinni kocasının kanını zevkle içiyormuş. O esnada kan revan içindeki suratıyla dönüp geline bakmış. Pala bıyıklı, paşa görünümlü biriymiş bu ecinni. Gelin o esnada korkudan altına yapmış. Çığlıklar içinde aşağı koşmaya başlamış. Koşarken gelinliğine takılıp merdivenlerden yuvarlanmış ve kafasını hızla yere çarpıp orada can vermiş. Söylenene göre gelin mezarından hortlamış ve hayatı boyunca kocasını aramaya devam etmiş. Adamın cesedini kimse bulamamış. Buralarda hep anlatırlarmış hayalet gelini. Babaannemler de senelerdir o evden bu duydukları nedeniyle uzak dururlarmış. Dedem ise o evden aldığım şeyin uğursuzluk getirdiğini düşünüyordu. Hayalet gelini ben musallat etmiştim. O gece sabaha kadar korku ve endişeyle oturduk. Kimse gözünü bile kırpmadı. Sabah olduğunda birlikte evin önüne gittik. Bizimkiler dua ederken ben hızla eve girdim ve saati olduğu yere bıraktım. Eve girdiğimde saat çalışmayı bırakmıştı…

Şimdi seneler sonra oraya döneceğiz. Artık neden bu kadar huzursuz ve korku içinde olduğumu biliyorsunuz. O ev hâlâ orada duruyor. Ve büyük ihtimalle gelin de öyle…

Buğra Mert Alkayalar