Öykü

Boncuklar, Eldivenler, Şapkalar! Şapkalar! Şapkalar!

Okuyana not: Bu sayfaları canavar dişlerini dolgun etime geçirdikten hemen sonra yazmaya başladım.

Acıyor. Kanıyor. Sivri dişleri dirsek kemiğime dek dayandı. Beni o kurtardı. Tüm bunlar, duyduğum seslerden sıkılmamla başladı.

Kulübemin yanındaki şatonun kilerinden gelen kükreme sesleri beynimi didikliyordu. Şatodan şikâyetçiydim. Ondan nefret ediyordum. Temeline kibrit suyu döküp ateşe vermek hep iyi bir fikir gibi gelmişti. Keşke sesleri duyan kulaklarımı, sesin kaynağını merak eden içimi fareler kemirseydi. Başıma bunlar gelmezdi.

Yaşadığımız Yer

Yaşadığımız yerdeki yapraklar da dallarından kopup aheste aheste salınarak yere değiyor. Kulakları tırmalayan ince bir sesle şikâyetlerini bildiriyorlar. Bu yüzden, Ağlak Yaprak Kasabası demişler buraya.

Bu kasabada herkes tek başınadır. Dünyanın ücra köşelerinden birine, kimseye çaktırmadan kurulmuşuz gibi, doğan kimsenin soyu yoktur. Herkesin aile ağacı tek kişiden oluşur. O da kendisinden başkası değildir. Doğduğumuz an annemizden, babamızdan alınır, bambaşka yerlerde büyütülürüz. Çehremiz birbirimizden ayırt edilemeyecek kadar farklılaştığında kasabaya gönderiliriz. Her biri uzak noktalara inşa edilmiş kulübelerimiz bizleri bekler. Sadece bir şato var. Buralı olmayanların şatosu. Bizse bir tek kasabaya aidiz. Söylenenlere göre, onlar da çocukken öylelermiş.

Benim kulübem, mermer şatonun hemen dibinde. Dik yamaçlı dağın ve cılız gövdeli ağaçlarla dolu ormanın bitişiğindeki düzlükte yalnızca ikimiz varız: Kulübe ve şato. En yakın diğer kulübe, en az üç yüz adım ötede. Sanırım bu büyüklükteki yerlere kıta denirdi. Bu doğruysa, dünyadaki binlerce kıtadan birindeyiz.

İnce odunların sağlam sayılmayan yaprak ipleriyle birbirine bağlanması sayesinde yapılan kulübem! Her an uçabilir ya da sonsuza dek içinden çıkamayabilirdim. Tek manzaram olan şatodan gelen böğürmeleri, kükreme ve haykırmaları mantıklı bir temele oturtmadan ne uçasım ne de hapsolasım vardı.

Ben kasabaya getirileli sekiz gün oldu. Geldiğimde kulübe inşaatı -ne büyük işçilik ama!- henüz bitmemişti. Diğer çocuklardan geç döndüm. On yaşındayım. Tipim geç farklılaştığı için geri dönmem riskli bulundu. Bir türlü bebeklik hâlimi kaybedemiyordum. Hâlâ kel kafalı, pembe, tombul yanaklı, bıngıldağı yumuşak bir kız çocuğuydum. Gür kaşlarım ile dolgun dudaklarım neredeyse tek gelişen yerlerimdi. Bazı çocuklar çok hızlı değişiyor. İki yaşında geri döneni bile gördüm. Öyle olmak istemezdim.

Geldiğimiz Yer

Merak edilecek hiçbir şeyi yok. Bebektik, neyse ki büyüdük. Nihayetinde buradan gidiyoruz. Sulu bir yer. Bastığınız toprak birden çökebilir ve bir ayağınız su dolu bir çukurun içinde sırılsıklam olabilir. Orası hakkında da şikâyetlerim vardı. Ama kurtulacağımı biliyordum. Umursamadım ve hiç kimseye bundan söz etmedim.

Getirilişim

Yol çok uzun sürdü. Kulaklarıma cızırtılar dolmaya başladı. Kafamın içine tozlar havalanmasın diye su serpiliyor. Yaşadığımız yere, Ağlak Yaprak Kasabası’na, at arabasıyla, gürültülü konvoyla ya da balonla getirilmiyoruz. Herkesin kendi gizli tüneli var. En gencinden en yaşlısına kadar, her birimizin kendine ait kaldırım taşı var. Günlerdir yer altında emekliyorum. Yolda mola verilecek birkaç nokta var ama ben burayı öyle merak ediyordum ki, soluksuz süründüm. Dizlerim ve dirseklerim ezikler içinde.

Kaldırım taşı, itmemle birlikte oynamaya başladı. Mutluluktan kıvranarak yerinden ayrıldı. Artık o da birine aitti. On yaşındaki birine. Önce kafamı, omuzlarımı, sonra gövdemi kasabaya çıkardım. Kalçam kaldırımın sığdığı aralıktan daha genişti. Sallaya sallaya neredeyse on dakikada geçirebildim. Sonunda ayaklarımın üzerindeydim. Üstelik yalnızdım!

Altından çıktığım kaldırım parkesini yerine yerleştirdim. Kollarımı belimde birleştirip göğsümü gerdim. Uzun yoldan geldim. Cebimde birbirine çarpıp eğlenceli sesler çıkaran saydam bilyelerden birini çıkardım. Tam ortası yeşil. Onu güneşe tuttum. Tuttum ve büyülendim. Başka bir dünyaya girdim. Mümkünmüş gibi.

Şato Hakkında Tüm Bildiklerim

Daima ürkütür. Kim bilir? Belki de yalnızca beni. Paslanmış gibi görünür. Duvarları arasındaki toz zerrelerinden birine üfürsem yıkılabilir. Hiç penceresi yok. İki adımda bir kapı var. Hangisinin seni içeri alabileceğini bilemezsin. Bugüne dek herhangi birinin açıldığını görmedim. Şatoya giren ya da şatodan çıkan birini görmedim. Sivri uçlu çatılarına kuşlar saplanıp ölür. Demir parmaklıklarla çevrili bahçesi uçsuz bucaksız. İçinde henüz keşfedilmemiş türde bitkiler ve sürüngenler olduğuna eminim.

O Kim ve Nasıl Tanıştık?

Yaprakların düşüşlerinde aleni değişimler vardı. Neyse ki aralıkları çok sık değildi ve durmadan sıçramak zorunda kalmıyordum. İnce gövdeli ağaçlarda bu kadar kalın damarlı yapraklar olması normal değildi, sanırım. Doğa hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Bir yandan şatodan gelen aç canavar kükremeleri, kulübenin içinde geziyordu.

Nedense günlerden bir gün yaprakların düşüşleri daha da sertleşmiş, çokça sıklaşmıştı. Bazısı çat, bazısı tak diye düşüyordu. Korkudan kulübenin en köşesinde, ayaklarımın üzerine çökmüştüm. Her düşüşte yüzümün farklı bir hâl aldığı belliydi. Mimiklerim ağırlaşmaya başlamıştı. Kaşlarım yavaşça çatılıyor, ağzım zorla kapanıyordu.

Güm! Güm! Güm!

Ellerimle kulaklarıma bastırıyordum. Hiç sağlam olmayan, toprağa sabitlenmemiş duvarlarım sanki, “Yıkılabilirim,” diyordu. Eşyalar ufak adımlarla yer değiştiriyordu. Öyle görünüyordu ki, aç kalabilirdim. Uzun süre kulübenin bu köşesinden ayrılamayacağıma emin olduğumda, koşarak mandalina kasama gittim. Kazağımın göbeğinin alabildiğince mandalinayla yerime geri döndüm, yine koşarak. Bu seslerin ağlak yaprakların düşüşlerinden gelemeyecek kadar sert ve sık olduğunu düşünmeye başladım. Kulübem daha yukarı zıplamaya başlamıştı.

Bam! Bam! Bam!

Ayak uçlarım mandalina kabukları dolmuştu. Dilim uyuşmuştu. Şatoyu görmek, yerinde mi diye kontrol etmek istiyordum. Belki o ayaklanıp gitmeye kalkışıyordu. Bu sesler, şatonun mermer ayak sesleri olabilirdi pekâlâ.

Rap! Rap! Rap!

Korkum geçmiyordu. Sesleri tamamıyla duymaya, aldırmamaya karar verdim. Burnumu karıştırırsam hem dinleyip hem eğlenebilirdim. İşe koyuldum. Uzun tırnaklarımı kepçe gibi kullanmaya başladım. Kulübe zıpladı. Balık avlıyordum. Kulübe zıpladı. Bir tane yakaladım. Yatağım bile zıpladı. Burnumu ondan kurtardım. Mandalina kasası devrildi. Yakaladığım balığı önümdeki mandalina kabuklarının içine koydum. Kapı açıldı. İki büklüm olana dek eğilmiş dev, kafasını kulübenin kapısından içeri soktu. Bu kadarı da fazlaydı!

“Boncuklar, eldivenler, şapkalar, şapkalar, şapkalar!”

Kollarında misinaya geçirilmiş renkli boncuklar, iki eliyle gerdiği ipte mandalla tutturulmuş eldivenler, kafasında üst üste geçirilmiş örgü şapkalar. Ağlak yapraklar mızmızlanmayı bıraktı. Ağaç dallarında kalanlar kadarıyla rüzgârda hışırdayan uslu yaprak sesleri kulübeye sızmaya başladı.

Açık bıraktığı kapıdan kulübeye girmek isteyen köpeğin kafasına pat pat vurarak, “N’aber köpek?” dedi. Buraya ait değildi.

Boncukçu, eldivenci ve şapkacıydı.

Böyle tanıştık.

Başımıza Ne geldi?

Ben mi bir cüceydim, o mu devdi? Asıl merakımız bu değildi. Kimdi? Nereden gelmişti? Neden benim kulübemi seçmişti? Hepsini bir bir sordum. Her birine bir eldivenle, boncukla veya şapkayla cevap verdi. Daha sonra anlayacaktım ki, eldiven elinde olmayan nedenlerdi. Boncuklar seke seke kaçmayı, şapkalar köşelere saklanmayı öğütlerdi.

Yaprakların sesleri dinmişti. Ya da ağlak yaprak sesleri sandıklarım gelmek üzere olanın ayak sesleriydi. Şatonun içindeki canavar kilerinin varlığına olan inancım, sessizlikte çoğalan kükremelerle pekişiyordu. Kapımdaki dev, sırtındaki büyük çantasından sürekli şapka çıkartıyordu. Her yerini örtene dek devam etti. Ayaklarına taktığı şapkalar, farelerin kafalarına takılmış gibi duruyordu. Yerden sadece birkaç santim yukarıdalardı. Avuç avuç boncuk çıkarıp uzağa fırlatıyordu. Onlar gibi zıplayarak kaçmak istiyordu. Kulağım şatoda, gözlerim devdeydi.

Son vermeliydim.

Bir son verebildim.

Devin üstünden zıplayıp şatoya yöneldim. Boncuklardan hızlı koşuyordum. Yüzündeki şapkayı kaldırıp ayak seslerime baktı. Gözlerim hâlâ ondaydı. Arkama bakarak şatoya gidiyordum. Kükremeleri dindirmeye.

Yerinden fırlayıp şapkaları etrafa saçtı. Ayağa kalktığında kulübem onun için yerdeki ufacık taşlardan biri gibi duruyordu. Seyrek ormanın ağaçları birer ottu. Ayak başparmağını kulübenin açık kalan kapısına takıp onu yükseltti. Dizinde sektirmeye başladı. Dayanıksız kulübem en iyi toplardan daha güzel sekiyordu. En sonunda diziyle öyle sert yükseltti ki, koşmayı bırakıp dönerek gökyüzünde ufalan kulübeme baktım. Daha hızlı şekilde alçalmaya başladığında dev birkaç adım geri gidip beklemeye koyuldu. Uygun an geldiğinde Ağlak Yaprak Kasabası’nın görüp görebileceği en şık röveşata atıldı.

Kükremeler kulağıma dolup taşmaya başlamıştı. Korkudan olacaktı, sesleri daha yüksek duyduğumu sandım. Kolumun ortasına saplanan şey ve hissettiğim acı için bir bahane uyduramadım. Kulübeyi boş verdim. Kısa süre içinde etrafım dizime gelen, ufak ama hırçın canavarlarla doldu. Kükremeler yerini yemek bulmuş yabani hırıltılarına bıraktı. Aralarından nasıl sıyrıldığımı fark etmeden şatoya doğru koşmaya başladım. Yönümü seçmek gibi bir şansım olmadı. Sadece, hızlandıkça hızlandım. Gözlerimi kapattım. Dudaklarım var gücüyle çalışıyor, bildiği tüm kutsallara yaşamak için dilekler diliyordu.

Sert bir şeye çarptım. Demir parmaklıklar. Çizgi filmlerdeki gibi demirlerin yüzümün şeklini alabileceği kadar hızlıydım. Gözlerimin hemen önünde, ufacık bir tabelada bir adım geriden okunamayacak büyüklükte bir şeyler yazıyordu.

“Nesli tükenmekte olan Tazmanya Canavarı besleme ve üretme şatosu.

Lütfen yem vermeyin, Ağlak Yaprak Çocukları ile besleniyorlar!”

Canavarlar ziyaretçi kabul edip ziyafet bekliyordu.

Devin beni neden seçtiğini ve şatonun geçmişini hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

Kaçtım. Sağa, sola, ortaya, ama hep ileriye giderek. Nihayet kaldırım taşımı buldum. Arkama baktığımda, uzaklardan bana doğru gelerek büyüdükçe büyüyen bir sürü canavar vardı.

Kaldırım taşını kaldırdım. Tünelimin içine atladım. Taşı deliğe kapatır kapatmaz canavarların taşa toslama patırtıları tünelin içini doldurdu. Tünellerin arasından geçe geçe dizlerim sıyrılana kadar ilerledim. Gördüğüm ilk ışığa vardım. Bir başka kaldırım taşını iterek yerinden çıkardım. Kafamı içine soktuğum yeni kasabada bir ses hariç derin sessizlik vardı.

“Boncuklar, eldivenler, şapkalar, şapkalar, şapkalar!”

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Boncuklar, Eldivenler, Şapkalar! Şapkalar! Şapkalar!” için 6 Yorum Var

  1. ged dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle çok özgün bir diliniz olduğunu söylemeliyim. Merak edip diğer yazılarınızı da inceledim. Hepsinden ayrı keyif aldım. Burada da ilgi çekici bir dünya yaratmışsınız. Kendi adıma hikayelerde her şeyin en son bir yere bağlanmasına çok alışmışım. Burada sizin de belirttiğiniz gibi bazı şeylerin nedenini hiçbir zaman öğrenemeyecek olmak farklı bir tat verdi :slight_smile:

    Diğer hikayelerde görüşmek üzere!

  2. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Keyif alıp zaman ayırmanız beni çok mutlu etti. Teşekkür ederim.
    Her şey belirsizken öyküleri sonuca bağlamaya çalışmak haksızlık.
    Tekrar çok teşekkür ederim, sevgiler.

  3. Bütün dehşetine rağmen, sürreal ve sevimli bir dünya okudum. Anlatıcı/kahramanın sarkastik ve doğal dili de öyküye renk katıyordu.
    Rövoşata özellikle iyiydi.
    Elinize sağlık

  4. Elif dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Yorumunuzu okumaya başlayınca, dehşet demiş olmanız beni mutlu etti ve devamını okumadan evvel biraz bekledim.
    Çocuk öyküsü olmasını isteyerek yazmaya başlamıştım ve çocuk öykülerindeki pembe dünyalardan hoşlanmam. Dehşetli, sürreal ve sarkastik.
    Bunu başarmışsam ne mutlu.
    Görüşmek üzere!:mermaid:t3:

  5. Öykülerinizin çarpıcı, farklı ve özgün olması, bir şey anlatma kaygım yok tut tutabilirsen tarzındaki yaklaşım, yine de içinde anlatıyorum işte anlasana kararlığı ve muzip bir dil. Öykülerinizi okumayı seviyorum, kaleminize sağlık