Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yabancı Sular

Otobüs, Çek Cumhuriyeti’nin küçük bir kasabası olan Pisek’te durdu. Elinde tekerlekli bavul ve sırtında büyük bir çanta ile Soner otobüsten indi. Otobüs hemen yoluna devam etti. Önce durdu ve etrafına bakındı. Güneş batıyordu. Hava ise puslu ve oldukça serindi. Karşısında eski bir kilise ve sokağın devamında da oldukça eski binalar bulunmaktaydı. Neredeyse in cin top oynuyordu. Cebinden telefonunu çıkarttı ve nerede olduğuna bakmak istedi. Fakat ne kadar uğraşsa da internet çekmiyordu. İçinden söylenerek kasabaya doğru ilerlemeye başladı. Elbet yolunu soracak birilerini bulacağını umuyordu. Fakat bir türlü kimseye denk gelememişti. Hızla yürümeye devam etti.

Yaklaşık bir on dakika sonra kasaba merkezine yaklaştığını düşündü. Hava artık kararmıştı fakat ilerideki evlerde sokaklarda ışıklar görüyordu. Gözüne küçük bir pub ilişti. Yol sormak için en doğru yer olduğunu düşünüp içeriye girdi. İçeri girdiğinde bir anda herkes konuşmayı kesti ve ona dönüp baktı. Bir yabancı olduğu için böyle küçük bir yerde normal olduğunu düşünüyordu. Lafı fazla uzatmadan İngilizce olarak gitmeye çalıştığı yurdu sordu. Herkes garip garip bakmaya devam ediyordu. İngilizce anlamadıkları belliydi. Çekçeye çevirmek istedi fakat internet hâlâ çekmiyordu. Birkaç kez yurdun adını söylemeye çalışarak el hareketleriyle çaresizliğini göstermeye çalıştı. Arkası dönük birasına devam eden biraz iri yarı ve kasketli bir adam vardı. Büyük bardağındaki birasının kalanını kafasını dikti ve bardağını hızla masaya vurdu. Sakallarındaki birayı koluna sildikten sonra yerinden kalktı. Ağır adımlarla Soner’in karşısına geldi ve durdu. Yurdun adını tekrarladı. Soner evet anlamında kafasını salladı. Adam beni takip et tarzında kafasıyla işaret etti ve Çekçe bir şeyler söyledi. Soner bu gergin ortamdan ve adamdan çekindi fakat yapacak başka bir şeyi yoktu. Tamamen yabancı olduğu bir ülkede küçük bir kasabadaydı ve hava kararmıştı.

Pub’tan dışarı çıktılar. Adam sigarasını yaktı. Yürümeye başladılar. Soner bir şey demeyi düşünse de vazgeçiyordu çünkü adamın anlamayacağından emindi. Adam arada arkasını dönüp bakıyordu. 15 dakika sonra kasabadaki diğer binalara nadiren daha yeni gözüken beş katlı bir binanın önüne geldiler. Soner kapıdaki yazıyı gördü ve yurduna geldiklerini görünce içi rahatladı. Bütün korkularından kurtuldu. Adama teşekkür etmeye başladı gülümseyerek. İri yarı olan adam Soner’e ifadesizce bakıp elini açtı. Soner bunu başta anlamadı. Adama yapmacık bir şekilde öksürdü. Soner daha sonra adamın para istediğini anladı. Cebinden beş Euro çıkarıp adama verdi. Adam parayı aldığı gibi arkasını döndü ve oradan uzaklaştı.

Soner kapıdaki zile bastı. Bir süre bekledikten sonra sıska bir adam kapıyı açtı. Soner’i şöyle bir süzdü. Soner kendini tanıttı. Adını ve Erasmus öğrencisi olduğunu söyledi. Adam hemen gülümsedi ve elini sıktı. İçeri buyur etti. Birlikte girişteki resepsiyona ilerlediler. Adam önce bilgisayardaki kayıtlarına göz gezdirdi. Daha sonra bir anahtarı Soner’e verdi.

“3. Kat, sol koridordaki 305 numaralı oda. Tekrardan hoş geldin.”

Soner İngilizce bilmesine sevindi. Tabii konaklama yeri işlettiği için bunu normal karşıladı.

“Çok teşekkür ederim. İyi akşamlar dilerim.” dedi Soner.

Adam oldukça güler yüzlüydü. “İyi akşamlar dostum. Bu arada benim adım da Danek. Bir ihtiyacın olduğunda hemen söyle.”

Soner de adama gülümsedi. “Çok teşekkür ederim. İyi akşamlar yeniden.”

Soner yavaş yavaş merdivenlerden çıkmaya başladı çantalarıyla birlikte. Bina oldukça sessizdi. Saat daha yeni yeni ona yaklaşıyordu fakat neredeyse herkes uyumuştu ya da binada kalan çok az kişi vardı. Odasında iki kişiyle kalacaktı. Odasına çıktı. Kapıyı açtığında odada kimse yoktu. Diğer iki yatak boştu. Herhalde daha gelmediler diye düşündü. Çantalarını bir kenara bıraktı. Odada üç yatak dışında duvarda ortalama bir lcd tv, üç adet ince uzun eşya dolabı ve bir küçük masa vardı. Odanın penceresine doğru yaklaştı. Nereyi gördüğünü merak ediyordu. Gecenin karanlığında ay ışığı nehrin üzerine yansımaktaydı. Ünlü taş köprüyü gördü. Odasının manzarası oldukça iyiydi. Buna sevindi. Kendisini oldukça yorgun hissediyordu. Ülkesinde hava limanına gitmek için üç saat, ülkesinden Çek Cumhuriyeti’ne gelmek için iki buçuk saat ve ardından da Pisek kasabasına geçmek için iki saat yolculuk etmişti. Üzerini değiştirip uykuya daldı.

Sabah telefonunun sesine uyandı. Arayan annesiydi.

“Günaydın oğlum nasılsın? Naptın iyi uyuyabildin mi?” dedi annesi merakla. Uzakta olduğu için oldukça endişeliydi.

“Günaydın annem. İyiyim merak etme. Sayende uyandım ama olsun, iyi oldu.” Dedi biraz uyku sersemi biraz da gülerek Soner.

“Karnını güzelce doyur ve dikkat et yavrum. Habersiz de bırakma.”

“Tamam merak etme sen. Bugün kasabayı dolaşacağım biraz zaten. Akşam ararım yine. Evdekilere selam söyle, görüşürüz annem.” dedi Soner. Annesi de görüşürüz diyerek telefonu kapattı. Çoraplarını giymek için davrandı. Fakat tekini bulamadı. Yatağının altına gittiğini düşündü. Umursamadı ve çantasından yeni bir çift çorap çıkartıp giydi. Kahvaltı etmek için odasından çıktı.

Danek’e bakındı fakat ortalıkta yoktu. Görebilseydi kahvaltı için önerisini alacaktı. Artık merkeze inip kendisi bir yeri denemek zorunda kaldı. Binadan çıktığında hava kasvetliydi. Kapalı ve kasvetli havaları hiç sevmezdi fakat eylül ayındaydılar ve kış gelecekti. Alışması gerekiyordu. Gündüz gözüyle merkeze doğru ilerlemeye başladı. Akşam olmadığı halde ortalıkta tek tük birkaç insan vardı. Evlerinden ya da sokaktan kim Soner’i görürse dik dik ona bakmaktaydı. Bu kadar yabancı hissedeceğini hiç düşünmemişti. Elinden geldiğince herkese gülümsemeye çalışıyordu. Fakat kimse selam vermiyordu. Fazla üzerinde durmadan gözüne kestirdiği bir kahvaltı mekânına oturdu. Menüye baktığında yiyebileceğini düşündüğü şey çırpılmış yumurtaydı. Bilmediği yemekleri daha denemeye hazır değildi. Görevli masaya geldiğinde siparişini verdi. O esnada dükkânın önünden beyaz tenli ve sarışın bir kız geçiyordu. Soner kızı hoş bulduğu için baktı. Siparişi alan adam onun bakışını gördü ve sırıtmaya başladı. “Adı Andela. Bizim peynircinin biricik kızı. Gitti mi hoşuna çocuk?”

“Hoş kızmış evet.” dedi Soner gülümseyerek. Yersiz de olsa birinin onunla konuşması hoşuna gitmişti.

“Sen daha önce yaptın mı çocuk? Kaç yaşındasın?” Adam baştan aşağı alıcı gözüyle Soner’i süzdü. Soner bu soru karşısında ne diyeceğini bilemedi. “21 yaşındayım. Siparişimi getirebilir misiniz? Bayağı acıktım da.” Soner lafı değiştirdi. Adamın sorusu oldukça garip ve uygunsuz geldi.

“Tamam çocuk çırpılmış yumurtanı hazırlıyorum. Merak etme Andela’ya senden bahsederim ben.” dedi kahkaha atarak. Soner umursamamaya çalıştı. Fakat Andela onun da aklına düşmüştü. Ortalığa bakındı. Kız çoktan kaybolmuştu.

Soner kahvaltısını etmiş ve kahvaltı ettiği yerden ayrılmıştı. Kasabaya gelme sebebi olan öğrenim göreceği Film Okulu’nu aramaya başladı. İnterneti neyse ki çekiyordu. Ortalığa baka baka okulun önüne geldi. Oldukça sade ve iki katlı bir binaydı. Açıkçası okul olduğuna önündeki tabela sayesinde ikna oldu. Fakat kapıları kilitliydi. Mesajlaştığı hocayı aradı ancak telefonu açan olmadı. Mesaj attı ve oradan uzaklaşmaya başladı. Bu duruma canı sıkılmıştı. Ertesi gün derslerin başlıyor olacağı yerde kimsecikler yoktu. Kasabayı gezmeye başladı.

Kasabada yürüdükçe üzerine bir ağırlık çöküyordu. Kasabaya gelen tek öğrenci olamazdı fakat yerel halk dışında kimseyi görmemişti. Gördüklerinin de çoğunluğu yaşlı insanlardı. Turist bile yoktu. Görüştüğü hoca ise vardığından beri ne mesaj atmıştı ne de aramıştı. Şimdi de cevap vermiyordu. Bu iş hiç hoşuna gitmemişti. Kaldığı yurttaki görevli Danek ile kesinlikle konuşmalıydı. Sonuçta orayı ayarlayan okuldu. Bunları düşünüp dururken kasabanın meşhur nehrine yaklaştı. Nehrin kenarında biraz durdu ve derin bir nefes aldı. O esnada birisi pat diye yanına gelip ona dokunuverdi. Yaşlı bir teyze art arda Çekçe bir şeyler söylüyordu. “Dnes je její noc. Vodnikova noc.” Soner korktu. Kadın ısrarla gözünün içine bakarak ve Soner’i sarsarak bu sözleri tekrarlıyordu. Kasabadaki herkes gibi donuk bir ifadeye sahipti. Soner omzunu kadından kurtardığı gibi hızla oradan uzaklaştı. Arkasına birkaç defa dönüp baktığında kadın ona dönül bir şekilde aynı şeyleri söylemeye devam ediyordu.

Soner sinirleri alt üst olmuş bir şekilde yurda geldi. Hemen Danek’e bakındı. Şükürler olsun ki resepsiyondaydı. Hızla yanına gitti. “Okula gittim fakat kapalıydı. Filip’e ulaşamıyorum telefonlarıma dönmüyor. Ne yapacağımı bilmiyorum. Lütfen bana yardımcı ol.” dedi Soner çaresizce.

“Okul? Filip?” Danek oldukça şaşkın bir şekilde Soner’in yüzüne bakıyordu. “Evet okul diyorum Danek, Filip de burayı benim için ayarlayan hoca.”

“Ben Filip tanımıyorum dostum. Okul da senelerdir kapalı.” Soner kafayı yemek üzereydi. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Kasabadan çıkıp bu işin çaresine konsoloslukta bakmaya karar verdi. “Prag otobüsü saat kaçta var en yakın?”

“Yarın sabaha kadar başka otobüs yok. Niye erkenden gidiyorsun ki? Gez dolaş keyfine bak. Hem bu gece hepimiz için çok özel bir gece.” Adam yeniden gülümseyerek Soner’e baktı.

“Sikicem özel gecenizi, nereye geldim ben!” dedi Türkçe olarak. Adam ne dediğini anlamadı fakat sinirlendiğinin farkındaydı. Soner sinirlen yukarı çıktı. Hemen ardından Danek telefonunu eline aldı ve bir yeri aramaya başladı.

Soner odasına çıktı ve yanındaki çantayı bir kenara fırlattı. Hava kararmıştı. Yatağa oturup bir süre öylece durdu. Daha sonra camdan nehre baktı. Bugün ona saldıran kadın aklına geldi. Ne demişti o kadın? Vidinuk? Vorduk? Düşünüyordu. Arama motoruna aklına gelenleri yazdı fakat anlamlı bir şey çıkmadı. Daha sonra biraz daha düşününce Vodnik’i denedi. Slovak mitleri ve iblisleri hakkında yazılarla karşılaştı. Yazdığına göre insanları suya çekip ruhlarıyla beslenen bir iblisti. Tam yazılara dalmışken telefonu çalmaya başladı. Olduğu yerde anlık olarak fırladı. Annesi arıyordu. Bugün olanları söylerse annesinin çıldıracağını çok iyi biliyordu. Birkaç derin nefes alıp yüzüne sahte bir gülümseme kondurduktan sonra telefonu açtı. Her şeyin çok iyi olduğundan, okula gittiğinden ve gezdiğinden bahsetti. Elinden geldiğince keyfinin yerinde olduğunu düşündürdü. Annesi ikna olmuş gibi gözüküyordu. Soner, çok gezdiğini ve dinlenmesi gerektiğini söyleyerek telefonu kapattı. Ertesi sabah erkenden kalkıp konsolosluğa gidecekti. Yine anlamlandıramadığı bir ağırlık üzerine çöktü. Neredeyse bayılacak gibiydi. Zoru zoruna tuvalete girdi ve kendini yatağa bıraktı. Bir şeyler rahatsız ediyordu. Gözünü açamadığı halde bir sağa bir sola döndü.

Bir anlığına kendinden geçmişti ki gözlerini açtı. Odanın kapısı çalıyordu. Saate bakmayı akıl bile etmeden gözlerini ovuşturarak kapıya yöneldi. Hiçbir şeyi sorgulamadan gidiyordu. Sanki büyülenmişti ve o kapıyı açması gerekiyordu. Kapıya bir kez daha hafifçe tıklandı. Soner kapıyı yavaşça araladı. Gündüz gördüğü kız beyaz bir elbisenin içinde karşısındaydı. Kız gülümseyerek Soner’i itti ve içeri girdi. Dudaklarına yapıştı. Soner yaşadıklarının gerçekliğini bilmiyordu. Sanki her zaman birliktelermiş gibi hissediyordu. Kız, Soner’i soymaya başladı. Bir yandan da öpüşmeye devam ediyorlardı. O esnada Soner bazı sesler duymaya başladı. Koro halinde tekrarlanan sözcükler vardı fakat anlamıyordu. Hatta duyduğu halde aldırış etmiyordu. Kızla yakınlaştıkça karanlık bir boşluğun içine çekiliyordu. Sanki bütün duyguları ve düşünceleri içinden sökülüyordu. Kız, Soner’i soyunca yatağa attı ve Soner’in üzerine çıktı. Onu baştan çıkarmaya devam ediyordu. Fakat ortada korkunç bir gerçek vardı. Odada kız yoktu ve hiç de olmadı. Soner yalnızdı. Görünmeyen bir güç tarafından sömürülüyor ve kendinden geçiyordu. Sesler iyice artmıştı.

Soner’in ilk gününde kaybolan çorabı bir parça dala sarılmış ve kanlı bir şekilde nehrin kenarındaki garip kadının elindeydi. Kendinden geçmiş bir şekilde art arda sözcükler mırıldanıyordu. Soner’i efsunlayan bu kadının büyüsüydü. Kadın fazlasını yaptıkça Soner de odasındaki hayali kızla kendinden geçiyordu. Odadaki eşyalardan kanlar süzülmeye başlamıştı. Soner bunu umursamıyordu. O an hiçbir şeyi umursamıyordu. Zihni karanlığa battıkça batıyordu. Üzerindeki kızın da gözlerinden, kulaklarından ve ağzından kanlar süzülmeye başladı. İnanılmaz bir dehşetin içindeydi. Kadının büyüsünün, bağırışlarının zirvesinde gerçekte olmayan kızın da inlemesi gerçekleşti ve Soner’in zihni tamamen karanlığa teslim oldu.

Boğuk bir şekilde sesler duymaya başladı. Soğuk havayı iliklerine kadar hissediyordu. Gözlerini yavaşça araladı. Etrafında bir grup maskeli ve cübbeli insan vardı. Bir tanesi konuşma yapıyordu. Diğerlerinden ikisinin elinde de meşale vardı. Nehir kenarındaydılar. Soner kafasını toplamaya çalışıyordu fakat sanki içinde ne varsa gitmişti. Ne konuşabiliyordu ne de herhangi bir tepki veriyordu. Bu bedeninin sanki dışarıdan deneyimlemek gibiydi. Etrafına bakındı. Çıplak bir şekilde bir tahta parçasına bağlanmıştı. Konuşma yapanın elinde büyük bir bıçak vardı. Gözlerinin açık olduğunu fark ettiğinde konuşması kesildi. Ona doğru geldi. Maskesini çıkarttı. Nehrin başında karşılaştığı ve ona büyü yapan kadındı bu. Elinde kocaman bir bıçak vardı. Soner bunu gördüğü halde hâlâ tepkisizdi. Kadın belki de iyilik etmişti ve o anda gerçekleşecek olay esnasında acı çekmesini istememişti. Kadın aynı sözcükleri tekrarladı: “Dnes je její noc. Vodnikova noc.”

Büyük bıçağı sert bir şekilde Soner’e sapladı. O esnada başka birisi geldi. Kadın Soner’den bıçağı çıkardı. Oluk oluk kan akmaya başladı. Gelen adam bıçağı teslim aldı. Maskesini çıkarttığında Soner onun yurda götürüp karşılığına para isteyen adam olduğunu anladı. Adam aldığı bıçağı sert bir darbeyle Soner’in başka bir yerine sapladı. Soner bunlara rağmen aynı duygusuzluğuyla bakmaktaydı. Vücudundan kan akan yerlere ve adama baktı. Bıçak teslimi ve bıçaklama orada bulunan diğer 5-6 kişiyle birlikte devam etti. Şimdiye kadar tanıdığı kim varsa oradaydı ve hepsi de Soner’i bıçakladı. Artık ağzından da kanlar süzülüyordu. Soğukluk hissi de yavaş yavaş kayboluyordu. Bu dünyadan ayrılmasına çok az kalmıştı. Her şey yavaş yavaş bulanık hale geliyordu.

Oradakiler bıçaklama töreni bitince Soner’i nehre götürdüler ve süzülecek şekilde nehre ittiler. Başında dikiliyorlardı. O ise oradan yavaş yavaş ayrılıyordu. Hiçbir acı duymadan hem bedeninden hem de karadan uzaklaşmak üzereydi. Kısa bir süre sonra nehirde bir hareketlenme olduğunu görür gibi oldu. Bir şey su yüzüne çıkıyordu sanki. Fakat o esnada her şey karardı. Artık her şeyiyle kendini ölüme teslim etmişti…

Buğra Mert Alkayalar