Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Emekli Bir Süper Kahraman

“…damarlarımda batık bir gemi dolanıyor, ciğerlerimin yelkenleri sökülmüş, ayaklarım zincir alamıyor bir türlü, bu diyara mecbur kalmışlığım tutuyor denizi, deniz komple soluk borumdan akıyor, öksürmek gelmiyor içimden, sessizce ölümü kabullenmeyi seçiyorum, dinmiyor fırtına, hortumu tahrip ediyor, birileri doğum sancılarını böbreklerime kusuyor, taş olup düşüyorum o bilindik tünelden, ekşimiş bir kalp sırıtıyor solumdan, sağımda kırık bir kolun bin yıldır çaldığı kırık plak inliyor, perişan olmuş kaval kemiği, çoban olmaktan bıkmış bir adamın gözleri çukurlarından sökülüyor, kulaklarımdan duymadığım şarkılar akıyor, petrol gibi dökülüyor karabataklar, batık bir gemi damarlarıma saplanmış bir vinçle çıkarılıyor…”

Geçen gün günlüğüme bu satırları yazmıştım. Ne hastalıklı cümleler… Sebebini biliyordum bu ruh halinin. Yıllarca risk almadan yaşamış olmamın ve en sonunda bir memur olarak evden işe, işten eve gidip gelmekten başka bir şey yapmadığım bugünlere gelmemin getirdiği sıkıntıyla beynimden fışkıran cümlelerdi bunlar. Neyse ki çizgi romanlarım vardı. Evdeki odalardan birini sırf bu renkli dünya için ayırmıştım. Binlerce kahramanın yaşadığı, hiçbirisinin işten eve, evden işe sonsuz döngüye girmediği, aksine her birinin muhteşem maceralar yaşayıp yepyeni diyarlarda gezdiği bir odam vardı. Akşamları oraya kapanıp saatlerce okuyordum. Vahşi batının engin düzlüklerinde atımı dörtnala gün batımına sürdüğüm akşamlar da oluyordu, barbarların insan gözlerini çöplere batırıp kızartarak yediği bir ülkenin kralına suikast düzenlediğim sırada uyuya kaldığım geceler de.

Memur olarak sabahları erken kalkmak mecburiyetindeydim. Her gün tıraş oluyor, saçlarımı gerçek bir beyefendi gibi tarıyor, kravatımı güzelce bağlıyordum. Bunlardan yakındığımı düşünmeyin sakın, memurluk insanı temizliğe alıştırıyor. Sonuçta 21. Yüzyılın bu saygın dünyasında Barbar Conan misali gezecek halim yoktu. Daha ziyade bir Clark Kent çağın saygınlığına daha uygundu.

İşyerindeki arkadaşlarım arasında en iyi diyalog kurduğum kişi Efsun’du. Şişmanca bir hatundu ve kendi deyimiyle “evde kalmış” durumdaydı. Zira kırk yaşında falandı. Hep gülerdi. İstisnasız her gün sabahları kendi elleriyle pişirdiği bir şeyleri ofise getirirdi. Bazen bir tepsi börek, bazen baklava, hatta bir keresinde kuru fasulye getirdiği dahi oldu.

Efsun, benim çizgi roman manyaklığımdan haberdardı. Bu sebeple sık sık bana takılırdı.

“Bir gün süper kahraman falan olursan, sakın beni kurtarmaya kalkma,” derdi bana. “Bu kilolarla beni kaldıramazsın, tüm karizmayı çizdirirsin.”

Süper kahraman olmak nasıl bir duyguydu? Ne kadar çok çizgi roman okursam okuyayım bu duyguyu tadamayacaktım. Zira gerçek hayatta süper kahramanlar yoktu.

Ofisteki diğer elemanlarla çok takılmazdım. Efe masasından saatlerce kalkmazdı, kalktığında sigara tüttürmeye giderdi. Kabadayı karikatürü kılıklı Cengiz’in tek yaptığı akşama kadar arabalar hakkında ahkâm kesmekti. Karşı masamda oturan Nergis tam bir tikiydi. Anlayacağınız öyle kaynaşmanın kolay olmadığı bir ofisti burası. Neyse ki bana Efsun’un getirdiği kekler ve muhabbeti yetiyordu. Yine de hayatın bu tekdüzeliğinden sıkılmıştım.

Akşamları eve dönerken –otobüse binmeyi sevmediğim için yürüyordum- etrafı seyrediyordum. Hayatı hakkında bir sıkıntısı olmayan insanlar etrafı seyretmezler, gidecekleri yere direkt yürürler. Oysa benim gibi hayalperestler, hayatlarını çok daha farklı hayal edenler yoldaki her ayrıntıya dikkat ederler.

Onu fark edişim yine bir ev dönüşü oldu. Karanlık yeni çökmüştü. Köpek havlamaları ve ara sıra geçen arabalar dışında sokaktaki tek ses benim ayak sesimdi. Sokağın ucunda çöp kutusunun yanındaki kuytuya takıldı gözlerim. Saçı sakalına karışmış, iri bedeni kirden bir zırhla kaplanmış bir adam yere serdiği yırtık çulun üzerine bağdaş kurup oturmuştu. İki eli de açıktı. Bir elinde dikkatle okuduğu kitabı tutuyordu. Benim dikkatimi ise diğer elindeki “şey” çekmişti. Işıltılı bir şeydi bu. Adama yaklaştıkça bunun bir “buz parçası” olduğunu fark ettim. Sanki adam elinde tutmuyordu, bir iki parmak yukarıda havada asılı kalmış gibiydi buz parçası. Işıldıyordu. Benim gibi bir hayalperestin bile anlamlandıramayacağı bir sahne… Bu düşünceler içinde adamı geçip gittim. Eve vardığımda hala sahneyi çözememiştim zihnimde. Uyudum.

Ertesi gün iş dönüşünde de gördüm esrarengiz adamı, sonraki gün de. Artık hayatımın bir parçası olmuştu. Bazı günler önünde dikiliyor ve dakikalarca gözlerimi üzerine dikip seyrediyordum. Hiç rahatsız olmuyordu. Sokaktaki o köhne mekânında ışıltılı buzunu tutarak bir yandan kitap okumaya devam ediyordu. Sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu.

Elinde tuttuğu ışıltılı buzun sırrını çözmeye çalışmakla harcar olmuştum bütün günümü. Hatta uykudan fedakârlık ettiğim günler oluyor, işyerine kızarık gözlerle gidiyordum. İştahım kapanmıştı. Efsun’un getirdiği güzel keklere bile dokunmaz olmuştum. Bu yüzden bana kızıyor ve son günlerdeki tuhaf halimin sebebini sorup duruyordu.

Zombi misali dolandığım bu günler bir Çarşamba akşamı sona erdi. Çünkü o gün o tenha köşede onu göremedim. Üzerine oturduğu yırtık çul hala oradaydı. Okuduğu kitabı da oraya koymuştu. Ama kendisi yoktu. Çekinerek çula yaklaştım. Esrarengiz adamı taklit eder biçimde üzerine oturdum. Bir süre bekledikten sonra kitabı alıp eve gitmeye karar verdim.

Eve geldiğimde kitabı aldığıma pişman olmuştum. Ya adam geri dönüp kitabını aradıysa, diye düşündüm. Sonra yarın akşam veririm dedim kendi kendime. Dönerse tabii ki…

Kitap siyah bir deri ciltle kaplıydı. Üzerindeki kokudan epey eski olduğu anlaşılıyordu. Heyecanla kapağı açtım ve ilk sayfada yazılı duran başlığı gördüm. “Kaptan’ın Seyir Defteri”.

Esrarengiz adam gemici miydi? Merak içinde okumaya başladım kitabı. Kitap bir gözlemcinin gözlediği esrarengiz bir adam hakkındaki notlarından ibaretti. “Işıltılı buz parçası sürekli elinde…” yazıyordu bir sayfasında. Bir başka bölümde “Diğer insanlardan farklı davranışlar gösterdiği için toplum içerisinde çok fazla kalamıyor,” diyordu.

Artık şüphe yoktu. Bu kitabın konusu benim her gün gördüğüm o adamdı. İyi ama kim yazmıştı bu satırları? Onu hayatı boyunca kim takip etmişti. Bu ayrıntıları bir kenara bırakıp biraz kitabın içeriğinden bahsedeyim.

Kitap binlerce yıl öncesinde, buz çağında başlıyordu. Mızraklarıyla mamut avlayan bir grup avcının çığ altında kalmasını önleyen bir tür tarih öncesi kahramanından bahsediyordu. İskandinav mitolojisini andıran bu satırlar benim gibi bir maceraperesti hemen içine çekmişti. Adamın yüzünü betimleyen bölümdeki cümleler tıpatıp o sokakta oturan adamı tarif eder gibiydi. Zaten dediğim gibi şüphesiz bir şekilde o adam bu adamdı.

Bir insan kendini anlatan bir kitabı neden okur, diye düşündüm. Tabii bu esrarengiz adamın insan olduğundan dahi tam olarak emin değildim. Eğer kitapta anlatılan adam bu adamsa binlerce yıl yaşamış olmalıydı. Tüm bunlar hiç gerçekçi olmasa dahi gözümün önünden gitmeyen o ışıltılı buz parçası imgesi sayesinde hikâyeye olan güvenim artıyordu. Ayrıca çok heyecanlı ve gizemli bir hikâyeydi bu. Gözlemcinin ifadesiyle “Kaptan”ın hikâyesi…

Kitabı yazan gözlemci esrarengiz adama bu ismi takmıştı: “Kaptan.” Kaptan, bir gün taş devrinin mağaralarında, bir başka gün Vikingler’in kuzeyde yaşadığı bir kazada ortaya çıkıyor ve insanları kurtarıyordu. Bütün bu kazaların ortak noktası ise karla ve buzla alakalı kazalar olmalarıydı.

İşteki arkadaşlarıma bu kitaptan ve gizemli Kaptan’dan bahsettim. Sanırım hayatımda yaptığım en büyük hata oldu. Hepsi çizgi romanlarla kafayı bozduğum ve ofiste çalışmamın onlar için bir tehlike oluşturduğu fikrindeydi. Efsun bile benden tırsıyormuş gibi garip hareketlerde bulunuyordu. Hepsinin benden uzak durmaya çalıştığını hissedebiliyordum. Bir hafta sonra beklenen oldu ve toplu bir şekilde beni şikâyet ettiler. Kurul toplandı ve akıl sağlığımın bozulması sebebiyle bir süreliğine işten uzaklaştırılmama karar verdi.

İşsiz kalmıştım. Memur olmadığım için istediğim saatte kalkıyordum. İstediğim zaman çizgi roman okuyabilirdim. Ancak son günlerde “Kaptan’ın Seyir Defteri” dışında pek bir şey okumuyordum. Bir paragrafta gözlemci şöyle diyordu:

“Söz konusu buz ve kar olduğunda Kaptan çok büyük ağırlıkları kaldırabiliyor. Böylece insanları çığdan ve buzdağı kazalarından kurtarıyor. Elindeki buz parçasını kendine saldıranlara karşı da nadiren kullandığı oluyor.”

Gözlemci esasında bir tür bilim insanı gibiydi. Sanki bu mutantı inceleyip bir sonuç çıkarmakla uğraşıyor gibiydi. Kitap boyunca Kaptan’ın yaşamına dair bütün ayrıntıları aktarıyordu. Uzaktan uzağa âşık olduğu bir kızdan bahsediyordu mesela. Bu kız Roma İmparatorluğu döneminde Avrupa’nın soğuk bir şehrinde yaşayan bir barbardı. Kaptan uzaktan uzağa günlerce acı çekmiş ve sonra bir gün onu unutmak için kendini açık denizlere vurmuştu. Kaptan böylece platonik aşkını unutmak maksadıyla kıtadan kıtaya geçerken Macellan’dan evvel dünya turu yapan ilk insan olmuş, ne var ki toplumdan soyutlanmışlığı sebebiyle bu hiçbir tarih kitabına geçmemişti.

Her gün sokaktaki o tenha yere gidiyordum. Kaptan’ın döneceği umuduyla yırtık çulun üzerine oturup saatlerce bekliyordum. Bekçi geliyor ve benden şüpheleniyordu.

“Hiç dilenci tipi yok sende,” diyordu, “sokakta yaşayacak adam tipi hele hiç yok. Kimsin, nesin?”

“Birini bekliyorum,” diye başımdan savıyordum onu. Ben kendi hikayemi anlatmak istemiyordum. Aslında kendi hikayem diyebileceğim bir hikâye yoktu ortada. Ben var olan bir hikayenin; Kaptan’ın hikayesinin peşindeydim.

Bir başka gece yine o sokağa doğru yola çıktım. Havada garip, sıkıntılı bir ağırlık vardı. Sessizlik… Araba bile geçmiyordu. Hafiften tırsmaya başlamıştım. Dolunayın loş ışığı apartmanların arasına sızamıyordu. Sokak lambaları da bozuk olduğu için epey karanlık olmuştu.

Sokağın ucunda karanlığa rağmen yırtık çulu görebiliyordum. Oraya doğru yürümeye başladım. Kendi ayak seslerim… Bir dakika… Başka bir ses… İki ayak sesi… Karşıdan iki kişi geliyordu. İkisi de bela kokan tiplerden… Bozuntuya vermeden yürümeli ve yanlarından geçip gitmeliydim.

Çizim: Mustafa Yaşar
Çizim: Mustafa Yaşar

Tam yanlarından geçerken bir tanesi önümü kesti. Aha sıçtık diye düşünürken diğeri de kolumdan yakaladı.

“Ne işin var buralarda bu saatte lan pezevenk? Kaç gündür her gün geliyorsun buralara. Ne iş çeviriyorsun lan bizim çöplüğümüzde.”

Anlaşılan bunlar çöplüğün horozlarıydı. Ötüşlerine bakılırsa çöplüğün tam ortası burası olmalıydı. Yüzüme sahte bir sırıtış… Boğaz temizleme…

“Kötü bir niyetim yoktu arkadaşlar,” dedim, “birisini bekliyorum.”

“Ne arkadaşı ulan!” dedi daha puşt tipli olan. “Ben senin arkadaşın mıyım it oğlu it?”

“Ayıp oluyor beyler,” dedim, “ben size şerefsizin evladı desem hoş olur mu mesela.”

Böylece temiz bir dayak yemeyi garantilemiştim. Neyse ki işe gitmeyecektim. Ağzım burnum dağılırsa çok da sıkıntı olmazdı sanırım. Tam bunlar sinirden çıldırmış durumda bana tekme tokat dalacaklarken başka bir ayak sesi duyuldu.

Üçümüz de başımızı çevirip sesin geldiği tarafa baktık. Bir film sahnesi gibiydi. Sokağın grotesk duvarlarına yakın bir yerden birisi, bir gölge… Yaklaşıyordu. Sahne sisle kaplanır gibi oldu. Ve bir ışıltı…

Sakalı ve elindeki buz parçasıyla şimdi karanlığın içinden çıkmış karşımızdaydı. Kaptan’ın görümüne aşina olan ben sakinliğimi korurken, iki dallama Kaptan’ın orman kaçkını görünümünden olacak biraz irkildiler.

“Yürüyün işinize,” dedi Kaptan, “arkadaşımı rahat bırakın.”

İki haydut korkuyla Kaptan’ın elindeki buz parçasına bakıyorlardı. Belli ki aralarında yaşanmış bir şeyler vardı. Kaptan bunlara doğru yürüdü ve elindeki buz parçasını üzerlerine atacakmış gibi yaptı. İki haydut öyle bir topukladılar ki dünya belki tarihinde böyle depar görmemiştir.

Beni kurtaran adama baktım. Orman kaçkını bir münzevi, gizemli bir yabancı, kimsenin tanımadığı bir süper kahraman…

“Teşekkür ederim,” dedim. Başını sallayarak karşılık verdi.

“Bunları buradan kovalamıştım ama yokluğumu fırsat bilmiş haydutlar.”

Ceketimin cebine sakladığım kitabı çıkarıp utanarak uzattım.

“Kusura bakmayın,” dedim, “kitabınızı almıştım, sonra vermek için çok aradım sizi ama bir türlü bulamadım.”

“Önemli değil,” dedi Kaptan, “her satırını çok iyi biliyorum zaten, ne de olsa beni anlatıyor.” Yüzünde kahramanlara özgü o hafif tebessüm vardı.

Eve, çay içmeye davet ettim. Kendisi çaya davet ettiğim ilk süper kahramandı. Eve vardığımızda koltuğa oturdu. Elektrik ışığının altında daha sıradan görünüyordu. Kaşlarının çevresindeki kırışıklıkları seçebiliyordum. Saatlerce sohbet ettik. Kitaptan aşina olduğum olayları, bir de kahramanının ağzından dinledim. Kitabı kimin yazdığını, gözlemcinin kim olduğunu sordum. Kaptan da bilmiyordu. Yıllarca onu takip edip hayatını not eden adamı aramış ama bulamamıştı. Zaten kitap da rastlantı eseri bir kütüphanede eline geçmişti.

Kitabın son bölümünü henüz okumamıştım. O yüzden bugün bu süper kahraman neden burada karşımda oturmuş çay höpürdetiyordu, bilmiyordum.

“Neden buradasın?” diye sordum. “Yani o sokakta…”

“Kafa dinliyorum,” dedi. “Aslında emekli oldum.”

“İyi de,” dedim, “insanların sana ihtiyacı yok mu? Onlara yardım etmen gerekmiyor mu? Evet, bugün bana yardım ettin ama kitapta anlatılanlar gibi olaylardan bahsediyorum.”

Güldü, elindeki ışıltılı buza bakıp iç geçirdi.

“Anlaşılan kitabın sonunu okumamışsın,” dedi. “Okusaydın neden emekli olduğumu anlardın.”

“Neden?” diye sordum ısrarla.

“Kitabın son sayfasını aç,” dedi.

Kaptan’ın Seyir Defteri’ni elime aldım. Son sayfayı açtım. Uzunca bir paragraf vardı.

“Ne yazıyor?” diye sordu Kaptan. Sanki biraz sonra duyacağı cümleler sebebiyle acı çekecekmiş gibiydi.

Kaptan’ın süper kahraman olarak kayda geçirildiği son sayfayı okumaya başladım.

“Kaptan son zamanlarda -1900’lerin başından beri- balıkçı gemilerini kurtarma işine iyi sardı. Sürekli olarak Kuzey Atlantik sularında küçük kayığıyla dolanıyor ve buzdağına çarpma riski taşıyan balıkçı teknelerini kurtarıyor. Buzdağlarını istediği şekilde hareket ettirme yeteneğine sahip olduğu için bu ona göre çocuk oyuncağı. Geçen yıl yani 1911’de tam 34 balıkçı teknesini buzdağına çarpmaktan ve batmaktan kurtardı. Bugün yine bir tanesini kurtarmanın peşinde… Tarih insan takvimine göre 15 Nisan 1912. Kaptan’ı gözlemeye devam ediyorum. Bir balıkçı teknesini takip ediyor. Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde bu teknelerin kaza yapacaklarını hissediyor. İşte karşıda buzdağı… Balıkçı tüm olanlardan habersiz… Teknesi buzdağına doğru ilerliyor. Artık fark etse bile çok geç… Ama kaptan iş başında. Kayığıyla yanaştığı buzdağını elindeki ışıltılı buz parçasının yardımıyla yaklaşık yirmi otuz metre öteye iteliyor. Kaptan mutlu… Kayığının içinde huzurla oturuyor. Ama 37 saniye sonra bir ses… Korkunç bir gürültü… Bir çarpmanın acı dolu feryadı… Kaptan işte o zaman fark ediyor, itelediği buzdağının başka bir gemiye çarptığını. Devasa bir gemi bu, koca gövdesinin üzerinde şu sözcük yazılı: Titanic.

Dehşetle karşımda oturan Kaptan’ın suratına baktım. Titanic’in batmasına sebep olan bu emekli süper kahramanın suratında acı bir gülümseme vardı.

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Emekli Bir Süper Kahraman” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *