Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hırr

Doğa… Komşu kuşların cıvıltısı. Ve ırkımın ceylanlara kafa tutuşu… Onları tek lokmada yutuşu… Sanki rüzgâr hiç esmiyormuş gibi duran bu deniz… Burada doğduğum için buraya ait hissetmiyorum, buraya ait olduğum için burada doğdum. Tüm evreni gezdi dolaştı ruhum; dünyanın etrafında, yaşayacağım bu ömürden daha fazla tur attı… Ve kendini yine burada buldu. Burası benim özüm, burası ruhum, burası benim ben… Hadi tutun pençelerimin arasındaki ellerimden, kürkünü teninde taşıyan yaz kış demeden, bu aciz adamın yelelerinden… Ve bir şarkı dinleyin bu koca dişlerimin arasında kalan dilimden… Hırr…

– Yine tembellik mi yapıyorsun sen? Ne bu halin?

Hızlıca yaslandığım bin yıllık ağacın gölgesinden çekildim. Size bin yıllık mı dedim? Bunu tüm kalbimle uydurdum. Ama asla yalan söylemedim. Hesap yapmayı bilmediğim için abarttım. Ve daha kim bilir neleri kaçırdım. Burada durup, sürekli kendi kendimle konuşmaktan hayatı unuttum, çünkü hayattan da buydu umduğum. Onu unutmak…

– Heyy, sana diyorum. Ne bakıyorsun suratıma bön bön! Hadi hazırlan.

Bu kadın gerçekten de beni deliye çeviriyor. Düşüncelerimi bile kıskanıp müdahale ediyor. Çünkü zihnimin içi tamamen kendisiyle dolsun istiyor. Zaten öyle de. Ne düşünürsem düşüneyim, neyi düşlersem düşleyeyim, hayallerimin arasına küçücük bir delik açıp oradan sızmayı başarıyor. Belki de bu yüzden ona aşığım, imkansızı bile yaratabildiği için:

– Bana herkesin içinde bağırma be kadın. Ben ormanların kralıyım ve gördüğüm muameleye bak! Birileri duysa tüm kariyerim pençeler altında kalır!

– Hah, şuna bak sen! Sen kralsan ben de kraliçeyim, hatırlatayım!

– Doğru, bir aslan karısına en fazla ne kadar kafa tutabilir ki, eğer karısı da bir aslansa.

Diyerek devirdiğim gözlerim, onun hırlamasıyla tekrar hayat buldu sanki. Bir anda zevkle irileştiler.

– Hııırrrrr

– Tamam tamam kükreme. Kalkıyorum işte. Çocuklar hazır mı?

– Çoktan hazırlar. Kahvaltı bile etmediler. Komşularımız bugün safaride insanın nadir türlerinden olan Güvenilir’i gördüklerini söylüyorlar, hem de iki tane. Onları görmek için çok heyecanlılar.

– Güvenilir mi görmüşler? Hem de iki tane öyle mi? İnsanın bu türüne rastlamak imkansız! Bu sadece bir efsane. Güvenilirlerin nesli çoktan tükendi. Bu hiç bitmeyecek gibi yaşadığım ömrümde, bir kere bile bu türe rastlamadım.

– O zaman bunu kükreyerek sana doğru gelen kızlarına da anlat. Bakalım tüm ormanın yöneticisi olan kral babaları onlara sözünü ne kadar geçirebiliyor! Hırrrr.

– Kükreme be kadın, kükreme! Beni deli ediyorsun.

Üzerime doğru gelen dört aslan yavrusuna baktım. Herkesin karısı iki tane doğururken benimki nasıl oldu da dört yavru çıkardı o küçücük karnından bunu sorgulayacak değilim. Bu kadının yaptıklarına artık şaşırmıyorum ve anlam yüklemeye de çalışmıyorum. Çünkü pençesini neye atsa eşsizleştiriyor! Ve o pençelerin bana değmesiyle ben de sıradanlıktan kurtulup arşa yükseliyorum. Tek korkum, bunun yüzünden krallık kariyerimin zedelenmesi!

– Babaa…

– Babaa…

– Babaağğ

– Babaaaağğğ

– Durun durun. Sakin olun. Evladım elleşme yeleme, dur. Tamam tamam, şimdi herkes beni dinlesin, yoksa safariyi unutun tamam mı? Heh, aferin. Şimdi ilk kural: kimse birbirinden ayrılmayacak. İkinci kural: herkes sözümü dinleyecek. Üçüncü kural insanlara yaklaşmak…

Yok, dememe kalmadan en küçük kızım annesine dönerek lafımı kesti:

– Anne, babam kendini bu ormanın kralı filan mı sanıyor da emir veriyor?

Bu soru çok hoşuna gitmiş olacak ki, cadı kadın kahkahalara boğularak cevabı yapıştırdı yine:

– Şimdilik yetkiyi ona verdim kızım. Hahaha.

– Bak bak ya! Kadına bak! Çocuklara neler öğretmiş! İyice kendine benzettin kızlarımı. Bu ormanın kralı zaten benim!

– Hayır, bu ormanın kralı yok. Bu ormanın tek bir kraliçesi var, o da benim annem.

Diyerek sözümü kesti bir diğeri. Aslında bu kadının kızlarımı böyle yetiştirmesi hoşuma gidiyor ama ileride doğacak oğullarım için aynısını söyleyemiyorum. Böyle giderse bu ormanın hakimiyeti tamamen kadınlara kalacak! Ormanların en büyük ve en çok korkulan kralı olan benim, dilimden dökülen sözler, yine bu kadının önünde diz çöküyor, sözlerim bile ona itaat ediyor ve zihnim ona tapıyor:

– Evet evet, senin annen gerçekten de bu ormanın tek kraliçesi. Ve ben de onun aciz bir kulu olarak bu kadar mühim bir görevle kutsandığım için onun önünde minnetle diz çöküyorum.

Tüm çocukların, bu hareketim karşısında kahkahaya boğulması hayatımın en güzel manzarasıydı. Onları seviyordum ve bu gerçekti. Hayal bile edemeyeceğim en güzel gerçek. Bu kadın, hiçbir hükümdarın fethedemediği kalbimin bu çorak topraklarını kendi suyuyla ıslattı ve bana bin cihana değişmeyeceğim küçücük bir hayat yarattı. Narin pençeleriyle yarattığı bu dünyayı, benim kaba saba olan kanlı pençelerim arasına bıraktı. Pençelerim vahşiliğini kaybetti; üzerindeki kanı, ömrüm boyunca içmekten vazgeçemeyeceğim aşk şarabına çevirdi. Ve bu kadın koca bir kralı, kendine aciz bir kul yaptı. Şimdi ona bakıyorum, hiçbir şey söylemiyorum ama o beni anlıyor. Kokusu bile beni benden alıyor…

– Bakma bana öyle.

Susuyorum, içimden bile konuşmuyorum bazen.

– Böyle baktığına göre şans hırlaması istiyorsun değil mi? Alın bakalım, hıırrrrrrr.

Diyerek kızların arasına daldı neşeyle. Bu kadın, gerçekten de kraliçeydi!

– Hadi çocuklar, takılın peşime veeee Safari başlasıııınnnn!

– Huuuuuuu

– Huuuu

Çocukları peşime taktım ve gölün bitip, yeşillerin yolla kesiştiği sınıra kadar ilerledik. Burada insanlar, yuvarlak, dönebilen ayakları olan şeylerle ilerliyorlar. Ve her gün böyle onlarcası geliyor, sırf biz onları görelim diye. Bazı türleri iki ayaklarının üstünde durabiliyor. Çoğu ellerinde tuttukları dikdörtgen parlak şeyler olmadan yaşayamıyor. Bilim aslanlarımızın söylediğine göre, bu parlak dikdörtgenler onların bir tür solunum cihazları. Çünkü bir keresinde insanın en çok rastlanan türlerinden biri olan Yalancı, bu parlak cihazı zebra arkadaşlarımdan birine göstermek isterken elinden düşürdü. Sonrası ise dehşet. Çıldırmıştı nefes alamamaktan.

– Baba, bu hangi tür? Pisi pisi diyerek bize mi sesleniyor, yoksa türüne ait özel bir ses mi bu?

– Hangisi, bakayım. İşte bunlar Ürkekler. Ürkekler her şeye uzaktan müdahale ederler. Ve uzakta oluşları onları cesur sanmanıza neden olur. Bir aslana pisi pisi diyebilecek kadar cesur görünürler. Ahhh, sen bide benim kraliçemi pisi pisi diye çağır bakalım, o zaman başına neler gelir, ben bile tahmin edemiyorum.

– Baba, baba. Peki şu, hani semeri kucağında, gözleri kısık bakan?

– Aaaa, işte bunlar Benciller. Sadece kendini düşünenler. Dünyada kendilerinden başkalarının olduğunu bilip de onları görmezden gelenler. Onlar her şeyi kendilerine saklarlar. İlk düşündükleri her zaman kendileridir. Önce kendilerini doyurmadan sofraya kimseyi oturtmayanlardır. Her zaman yarına ekmek kalır mı diye düşünürken, bugünü yaşamayı unutanlardır. Paylaşmayı zayıflık olarak bilenlerdir.

– Baba, peki şunlar, hani o yuvarlak, dönebilen ayakları olan şeyden inmiş olan, hani ayakta durabilen?

– Aa, onlar hırslılar. Onlar her zaman en öndedirler ve diğerleri gibi değillerdir. En az bizim kadar hızlı koşabilirler. Hiç durmadan, bir gün boyunca koşabilir ve dünyada var olan her şeyi geçebilirler. Çünkü bunlar kaybetmeyi sevmeyen türlerdir. Bu tür dünyaya gözlerini iki şekilde kapatır. Birincisi: kaybetmişlerdir. Kaybettiklerinde onlar için artık nefes almak yaşamak değildir. Ölürler. Ama öldükten sonra tekrar dirilecek gücü bulurlarsa dünyaya artık bir Hırslı olarak gözlerini açmazlar, türünü değiştirirler.

– Nasıl yani, türünü nasıl değiştiriyorlar ki?

– Artık yoluna daha olgun bir tür olarak devam ederler.

– Yani Güvenilirler gibi mi baba.

Kızlarıma baktım ve bu masum sorularının cevabı çok nadiren evet olsa da, hayır demek onları üzeceği için evet demek zorunda kaldım.

– Belki de öyledir. Ve eğer varsa bir Güvenilir, onu bugün bulacağız!

– Eveeeettt

– Eveeeett

– Peki diğeri baba?

– Hangi diğeri.

– İki şekilde ölürler demiştin. Bir diğer ölüm şekli nedir?

Bu kızlar gerçekten de annelerine çekmişlerdi. Hem çok dikkatlilerdi hem de bıkmak usanmak bilmeden soruyorlardı, zihinleri hiçbir şeyi unutamayacak kadar berraktı:

– Bir diğeri ise, genleriyle kendilerine bulaşan bu lanet. Yani hırs olup ölmek. Hırslılar başka bir şeye dönüşemezlerse bu onları yaşayan bir ölü haline getirir. Sadece kendini görürler, başka hırslılar kendisine kafa tuttuğunda onları yenmek için her şeyi yaparlar. Başarıya giden yolda onlar için her şey mubahtır. Sadece kendi yollarında çamurlu ayaklarıyla yürümekle yetinmeyip diğer yolları da kirletirler.

Biraz daha ilerledik. Ve gölün kenarında duran, diğerlerinden daha yüksek olan ve daha büyük yuvarlakları olan şeylerde oturan insanlara rastladık. Hemen yanlarında büyükçe, mavi bir tabela asılıydı.

– Baba, bu kocaman mavi şey de nedir?

– Ahh, o mu? O bir tabela. Hayvanları öldürmenin cezası yazıyor orada.

– Peki bizleri, hayvanları öldürmenin cezası neymiş ki?

– Her türe karşılık ödenen para cezası farklı. Mesela…

– Para mı? O nedir?

– Para mı? Aslında pek mühim bir şey gibi durmuyor bakınca. Birer kağıt parçası gibi. Ama insanların en önemli maddesi bu. Her şeyi bu kağıt parçasıyla alırlar. Bu kağıt parçası her şeyi satın almaya yetiyor ama gözlemlediğim kadarıyla tek bir şeye yetmiyor sadece! O da türlerini değiştirmeye. İşte para bunu satın alamıyor. Kimse parayı verip de bir güvenilir olamaz ya da aşık…

Duyguları kimseler satın alamaz. Para bunu karşılayacak kadar büyük bir hükümdar olamaz! En nadir ve mükemmel türler hep fakir ve karanlıkta kalacak. Para denilen o kirli kağıt parçaları onlara dokunamayacak. Ve Tanrının onları sevmediğini sanıp, ona yaklaşmak için daha fazla çalışacaklar.

– Peki bizi öldürmek kaç kâğıt ediyor baba?

– Kaç para ediyor demek istedin sanırım? Bizim o tabelada adımız yok, çünkü kimse bize, aslanlara yaklaşabilecek kadar cesur değildir. Sadece Cesur türler bize yaklaşabilir ama onlar da aslanları öldürebilecek kadar cesur değiller.

– Bu diğer hayvanlara çok değersiz hissettiriyordur eminim ki. Düşünsenize bazı türler senden daha fazla para ediyor… Ya da karıncalar için ne demeli. Onları öldürmenin bir fiyatı yok, neden? Bu kadar değersizler mi?

– Aslına bakarsan kızım, aynısına benzer bir tabela bizde de var, sadece taşların üstüne pençelerle kazınmış olduğu için fark edilmiyor. Onların bize yaptığını aslında biz de onlara yapıyoruz.

– Öyle mii, nerede?

– İşte şurada hemen.

Bir süre baktıktan sonra en büyük kızım hemen fark etti:

– Ama baba burada aşıklar türü yok!

– Çünkü aslanları öldürmek gibi aşıkları öldürmek de imkansızdır. En büyük aşıklar, aslanlardır. Ve en büyük aslanlar, en âşık olanlardır. Onların gözükmeyen, kurşun geçirmez, şeffaf kalkanları olur. Hiçbir avcı onları vuramaz. Ve kalbi temiz olmayan kimse, aşıkları göremez. Her aşık çift bir güvenilirden kırmadır. Kalbi aşka layık olmayanlar, aşıkları sadece birer Güvenilir olarak görürler. Ama aşkın kendisiyle şereflendirilecekler onları görür, onları hisseder, aşkın kokusunu kalbinden duyar…

– İşteee oradalarrrr. Hem de bir tane değil, iki tane! İki güvenilirin aşkı! Onları görebiliyorum babaaa. Onları görüyorumm. Ben de aşkı bulacağım.

– Ben deee.

– Ben dee.

Bu gerçek miydi diye sorguladım kendi kendime ve sadece bakakaldım. Gerçekten Güvenilirler dünyada hâlâ vardı ve birbirlerini bulma ihtimali de öyle. Efsane gerçekti:

– İki güvenilir birbirini bulursa artık aşk olurlar.

Bu bir umuttu. Dünyanın hâlâ nefes alabildiğine dair bir umut. Tanrının bizi unutmadığına ve bizi sadece sınadığına dair bir umuttu. Bizi görüyordu. Her yerdeydi ve aşkından bizlerin de ruhuna üflemişti. Bizi aşkla ödüllendirmişti.

– Bu çok güzel baba ve çok tanıdık.

– Tıpkı annem ve babama benziyorlar değil mi?

– Evet, bakın bizimkiler gibi nasıl da sarılmışlar birbirlerine.

Sadece en büyük kızım bakmıyordu. Çünkü onun gözü daha da uzaklardaydı, çok daha uzaklarda. Kafamı onun baktığı yöne çevirdim. Bu benim kraliçemdi ve geçen gün güneşin altında bana göz kırpan o dişi aslanı bulmuş, ona kafa tutuyordu.

– Baba, annem onu öldürecek.

– Biliyorum.

– Bir şeyler yapmalıyız.

– Hiçbir şey yapamayız. Çünkü aşk, Tanrı’nın varlığına bir kanıtsa; aşkın canlılara yaptırdığı da, şeytanın varlığına bir kanıttır ve şeytanın bir kadın olduğuna, kadınların içinde saklandığına… Senin annen bu dünyanın en yüce şeytanı ve o olmasaydı ben Tanrı’nın varlığını anlayamayacaktım. Ben aşkı onda buldum, onun kalbi benim yurdum.

Tüm evreni gezdi dolaştı ruhum; dünyanın etrafında, yaşayacağım bu ömürden daha fazla tur attı… Ve kendini yine burada buldu. Burası benim özüm, burası ruhum, burası benim ben… Hadi tutun pençelerimin arasındaki ellerimden, kürkünü teninde taşıyan yaz kış demeden, bu aciz adamın yelelerinden… Ve bir şarkı dinleyin bu koca dişlerimin arasında kalan dilimden… Hırr…

Zeynep Tunç